The Bear, 4. sezon: Yemek yoksa hikaye var mı?

Zamanla yarışan tabakların, mutfak gerilimlerinin ve bastırılmış duyguların dizisi "The Bear"in dördüncü sezonu geldi. Dizinin 4. sezonu mutfağın dışına çıktıkça hem derinleşiyor hem bölüyor. Yemek editörü Reyhan Ülker ve sinema yazarı Emre Eminoğlu, dizinin ruhunu ve kırılma anlarını mutfağın sıcaklığından çıkmadan masaya yatırıyor.
The Bear, 4. sezon: Yemek yoksa hikaye var mı?

12 Temmuz - BigChefs - apero
BigChefs ile birlikte

BigChefs’ten Matchalı yeni lezzetler Japonya kökenli Matcha çayı, hızlıca günlük hayatımızda ve kalbimizde yerini aldı. Yeşil çay yapraklarının öğütülmesiyle elde edilen Matcha tozu, lezzetli olduğu kadar sağlığa da faydalı. BigChefs, Matcha ile hazırlanan üç yeni içeceği menüsüne ekleyerek Matchaseverlere enfes seçenekler sunuyor. Menünün bir diğer yeni yıldızı ise Acai Bowl. Bu dört yeni ürün, Saf kalitesiyle sofranıza geliyor. Neler var? Matcha çayı ve sütle hazırlanan Matcha Latte, klasik ve sıcak bir Matcha lezzeti arayanlar için ideal. Sıcak yaz günlerinde ferahlatıcı bir alternatif isteyenler için ise Ice Matcha Latte, Matcha lezzetini buzla buluşturuyor. Tatlı lezzetlere düşkünseniz, Blueberry Ice Matcha Latte sizleri bekliyor. Yoğurt, muz, orman meyveleri, Acai tozu, granola, chia tohumu ve kabak çekirdekleri ile hazırlanan nefis Acai Bowl, damağınıza ve gözünüze hitap ediyor. BigChefs’in yenilenen menüsünü buradan inceleyebilirsiniz.

Daha fazlasını öğren

apéro

apéro

İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.

"İnsanlar neden restorana gider?" The Bear'ın en yalın ve en dokunaklı sorularından biri. Yalnızca yemek yemek için mi? Yoksa bir anlığına hayatın ağırlığından sıyrılıp görülmek, duyulmak hatta sevilmek için mi? Dizinin dört sezondur peşinden ayrılmadığı temel meselelerden biri bu: Restoranlar sadece yemeğin hazırlandığı yerler değil. Ait olmanın, hayatta kalmanın, kimi zaman iyileşmenin mümkün kılındığı ve hatta var olmanın onayının alındığı mekanlar. 

Carmen "Carmy" Berzatto’nun kardeşinden miras kalan sandviç dükkanını birinci sınıf bir restorana dönüştürme çabası baştan beri bu anlamın peşinde. Mutfağın mahrem detaylarıyla saatlerini harcayan karakterler için iş çoktan bir işten çıkmış; hayatla kurdukları karmaşık, kimi zaman kurtarıcı, kimi zaman yıkıcı bir ilişkiye dönüşmüş. Richie’nin "Eğer burası berbatsa ben de berbatım" diye dua ettiği o sahnede bu bağı en çıplak hâliyle görüyoruz. The Bear, karakterlerin hayatlarına anlam atfedebildikleri son yer.

2022'de ilk kez yayımlandığında The Bear sadece yemek temalı bir dizi olarak değil, bir işyerinin karmaşık ruhunu ve insan doğasının kırılganlıklarını inceleyen sert, komik ve samimi bir anlatı olarak öne çıktı. 3. sezonun durağan yapısına yönelik eleştirilerden sonra 4. sezonun bu karmaşık ruhu yeniden yakalayıp yakalayamayacağı merak konusuydu. Kimi izleyiciler dizinin özünden uzaklaştığını düşünse de belki de bu sezon The Bear’ın en başından beri olmak istediği şeye en çok yaklaştığı yerdi.

