Tekstil işçisi kadınlar anlatıyor: 'O kadar çok mesaiye kaldım ki artık çocuklarım benimle görüşmek istemiyor'

AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
Hızlı moda markaları bilhassa 2000’lerin başından bu yana, üretim maliyetlerini düşüre düşüre daha çabuk, daha çok, daha ucuz kıyafet üretme yarışına girdi. Bu yarışın kazananı, daima kârına kâr koyan markalar. Kaybedenlerin listesiyse uzun.
- Her şeyden önce tekstil işçileri (özellikle kadınlar ve göçmenler), sonra doğal kaynaklar, üzerinde yaşadığımız gezegen ve kullanılmış kıyafetlerin ihraç edilmesiyle Batı’nın atık sömürgeciliğinin hedefi olan Küresel Güney ülkeleri.
Türkiye, tekstil sektörünün küresel tedarik zincirinin önemli aktörlerinden. Bu emek yoğun sektörde kadın istihdamı oranı oldukça yüksek. TÜİK, 2024’te Türkiye genelinde kadınların istihdam oranını %32,9 olarak açıklarken İstanbul Hazır Giyim ve Konfeksiyon İhracatçıları Birliği’nin (İHKİB) verileri tekstil, hazır giyim ve deri sektöründe kadınların istihdam oranının %44,5 olduğunu ortaya koydu.
Tekstil sektörünün ucuz, esnek ve güvencesiz işgücü addedilen kadın emeğine dayanmasının bu alanın tarihsel olarak “kadın işi” sayılmasıyla olduğu kadar, devlet politikasıyla da ilgisi var. 2012’de dönemin Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın “Konfeksiyon sektörü gibi emek yoğun sektörler bayan istihdamının en fazla olduğu sektörlerin başında geliyor. Bu sektörlerde Doğu ve Güneydoğu’da belirlenecek olan illeri biz Çin’le, Pakistan’la, Bangladeş’le ve Vietnam’la rekabet edebilecek bir bölge haline getireceğiz” sözlerini hatırlarsak bugün Doğu ve Güneydoğu’daki tekstil işçisi kadınların çalışma şartlarının ne durumda olduğunu kestirebiliriz.
Birleşik Tekstil Dokuma ve Deri İşçileri Sendikası (BİRTEK-SEN), yaptığı araştırmayla Adana, Adıyaman, Gaziantep, Malatya ve Şanlıurfa’da küçük ölçekli atölyelerin yanı sıra orta ve büyük ölçekli işletmelerde çalışan kadınların seslerini duymamızı sağlıyor. Zara, Bershka, Levi’s, Nike, Primark, Marks & Spencer ve Adidas gibi markalara üretim yapan işletmelerde özellikle genç ve bekar kadınlar çalışıyor.
Friedrich-Ebert-Stiftung'un desteğiyle hazırlanan "Güneydoğu Anadolu Bölgesinde Tekstil Sektöründe Kadın Emeği ve Sendikal Algı Raporu"nun yazarlarından Özlem Temena, bu durumu şöyle açıklıyor:
“Bölgede özellikle genç kadınlar tercih ediliyor. İş başvurusunda bulundukları anda hemen işe alınıyorlar. Herhangi bir tecrübeye sahip olmaları beklenmiyor. Burada kadınların eğitime erişimi zor olduğu için tekstil tek geçim kapısı oluyor. Çok genç yaşta işe başlayınca, çalışma koşullarına ve iş hayatına çok hâkim olmadıkları için uğradıkları haksızlıkları anlamlandıramıyorlar. Bir kadın, ustabaşı tarafından 15 saat çalışmaya zorlandığında bunu reddebileceğini bilmiyor. Çünkü böyle bir hak bilincine sahip değil. Var olan sendikalar genç kadınları eğitmedikleri için de fazla mesaiyi reddedemiyorlar. Ayrıca bölgedeki feodal ilişkiler, çalıştıkları yerlerde de devam ediyor.”
Standart mesai 10 saat olmasına rağmen siparişlerin yetiştirildiği dönemde kadınların çalışma süresi 18 saate kadar çıkıyor. Araştırmaya katılanların %62,2’si fazla mesai yaptığını belirtiyor. Bu kadınlardan biri şöyle anlatıyor:
“O kadar çok mesaiye kalıyordum ki... Hep kötü anne ve eş oldum. Ne patrona yarandım ne aileme. En sonunda boşanmak zorunda kaldım. Çocuklarım benimle görüşmeyi bile istemiyor.”
Bir diğerinin sözleri, işverenlerin işçinin temel yaşam haklarını bile hiçe saydığını gösteriyor:
“Sabah 8’de başladık, gece 4’e kadar çalıştık. Servisle eve gidiyorsun, uyuyorsun, tekrar aynı döngü. Ne zaman yemek, ne zaman hayat?”
Fazla mesainin fiziksel hasar bırakmaması mümkün değil. Bir kadın yaşadığı durumu şöyle ifade ediyor:
“Mesainin sonunda artık elimi kapatamıyorum sinir sıkıştığı için. Eve gittiğim zaman dinlenemiyorum. İşe gitmek için uyandığımda hâlâ önceki günden ağrılarım devam ediyor.”
Yasal sınırları aşan çalışma saatlerinin dayatılması, aynı zamanda cinsiyetçi işyeri kültürünün bir tezahürü. Fazla mesai yapan kadınların %44,7’si doğrudan zorlandığını, %40,4’ü tehdit edildiğini, %14,9’u ise hakarete uğradığını ifade ediyor. Raporun da ortaya koyduğu üzere bu işletmelerdeki en yaygın şiddet biçimi olan mobbing’le kadınlar sindirilmeye çalışılıyor.
- Fazla mesaiyi reddettiklerinde üstlerinin hakaretlerine maruz kaldığını belirten kadınlar, ustabaşıların erkeklerden çekindikleri için onlara aynı şekilde muamele edemediklerini söylüyor.
Raporun diğer yazarı Bahar Kılınç durumu şöyle anlatıyor:
“Biz cinsiyete dayalı iş bölümünü, ev işinin sadece kadınların üzerinde olmasını eleştiriyoruz ama bu raporda kadınların ev işi yapacak vaktinin dahi olmadığı ortaya çıktı. Çocuklarına bakmak için gerekli zamanı bile bulamıyorlar. Bu işi ailedeki diğer kadınlara devrediyorlar. Kadınların çok çarpıcı ifadeleri var. Mesela 'Sütüm mememde kaldı' cümlesi benim aklımda yer etti. Bir kadın emziremeye emziremeye ağrı çekmiş. O bebek muhtemelen mamayla beslenmiş. Düşünsenize emzirme odası kadının aklının ucundan bile geçmiyor. Üstelik burası büyük ölçekli bir fabrika.”
150'den fazla kadının çalıştırıldığı işletmelerin yasal olarak kreş açma yükümlülüğü bulunmasına rağmen, araştırmadaki işletmelerin yalnızca üçte birinde çocuk bakım hizmeti sunuluyor. Araştırma kapsamındaki 33 fabrikanın %80,6’sında kreş veya bakım evi yok. BİRTEK-SEN Malatya İl Temsilcisi Halime Sancak, civardaki fabrikalar arasında kreş hakkının doğmasını önlemek için çalışan kadın sayısını 149’da bırakanlar olduğunu söylüyor.
Türkiye, 2024’te tekstil ve hazır giyim ihracatında dünyada yedinci sıradaydı. Küresel markalar, burada işçilere dayatılan sömürü düzeninden faydalanarak üretim yaptırabiliyor. Tedarik zincirlerinin karmaşık hâle getirilmesi ve taşeronlaşmaya göz yumulmasıyla bugünlere geldik. Markalar için sadece bir hedef var, o da tedarik zinciri masraflarını düşürmek. Özlem Temena buradaki tek suçlunun küresel markalar olmadığını dile getiriyor:
“Markalara bu insanlık dışı çalışma koşullarını sağlayan Çalışma Bakanlığı’dır. Devlet, işçileri istedikleri kadar sömürebilecekleri mesajını veriyor. Bunu değiştirmenin en önemli koşulu işçilerin mücadeleci sendikalarda örgütlenmeleri.”
Peki tüketiciler kadın işçilere nasıl destek olabilir? Bahar Kılınç, sınıf mücadelesinin tüketiciden güç aldığını vurguluyor ve ekliyor:
“İşçiler eylem yaparken markalara seslerini ulaştırmak istediklerinde tüketici megafon görevi görebilir. Tüketicinin markalara, hükümete ve sendikalara baskı yapması önemli.”
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Seda Yılmaz
Editör ve yazar. 2005 yılında Koç Üniversitesi Sosyoloji bölümünden mezun olduktan sonra London College of Fashion'da Moda Gazeteciliği eğitimi aldı. 2010-2013 yılları arasında Elle dergisinin Moda Haberleri Editörü olarak görev yaptı. Vogue’dan T24’e, 5Harfliler’den Cumhuriyet PAZAR’a çeşitli mecralarda yazdı. İlk kitabı "Giysiler Ne Anlatır?" 2020’de, ikinci kitabı "İşte Bu Benim Bedenim" 2023’te okurla buluştu.

