İstanbul'un "ekşi dükkânları"

Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
Bir ekmek, bir turşu; pandemi sürecinde evde "Nasıl yapılır?" diye en fazla arananlar listesinde olabilir. Özellikle bağışıklıklığımıza özen gösterdiğimiz şu dönemde bu kadim yöntem, en çok başvurduğumuz yöntemlerden biri oldu. Dolayısıyla neredeyse hepimiz turşuyla olan ilişkimizi derinleştirdik. Hâlbuki turşu ve faydaları yüzyıllar öncesine, İstanbul'un turşucularının hikâyesiyse Osmanlı'ya dayanıyor.
• Sarayda turşu: Farklı amaçlarla kullanımı M.Ö. 2400 yıllarına dayanan ve bir gıda saklama yöntemi olan turşu kurmanın Osmanlı mutfağında ve Anadolu mutfağında önemli bir yeri vardı. Osmanlı döneminde sarayda limon suyu ve Bursa'dan getirilen meşhur "sarı sirkeyle" kurulan envaiçeşit turşu, hemen hemen her sofrada yerini alırdı. Lahana, enginar, havuç, pancar, üzüm, limon, soğan, sarımsak, erik, vişne, salatalık, patlıcan, biber gibi birçok sebze ve meyvenin turşusunun kurulması; hatta Osmancık'tan getirilen gebre otu (kapari) ve adam otuyla hazırlanan turşuların aroması ve kokusunun da nam salmış olması, turşunun yalnızca bir saklama yöntemi değil, lezzet aranan bir yiyecek olarak görüldüğünün en büyük göstergelerinden biri.
• İstanbul'un turşucuları: Durum böyle olunca turşu seven bir imparatorluğun geçmişteki başkentinde bugün hâlâ bir dolu turşucunun olmasına ve şehrin yeme-içme kültüründe kendine sağlam bir yer edinmiş olmasına şaşmamak gerek. Rengârenk turşu kavanozlarının dizildiği dükkânlar, her ne kadar marketlerin hayatımıza girmesiyle belki sadece turistlerin ve kendi şehrinde turist gibi vakit geçiren İstanbulluların dikkatini çekmiş olsa da İstanbul'un turşucuları yoğunluklu olarak 1900'lü yılların başından beri şehrin dört bir tarafını mesken tutmuş durumda. Hatta ve hatta işini hakkıyla yapan her turşucu, bu işi nesilden nesile geçen ve saygı duyulan bir meslek olarak görüyor. İyi ki de görüyor.
• Asri: Cihangir'de hem turistlere hem de semtin yerlisine göz kırpmasından mı bilinmez, Asri, bu turşuculardan belki de en meşhuru. İşini ciddiye aldığını kendi meyve sebzelerini yetiştirmesinden, yaz sezonunda dükkânı üç ay kapatıp en iyi mahsullerin peşine düşmesinden bile anlamak mümkün. Limon suyu ve tuzla kurduğu turşuları, tartışmasız şehrin en iyilerinden. Özellikle kelek turşusuyla ünlenmiş Asri, 1913'ten beri turşu kurup satıyor; 1938'den beri de Ağa Hamam Caddesi'ndeki dükkânında burnumuza güzel sarımsak kokular gelmesine vesile.
• Tarih, renk, emek: Ekşi sevenin de ekşi sevmeyen ama faydaları için müdavim olanın da İstanbul'un turşucuları... Kadıköy Çarşısı, Beşiktaş Çarşısı, Balat ve Eyüp işini hakkıyla yapmak üzere tezgâhının başına geçen turşucularla dolu. Kimi plastik bardağını rengârenk turşularla kimi turşu suyuyla dolduruyor. Kimi limon suyu kimi sirke kullanıyor; ama günün sonunda hepsi bu işi severek ve hakkını vererek yapıyor. Nedense aklıma hep turşucuların önünden geçerken Adile Naşit'le Münir Özkul'un Neşeli Günler filmindeki turşucuları gelir. Belki filmden belki günümüzde her esnaf ve küçük üretici gibi hak ettiği değeri göremeyen turşulara nostaljik bir gözle bakarım. İstanbullu turşusunu fabrikalarda kurulmuş, özenden ve renkten yoksun marketlerden aldığından beridir belki sayıları eskiye nazaran azaldı; ama Cihangir'deki Asri, Kurtuluş'taki Tarihî Pelit, Kadıköy'deki Özcan ve Balat'taki Balat turşucuları hâlâ ayakta ve İstanbul yeme-içme kültürünün en renkli oyuncularından.
Geçirdiğimiz şu süreçte evde deneyen bilir; turşu emek ister, sevgi ister, karanlık ister, aroma ister, zaman ister. Bugün evlerinde turşu kuranlarla nesillerdir turşu kuran turşucuların turşuya bakış açıları bambaşka olsa da evdekinin, dükkândakinin verdiği emeği anlaması, şehrin kültürel bir değerini yaşatmasına sebep olacaksa ne âlâ. Herkes evde turşu kurmaya... Turşu tarifi isteyenler buradan, turşunun farklı mutfaklardaki kültürel değerini ve tarihini merak edenlerse buradan buyursun.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
NEREDE YAYIMLANDI?
Kadıköy'ü nasıl bilirdiniz? Hiç bir turşu dükkânına girip bir bardak turşu suyu istediniz mi? Peki ya bizimle İstanbul'un köylerine gelir miydiniz?
16 Ağu 2020

