Nerede o eski Ramazanlar?

Altı yüzyıldan fazla hüküm sürmüş ve kümülatif yemek kültürünün en lezzetli hâlini hissedebildiğimiz Osmanlı Ramazanlarındayız.
Ramazanın yaklaşmasıyla birlikte özellikle Osmanlı elitlerinin hanelerinde hazırlıklar başlardı. Sanal marketlerin olmadığı dönemlerde, hanenin genel ihtiyaçlarıyla birlikte özel tüketime giren sucuk, pastırma, reçel, zeytin, peynir, şerbetlik şeker gibi erzakların temini yapılırdı. Yemekler bakır kaplarda piştiği için bu kapların kalaylanması için hallaçlar çağrılır; yeni elbiseler ve kahve fincanları, kıymetli kaşıklar, şerbetlikler alınırdı. Böyle hummalı bir çalışmayla Ramazan’ın gelişi beklenirdi. Genellikle oruç döneminden önce, Müslüman halkın yaşayış tarzında bir değişiklik olmaz; aksine insanlar bu döneme daha az yiyerek hazırlanırlardı.
Ramazan gelince Müslümanlar arasında iftar, cömert bir misafirperverlik yarışına ev sahipliği yapardı. Bu yarış öyle önemliydi ki herkesin bütçesine göre ortaya bir tabak daha koyduğu iftar sofraları için kimi zaman insanlar, Kapalı Çarşı’daki tefecilere nakit para karşılığında değerli mücevherlerini rehin olarak bırakırdı.
Osmanlı Müslümanları iftarda ne yiyordu?
Âdet olan bir bardak su — ki bu da tercihen Zemzem suyu — bir tutam tuz ve hurmayla oruç açmaktı. Oruç açıldıktan sonra taama iştah açıcılarla devam edilirdi. Salata, reçel, pastırma, zeytin, hurma, tuzlanmış balık, havyar, meyve türleri, Ramazan çöreği, pidesi ve simidi gibi yiyecekler, iftar sofrasının ilk bölümünü oluştururdu.
Yılın diğer aylarında çıkmadığına üzüldüğümüz Ramazan pidesi anasonlu, çörek otlu, safranlı olmak üzere çeşitlilik gösterirdi. Ardından çorba ve sıcak yemeklerin servisi başlardı. Mükellef sofraların vazgeçilmez menüleri genellikle iki çeşit çorba, üç çeşit tatlı, iki çeşit börek ve hoşaf, en az beş türlü sebzeden oluşurdu. Ramazan geleneklerinden bir diğeri, özellikle alafranga sofra âdetlerinin Osmanlı elitleri tarafından özümsendiği 19. yüzyılda, çatal-bıçak kullanma, yemeği masada yeme gibi gündelik pratiklerden vazgeçilip yemeği klasik yollarla (elle ve yalnızca kaşık kullanarak) yemekti. Yemekten sonra evde pişirilen ikinci kahve, genellikle kakuleyle pişirilirdi. Tabii ki tütün, olmazsa olmazdı.
Artık iftar taamının son demlerindeyiz, bitiriş tatlıya ait. Her ne kadar günümüzde güllaç Ramazanla eşleşmiş bir tatlı olsa da Osmanlı’da bu durum biraz farklıydı. 15. yüzyıldan beri Osmanlı’da Ramazan tatlısı olarak baklava kabul edilirdi ve özellikle Ramazan'ın 15. günü yeniçerilere dağıtılırdı. Güllaç, baklavanın yerini 19. yüzyıldan sonra alabildi.
Yine Osmanlı’da bir Ramazan geleneği olarak büyük konaklarda yalnızca eşe dosta değil, aynı zamanda fakir halk için de iftar sofraları kurulurdu. Diş kirası adı altında insanlara hediye ve harçlık gibi yardımlar da yapılırdı.
Ramazan akşamlarının bu denli önemli olduğu zamanlarda, gündelik hayat seyri de zaman içinde iftar ve sahur arasındaki zamana doğru kaymıştı. İftar sonrası başta İstanbul olmak üzere Anadolu’da da bir hayli önemli olan kahvehaneler, insanların hem sosyalleşebildiği hem de sahura kadar vakit geçirebildiği kültür mekânları işlevini görüyordu.
İftarda sunulan bu mide fesadı garantili sofralara nazaran, Osmanlı sahur sofraları daha sade olurdu. Söğüş et, ızgara köfte, donmuş paça gibi et ürünleriyle sebzeler ve görece daha hafif olan sütlaç, muhallebi gibi tatlılar yenirdi. Akabinde yeni gün, yeniden büyük şaşalı sofra hazırlıkları...
Yemeğin sembolik manasının ön planda olduğu bu zaman diliminde, arşivlerden cevabı çıkmayan tek soru şu: Bu kadar yemeği nasıl yiyorlardı?
Kaynaklar:
- Abdülaziz Bey, (1995). Osmanlı Âdet, Merasim ve Tabirleri, Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul.
- Priscilla Mary Işın, (2019). Avcılıktan Gurmeliğe Yemeğin Kültürel Tarihi, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul.
- Priscilla Mary Işın, (2019). Gülbeşeker-Türk Tatlıları Tarihi, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul.
- Priscilla Mary Işın, (2020). Bereketli İmparatorluk: Osmanlı Mutfağı Tarihi, Vakıfbank Kültür Yayınları, İstanbul.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
NEREDE YAYIMLANDI?
İyi bayramlar! Ramazan Bayramı'nda verdiğimiz arayı eski Ramazan yazılarımızı yâd ederek geçiriyoruz.
04 May 2022