Carmy’nin dönüşümü: Mutfaktan uzaklaşmak, kendine yaklaşmak

"Hiç aynı günde sıkışıp kaldığınızı hissettiniz mi?" diye soruyor Carmy, The Bear’ın yeni sezonunun başlarında başka bir şefe. Bu soru aslında yalnızca karakterin değil, dizinin de tam kalbinde duran bir cümle. Dört sezondur izleyiciye çarpıcı anlar, kargaşa içinde bulunmuş sakinlikler ve patlayıcı duygusal çözülmeler sunan The Bear, insanın olduğu yerde zamanın nasıl büküldüğünü, travmalarla nasıl yıllarca aynı yerde kalınabileceğini anlatıyor. Carmy’nin dönüşümü de tam bu hissin merkezinde yaşanıyor.

  • Neler olmuştu? İlk sezonda dünyanın en iyi mutfaklarında pişmiş bir yıldız şef olarak Chicago’ya dönen Carmy, hem aile hem de mutfak travmalarının yükünü taşırken “başarı”yı bir kurtuluş reçetesi gibi görüyordu. Richie’yle sürekli çatışıyor, Sydney ile “gerçek” bir restoran kurmaya çalışıyor ve kendini her şeyin merkezine yerleştirerek tüm yükü tek başına sırtlıyordu. 

2. sezonda restoranı açmak için gösterilen çaba karakterlerin sınırlarını zorlarken Richie gibi yan karakterler, kendi anlamlarını bulmaya başladı. Ancak 3. sezon bir tür bekleme odasına dönüştü. İzleyiciye gerçek zamanlı bir iç hesaplaşma süreci sunan, patlamayan ama inşa eden bir sezondu. Sezon sonunda restorana gelen eleştirmenin The Bear değerlendirmesindeki gibi izleyici de bu durağanlık karşısında "beklediğini" tam alamadı.

4. sezon ise Carmy’nin bir dönüm noktasına ulaşmasını işaret ediyor. Şef David ile yaptığı yüzleşmenin ardından içsel bir farkındalık geliştiriyor: Her şeyi kontrol etme arzusu, kendisi dahil kimseyi iyileştirmiyor. Bu sezonda Carmy daha yumuşak, daha açık, daha insani. Artık mutfakta sinir krizleri geçiren bir deha değil, sınırlarını fark eden bir birey olarak izleyici karşısında. Onu tanımlayan "aşırı yetenekli ama acı çeken şef" kimliği çözülmeye başlıyor. Finalde restoranı bırakma kararı klasik bir televizyon anlatısından saparak izleyiciye meydan okuyor. 

  • Oysa gerçek hayatta da insanlar, iyileşmek için bazen çok iyi oldukları şeylerden bile vazgeçerler. Carmy de bunu yapıyor.

The Bear’ın 4. sezonundaki temel sorun, dizinin televizyon normlarına sırt çevirmesinden kaynaklanıyor. Bu kötü bir tercih değil ama zor bir tercih. İzleyici olarak alışkın olduğumuz gelişim eğrileri, dramatik doruklar ve rahatlatıcı çözümler burada işlemiyor. Carmy gibi karakterlerin travmalarıyla başa çıkma biçimleri bile alışılmadık ölçüde sıradan. Büyük kırılmalar tek bir terapi seansında çözülmüyor.

Sezon finalinde Carmy’nin restoranı bırakma kararı bizleri ne kadar şaşırtsa da dizi onun için bu alanın ne kadar zehirleyici olabileceğini gösteriyor. Dolayısıyla Carmy’nin uzaklaşma kararı yalnızca anlamlı değil, gerekli bir hâl alıyor. 

Sydney’nin ikilemi: The Bear mi yoksa ötesi mi?

Emre Eminoğlu: Carmy’nin dönüşümü bizi olduğu kadar Sydney’i de hazırlıksız yakalıyor. 3. sezonun sonundan beri, başka bir restoranın şefi olması için aldığı teklif nedeniyle kendisini dev bir ikilemin içinde bulan Sydney, kafasında defalarca sil baştan yaptığı artılar ve eksiler listesinde The Bear’ın eksi hanesinde yazan birçok maddenin sihirli bir şekilde yok oluşuna tanık oluyor. The Bear’a dair sevmediği, rahatsız olduğu birçok şeyin kaynağı olan Carmy’nin, söz konusu tekliften haberi dahi olmadan ve gönüllü bir şekilde Sydney’i dinlemeye başlaması ya da yakınlarına karşı insani belirtiler göstermeye başlaması Sydney’nin nihai kararı almasını hem kolaylaştırıyor hem de zorlaştırıyor. 