YAZARLAR

Elif Bayram
Editor-in-chief, Soli

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Sirkeci’de, İstanbul’un en yoğun geçiş noktalarından birinde yükselen Sanasaryan Han, bugün "lüks otel" olarak işletiliyor. Ancak binanın hikayesi bir otelden çok daha fazlası: Bir Ermeni vakfı, devletleşen bir mülkiyet, siyasi tutukluluk hafızası ve yarım asrı aşan bir hukuk mücadelesi...

Bayramda arabasız gezmek, çoğu insana külfet geliyor. Azalan otobüs seferleri, artan yolcu sayısı, belli semtlere gitmenin işkenceye dönüşmesi bayram gezmesinin olmazsa olmazları. Öte yandan ücretsiz bayram otobüsleri, sabahın nurunda kalkıp işe gidenler, bu yüzden şehri ancak bayramdan bayrama keşfedenler, iki kuruş harçlıkla hayatını idame ettirmeye çalışan kadınlar, denizi görmeden büyüyen çocuklar, çocuklarına denizi göstermek için bayramı bekleyen aileler için biraz da.

İstanbul, bitkileri ve kokularıyla geçmişin ve bugünün birlikte yaşadığı bir hafıza bahçesidir. Kimileri meşhur bir lavanta kolonyasının ferah kokusuyla büyümüştür; kimileri Tokatlıyan Han’ın önünden geçerken tanıdık bir lavanta esintisini bugün hâlâ duyar. Ve bazen, İstanbul sadece kokusuyla hatırlanır.

İstanbul'da lale sevgisinin kökenleri çok eski zamanlara kadar uzanıyor. Türklerle birlikte Orta Asya'dan çıkıp Anadolu'ya ve İstanbul'a ulaşan lale, bahçelerimizden evlerdeki vazolara, geleneksel el sanatlarından edebiyata hep baştacı ediliyor. Hazır mevsimi gelmişken lalenin tarihinden bugüne uzanan renkli bir yolculuğa çıkıyoruz.

Bir devleti, kendi çağında kendine verdiği adla mı anmalıyız, yoksa sonradan yakıştırılan adla da anabilir miyiz? Bu sorunun tek bir doğru cevabı yok. Ancak şunu bilmeden sağlıklı bir tartışma yürütülemez: Bizans, Doğu Roma’nın kendine verdiği bir ad değildir. Bu da bizi daha büyük bir soruya götürür: Tarihi kim anlatıyor, hangi kelimelerle ve neden?