YAZARLAR

apéro
İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.
İLGİLİ OKUMALAR
Urla’da sofraya giden yol, toprağın ve mevsimin sunduklarıyla başlıyor. WMF işbirliğiyle, Şef Dilek Yetkiner eşliğinde lavantalardan Ege otlarına uzanan bir hasadın ardından mutfağa geçtik. Doğada başlayan akşamı, uzun bir yaz akşamına yakışan sofrada, Bi’ Masa Akademi’de pişirdiklerimizle tamamladık.
05 Eki 2026

İki Michelin yıldızlı Villa Aida’nın kurucu şefi Kanji Kobayashi, Vakko L’Atelier’in “Guest Chef Dinner” serisi için İstanbul'daydı. Şef Kobayashi, sohbetimizde İstanbul’da karşılaştığı malzemeleri kendi mutfak diliyle yeniden düşünürken şehrin yemek kültüründe kendisine tanıdık gelen ve ayrışan noktaları anlattı.

Göçle taşınan, mahallelerde köklenen ve uzun süre “etnik” kategorisinde tutulan mutfaklar bugün fine dining’in parçası oluyor. Peki bir mutfak ne zaman prestij kazanıyor? Onu “yüksek gastronomi”ye taşıyan değer ölçütlerini kim belirliyor? Sosyoloji profesörü Zafer Yenal ve yemek editörü Reyhan Ülker, bu dönüşümün arkasındaki toplumsal ve gastronomik hiyerarşilere bakıyor.

Dışarıdan bakıldığında şarap kültürü ve turizmiyle, hatta biraz romantize edilmiş bir Fransız şarap imgesiyle özdeşleşen Beaujolais’nin, içeriden bakıldığında nasıl bir emek, iklim ve aile ekonomisi üzerine kurulduğunu Ceren Aral Desnos, bir beyaz yakalı olarak deneyimlediği bir günlük bağbozumu üzerinden anlatıyor.

Beslenme trendleri ortaya çıkarken bilimsel bilgi; medya, beden idealleri, sosyal normlar ve gıda endüstrisi tarafından seçiliyor, sadeleştiriliyor ve ürünleştiriliyor. Böylece bilim, gündelik yaşamın ve tüketim alışkanlıklarının parçası hâline gelirken sağlıklı beden, “doğru” beslenme ve kendimize iyi bakmak da sürekli yeniden tanımlanıyor.