Tüm bu sancılı süreci basit ve tatlı bir analoji üzerinden ele alan Worms bölümü, yaratıcılığı ve farklılığı nedeniyle sezondaki favorim oluyor. Senaryosu dizide Sydney ve Marcus’u canlandıran Ayo Edebiri ile Lionel Boyce tarafından yazılan Worms, tüm sezonda dizinin yaratıcısı Christopher Storer’ın yönetmen koltuğunda oturmadığı tek bölüm olarak dikkat çekiyor. Worms’ta yönetmen koltuğuna, 148 tweetlik bir zincirden uyarladığı Zola filmi ve Atlanta dizisinin Juneteenth bölümüyle aklımda yer eden Janicza Bravo oturuyor. 

Worms, izinli tek gününde kuzeninin evine saçını yaptırmak için gitmeyi planlayan Sydney’nin, ısrar üzerine kendisine vadedilenleri görmek için teklif olarak sunulan “o” restoranı ziyaretiyle başlıyor. İlerleyen dakikalarında bizi siyahlığa bir ailenin evine sokacak olan bu bölüm, henüz o eve girmeden dahi siyahlığa dair neler olacağının sinyallerini veriyor. Olası yeni patron Shapiro’nun siyah bir kadının saçını ördürme ritüelinin bir saatten fazla sürmeyeceğini düşünmesiyle başlayan süreç, restoran turu sırasındaki iyi niyetli ama nihayetinde ırkçı varsayımlarla devam ediyor. 

Fine-dining evreni gibi "beyaz" bir dünyada, Chicago gibi ırksal uçurumun belirgin olduğu bir metropolde siyah bir kadını ikna etmeye çalışan çaresiz beyaz bir erkeğin kendini rap müzik, Good Hair filmi ya da Karayip mutfağı referansları gibi sözde jestlerle nasıl küçük düşürdüğünü, başkası adına utanma duygusu eşliğinde izliyoruz. Sahne Jumpin’ Jack Flash filminden bir alıntıyla bitiyor: "Do you wanna work here, or do you want to live?"

Chicagolu dizi The Bear’ın kentin ırksal bölünmüşlüğüne odaklanan nadir bölümlerinden olan Worms’un ikinci yarısı ise enfes bir analoji ile ilerliyor: Kuzeninin evinde, onun ergen kızıyla baş başa kalan Sydney, kendi ve ikilemi hakkında, hiç tahmin etmeyeceğimiz bir anda, hiç tahmin etmeyeceğimiz bir kişiye açılıyor. Yakın zamanda okul değiştirmek ve eski arkadaşlarından uzaklaşmak zorunda kalan yeğeni, sadece nezaketen davet edildiğini düşündüğü pijama partisine gitmek konusundaki tereddütünü paylaştığında Sydney de iki "pijama partisi" arasında seçim yapmakta zorlandığını söyleyerek küçük kıza akıl danışıyor. 

Bir yanda "işler iyi gittiğinde gerçekten çok özel bir yer olan ama çoğu zaman bir tımarhaneye benzeyen" evdeki "pijama partisi", diğer yanda "ışıldayan, yeni ve limitsiz pizza vadeden, ama babanın çok konuştuğu" ikinci ev… İlk evi tamir edebilse her şeyin çok güzel olacağını ima ettiğinde aldığı yanıt şu oluyor: “Ama oranın senin evin olmadığını söyledin, ya tamirat yapmana izin vermezlerse?” Kadınların, hele ki siyah kadınların yazıp yönettiği daha çok diziye, filme ihtiyacımız var diye düşünüyorum.