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Bağımlılık denince ilk akla gelenlerden biri alışveriş değil şüphesiz. Ya da spor. Bazen bir hafta boyunca oyun oynamak. Çoğumuz sosyal medyada geçirdiğimiz saatleri sorun olarak bile görmüyoruz. Oysa bağımlılık artık kendini pek çok farklı alanda gösteriyor ve işsizlik, gelecek kaygısı, anksiyete arttıkça bağımlı olduğumuz şeylerin sayısı ve çeşidi de artıyor.

Travma sadece olayın içinde olanların değil, ona tanık edilenlerin de bedenine yerleşir. Çünkü güven duygusunun yıkılışını görmek de insanın sinir sistemine yazılır. Bu yüzden bazı anksiyeteler kişisel değil; toplumsal ve politiktir. Çünkü sürekli alarmda yaşamak politiktir.

Farklı politikaları aynı şekilde uygulayarak liseyi kendi başına değer taşıyan bir yaşam alanı olmaktan çıkarıp üniversitenin bekleme salonuna dönüştürdük. Şimdi çocuklara hangi liseye gireceklerini soruyoruz; dört yıl sonra da hangi üniversiteyi kazanacaklarını soracağız. Déjà vu! Peki üniversite, bu bekleyişin sonunda başlayan bir başka bekleme odası olmasın?

1 Temmuz’da başlayan "Depozitosu Olan Ambalajlar" uygulamasıyla iade edilen her plastik, cam ve alüminyum içecek ambalajı için vatandaşlara 1 TL ödeniyor. Ancak uygulama ile tekrar kullanılabilen ambalajlar sistem dışına itilirken tek kullanımlık ambalajlar yaygınlaşıyor. "Ambalaj tasarımından bağımsız olarak ambalaj atığı sistemi tasarlanamayacağını" belirten Prof. Dr. Sedat Gündoğdu’ya göre 1 TL iade çok düşük, üretilen ürünün yüzde 20’sine yakın bir ödeme yapılması gerekiyor.

Deniz Göktaş, bize mizahın bildiğimiz hâlinin ne olduğunu hatırlattı. Bir zamanlar prime time’da politikacılarla kıyasıya dalga geçildiğini, bunun bir halüsinasyon olmadığını Yedi Uyurlar Mağarası'ndan çıkmış gibi hatırladık. Bu açıdan da Deniz Göktaş’a "sonunu düşünmeyen kahraman" değil, hoşgörünün ve gülüp geçmenin mümkün olduğu zamanların gerçek olduğunu hatırlatan biri gibi yaklaşmak gerek belki de.