Fishes’tan Bears’e: Tartışmalar etrafında kaçırılan odak

Emre: The Bear’ın bu sezonunun büyük kısmını neden beğenmediğimizi anlamaya çalışmaya, sebeplerini sorgulamaya başlıyoruz Reyhan'la. Sezonu neredeyse yarıladığımda bende merak, ilgi ve heyecan uyandıran ve durdurma butonuna basıp bir Google araması yapmama sebep olan o detay aklıma geliyor: Francie Fak. Bu arama sonucu karşıma çıkan makalenin başlığının dediği gibi: "Kim bu Francie Fak ve Natalie neden ondan bu kadar nefret ediyor?"

Dizinin önceki bölümleri boyunca birkaç kez karşımıza çıkan bu isim ve merak uyandırdığı konunun ne gastronomiyle ne The Bear’ın mutfağıyla ne de dizi karakterlerinin geçmişlerinin mutfağa yansımasıyla bir ilgisi var. Salt magazinel, salt odak dağıtma amaçlı sanki. 

Sorunun yanıtını aldığımız ve Francie’yi Brie Larson’un suretinde ete kemiğe bürünmüş bir şekilde karşımıza koyan Bears bölümü gelip çattığında bu sezonda eksik olan şeyin ne olduğunu daha iyi anlıyorum. Bir saate yakın süresiyle, Richie’nin eski eşi Tiffany’nin düğününde geçen ve tüm karakterleri biraraya getiren bu bölüm, 2. sezonda Reyhan’la ikimizin de hazzetmediği fakat dizinin bütünü için önemini kavrayabildiği, takdir edebilediği bir saatlik Fishes bölümünün başarısız bir kopyası aslında. 

Dizide yaşananların yıllar öncesinde Berzatto ailesinin bir Noel yemeği için biraraya geldiği Fishes, Carmy’nin ailesini ve dolayısıyla hem insan ilişkileri hem de mutfak kültürüne dair köklerini keşfetmemizi sağlamıştı. En İyi Yönetmenlik dalında Primetime Emmy ödüllü bu bölümün başarısının motivasyonuyla tüm aileyi bir raya getiren, bol konuk oyunculu, fazlaca geveze, bir saatlik aynı formülün bu sezonda da uygulanmaya çalışıldığı bariz. Ama ne yazık ki, daha çok Francie Fak meselesine ve Richie’nin babalık konusundaki güvensizliklerine odaklanan bu bölüm Fishes’ın bağlayıcılığından ve "orijin hikayesi" işlevinden bir hayli uzak. 

Yemeklerin karakterlerin izdüşümü olmasına, dramatik yapıyı şekillendirmesine alıştığımız bir dizide bu kez birer aksesuara dönüştüğüne tanık olmak üzücü. İlk yazımızda "Günümüz televizyonunun en iyi yapımlarından biri olması da kişisel deneyimlerle zenginleşebilmesi, empati kurdurabilmesi ve bizi birlikte yazmaya itebilmesinden" diye andığımız dizi, artık kişisel deneyimlerden de empati kurdurmaktan da yoksun. Düşünüyorum, ilk sezon bu sezon gibi olsaydı, iki sene önce Reyhan’dan o mesajı alır mıydım? Sanırım hayır.

The Bear mutfaktan uzaklaştıkça derinleşiyor mu?

Reyhan: The Bear ilk sezondan itibaren izleyicisine sadece yemek yapılan bir mutfağı değil, insan ruhunun en karmaşık koridorlarını da açma sözü veriyor. Ancak 4. sezonda artık şu soruyu sormak kaçınılmaz: The Bear, bir yemek dizisi olmaktan ne kadar uzaklaştı? Ve bu dizinin aleyhine mi işliyor?

1. sezon bir kriz hikayesiydi. Mutfakta bağırışlar, bozuk cihazlar, işlemez sistemler arasında şekillenen ilk sezon diziye özgü o klostrofobik gerilim duygusunu yaratmıştı. Ve dahası, yemek burada yalnızca araç değil, karakterlerin iç dünyalarını ifade ettikleri bir dile dönüşüyordu.

2. sezon bir inşa süreciydi. Ekip, "The Bear" adını verdikleri yeni restoranı hayata geçirmeye çalışırken yemek yaratımı ve servis etme süreci dizinin merkezindeydi. Sydney’in menü tasarımı, Richie’nin ön servis eğitimleri, Carmy’nin yaratıcılığı bu sezonda parladı. Her tabak izleyicinin karakterle kurduğu duygusal bağın bir yansımasıydı.

3. sezonda ise işler değişmeye başladı. Dizi mutfaktaki teknik başarıyı ikinci plana iterek karakterlerin geçmişleri ve psikolojik kilitlenmeleri üzerine yoğunlaştı. Carmy'nin her gün değişen menüsü ve mükemmeliyet takıntısı yaratıcı özgürlüğün felce uğrattığı bir kaosa dönüştü. Sezon boyunca yemek üretiminin kendisi giderek sembolikleşti. Asıl anlatılan başarının altında ezilen ruhunun hikayesi oldu.

Bu sezon önceki sezonlarda gördüğümüz yaratıcı tabak sunumları, mutfak içi teknik sahneler, yiyeceklerle kurulan bağlar gibi unsurları büyük ölçüde geride bırakıyor. Hatta çoğu bölümde mutfağın içinde geçen sahneler yemek yapmaktan çok karakterlerin birbirlerine söylediklerine, sessizliklerine veya bakışlarına odaklanıyor. Bu dönüşüm şüphesiz bilinçli bir tercih.

4. sezon karakterlerin mutfakla değil, mutfağın onlar üzerindeki etkileriyle ilgileniyor. Sydney, The Bear’ı daha işlevsel bir şef için terk etmenin eşiğinde; Ebraheim, kişisel etkisini artırmak için kendine bir akıl hocası arıyor; Richie, duygusal olarak gelişmeye devam ederken, Carmy nihayet durup kendine şu soruyu sorabiliyor: Bu hayat bana iyi geliyor mu?

Dizi artık mutfağı bir karakter olarak değil, arka plan olarak kullanıyor. Bu mutfaktan uzaklaşma değil; mutfağın yaşamın içine daha derinden sızma biçimini ifade ediyor. Evet, artık yemek yapım sürecini uzun uzun izlemiyoruz ama mutfağın yarattığı baskılar, ilişkiler ve kişisel sınır ihlalleri dizinin her sahnesine sinmiş durumda. Bu döngü tam da dizinin büyüme kavramına yaklaşımını özetliyor: İlerleme çizgisel değildir. Travma zamanla silinmez. Duygusal iyileşme bir grafik gibi yükselmez.

Hesabı alabilir miyiz?

Emre: Bu sezonun benim için tatmin edicilikten uzak olmasının birçok nedeni var: Bears’ın Fishes’ın yerini dolduramayışı, şarapla olan ilişkisi ekseninde Sweeps ya da The Beef’in başarı hikayesi ekseninde Ebraheim’in ekran süresi bir hayli artmışken önceki sezonları çok özel kılan o kişisel hikaye bölümlerinden birinin ikisine de layık görülmemesi… Ama en çok da yemekle, mutfakla var olmuş bir dizinin yemekten de mutfaktan da uzaklaşması…

"The Bear’in ilk sezonunu şimdi, 2. sezonunu gelecek, 3. sezonunu ise geçmiş ile eşleştirmek mümkün" demişim geçen yılki yazımızda. Ne yazık ki 4. sezon şimdi, geçmiş ve gelecek arasındaki arafta sıkışıp kalmış durumda. Önüne çıkan fırsatları tepen, bulduğu fikirlere tutunamayan ve en önemlisi mutfaktan olabildiğine uzaklaşan bu sezon, olsa olsa başarısızlıklarımızı, travmalarımızı ve hafızamızdaki kırıntıları gizlediğimiz hasıraltıyla eşleştirilebiliyor. Tutmuş bir formülü çaresizce geri dönüştürmeye çalışan Bears bölümünün tüm ana karakterleri gerçek anlamda bir masanın altına saklayarak sona ermesi tam da bu yüzden oldukça manidar.

Reyhan: The Bear’ın 4. sezonu izleyiciye iki farklı restoranın ama aslında aynı mutfağın hikayesini anlatıyor. Bir yanda yatırım desteğiyle kurulan, yaratıcı kaygılarla boğuşan, menüsüyle ve kimliğiyle hâlâ savaş hâlinde olan The Bear. Diğer yanda ise mütevazı ama ayakta kalmayı başaran, mahalleyle kurduğu bağı koruyan, menüsünü değil müşterisini düşünen Original Beef. Dizi de tıpkı restoranı gibi zaman zaman kimliğini arıyor; yaratıcılık ile sadelik, gösteriş ile işlevsellik arasında salınıyor.

Öte yandan Emre’nin de belirttiği üzere 4. sezonun mutfaktan uzaklaştığı açık. Artık neredeyse hiç yemek yaratım süreci izlemiyoruz. Tabaklar değil, karakterlerin kırılganlıkları sahnenin merkezinde. Bu tercihin dizinin sanatsal derinliğini artırdığı şüphe götürmez ama yine de akıllarda bir boşluk bırakıyor: Yemekle kurulan kişisel bağların anlatının ruhunu besleyen temel damarlardan biri olduğunu unutmamalıyız. Dizi artık “iyi yemek nasıl yapılır?” sorusundan çok, “iyi bir insan nasıl olunur?” sorusuna odaklanıyor. Önemli ama riskli bir yön değişikliği.

Ve bu riskler her zaman karşılığını bulmuyor. Yardımcı karakterlerin parladığı, anlatıya nefes aldıran bölümler bu sezon eksik. Tina, Sweeps, Jimmy Amca gibi karakterler çoğunlukla arka planda kalıyor; Richie ve Sydney gibi güçlü figürlerin bile bazı açılımları yarım bırakılıyor. 1. ve 2. sezonda izleyiciye eşit derecede yakın duran karakterlerin bu sezon geri plana itilmesi The Bear’ın ansambl yapısını biraz zedeliyor. Duygusal olarak yükselen ve terapötik olan bölümlerin bile bazen tekrar hissi vermesi bu dengesizliğin sonucu.

Tüm bunlara rağmen dizinin temel sorusu değişmiyor: İnsan neden mutfağa girer? 4. sezon bu soruya başka bir cevap veriyor: Belki de artık mutfağa sığınmak değil, ondan çıkmak gerekiyor. Carmy’nin sonunda mutfağı terk edebilmesi onun yenilgisini değil, büyümesini gösteriyor. Ve dizi, bu büyümeyi dramatize etmek yerine usul usul sunarak izleyicisinin ona yaklaşmasını bekliyor. Bu da gösterişli değil ama etkili bir tercih.

The Bear 4. sezonuyla izleyicisini yine bir dönüşümün ortasına bırakıyor. Yemekten uzaklaşırken hayata yaklaşıyor, mutfağı arka plana çekerken karakterlerin iç dünyasını merkeze alıyor. Eksiklikleri, tekrarları, yarım kalmış diyalogları ve düşen temposuyla kusursuz bir sezon değil belki ama yine de şunu söylemek mümkün: The Bear izleyicisini artık doyurmak değil, ona aynayı uzatmak istiyor. 

The Bear’e dair tüm soruların yanıtları hâlâ mutfağın içinde olabilir. Ama The Bear bu sezon artık o mutfağın dışında da bir hayat olduğunu fısıldıyor. Son sezon mükemmel olmasa da damakta hâlâ bir tat bırakıyor.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

apéro

apéro

İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.

İLGİLİ BAŞLIKLAR

NEREDE YAYIMLANDI?

apéroapéro

BÜLTEN SAYISI

🐻 The Bear: Yemek yoksa hikaye var mı?

Zamanla yarışan tabakların, mutfak gerilimlerinin ve bastırılmış duyguların dizisi "The Bear"in dördüncü sezonu geldi. Reyhan Ülker ve Emre Eminoğlu, dizinin ruhunu ve kırılma anlarını masaya yatırıyor.

12 Tem 2025

BigChefs ile birlikte
The Bear, 4. sezon. Kaynak: Disney.

YAZARLAR

Reyhan Ülker

İstanbul Bilgi Üniversitesi Gastronomi ve Mutfak Sanatları bölümü mezunu Reyhan, üniversite hayatı boyunca Mikla ve Ruhun Doysun başta olmak üzere şef Mehmet Gürs’ün çeşitli projelerinde yer aldı. Kopenhag'ta bulunan Noma’da tamamladığı staj programının ardından odağını "yemek hikayeleri"ne çevirmeye karar verdi. 2022 yılı Kasım ayından beri Aposto’da yemek editörlüğü yapıyor.

apéro

İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.

İLGİLİ OKUMALAR

apéroapéro

HİKAYE

Ethem Efendi Kahvaltı'da: Bir öğünden fazlası

Türkiye'de kahvaltı hiçbir zaman yalnızca günün ilk öğünü olmadı. Ailelerin, dostlukların ve gündelik hayatın etrafında şekillenen bu kültür, Erenköy'deki Mehmet Ali Paşa Köşkü'nde bulunan Ethem Efendi Kahvaltı'yla geçmişi ve bugünü aynı sofrada buluşturuyor.

11 Tem 2026

Ethem Efendi Kahvaltı'da: Bir öğünden fazlası
apéroapéro

HİKAYE

Londra'da Türk mutfağının yeni dönemi

Londra’da Türk mutfağı artık yalnızca kebapçılar ve mahalle restoranlarından ibaret değil. Şehrin merkezinde açılan yeni nesil restoranlar, sokak lezzetlerini yeniden yorumlayan girişimler ve farklı kitlelerle kurulan yeni ilişkiler, mutfağın görünürlüğünü ve algısını değiştiriyor. Soho’dan Dalston’a uzanan bu rota, Türk mutfağının Londra gastronomi sahnesindeki yerini takip ediyor.

04 Tem 2026

Londra'da Türk mutfağının yeni dönemi
apéroapéro

HİKAYE

Hona: Ahıska'dan kalanlar

Beyoğlu’nun, ahşap dokulu ve minimalist atmosferiyle öne çıkan Uzak Doğu etkili restoranı Hona'dayız. Hona, şef Ansar Kemaloğlu’nun ailesinin sürgün edildiği köyün adı. Özbekistan’da geçen çocukluk yılları, Uzak Doğu mutfaklarıyla kurulan erken temas, Türk mutfağına yöneliş ve Uygur mutfağında başlayan profesyonel deneyim, bugün Hona’yı şekillendiren fikrin temelini oluşturuyor.

Reyhan Ülker

·

27 Haz 2026

Hona: Ahıska'dan kalanlar
apéroapéro

HİKAYE

Ege’den Boğaz’a, Bodrum’dan Çeşme’ye: Denizin kıyısında beş sofra

Ege kıyıları ve İstanbul Boğazı boyunca uzanan beş restorana konuk olduk. Her biri denizle kurulan ilişkiyi farklı yorumlarla ele alıyor. Kimi mevsime teslim olup günlük avın peşinden gidiyor, kimi ocakbaşını esintili bir Bodrum akşamına taşıyor, kimi ise köklü aile hikayelerini aynı bahçede yaşatıyor. Ortak noktaları ise ürünün kendisine duyulan güven ve ortak kurulan sofralar.

20 Haz 2026

Ege’den Boğaz’a, Bodrum’dan Çeşme’ye: Denizin kıyısında beş sofra
apéroapéro

HİKAYE

Narenciye punch: Alkolsüz ve isli

Punch denince akla genellikle alkollü içecekler gelse de bu tarif, narenciye, çay ve baharat notalarının öne çıktığı alkolsüz bir yorum sunuyor. İsli karakteriyle öne çıkan Lapsang Souchong çayı, limon ve portakal kabuklarından hazırlanan oleo-saccharum ile birleşirken; tonik ve soda suyu karışıma ferahlatıcı bir canlılık kazandırıyor. Önceden hazırlanan soğuk demleme çay sayesinde derin aromalara sahip bu punch, kalabalık davetler için ideal.

20 Haz 2026

Narenciye punch: Alkolsüz ve isli