Üretimin hikâyesi suyun hikâyesi


Koç Holding tüm sanatseverleri Bienal ’e davet ediyor İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı (İKSV) tarafından düzenlenen ve 2007 yılından bu yana sponsorluğunu Koç Holding ’in üstlendiği İstanbul Bienali , 17’nci edisyonuyla başladı. Bir yıl ertelenmesi ve pandemi koşulları altında düzenlenmesi nedeniyle; ölçeği, yöntemi ve hedefleri açısından bizi farklı bir deneyimle karşılayacak olan Bienal’i 20 Kasım’a kadar ücretsiz olarak ziyaret edebilirsin. Nerelerde? 17. İstanbul Bienali, bu yıl aralarında kitapçılar, sahaflar, hastaneler, huzurevleri, kafeler, metro durakları ve Açık Radyo'nun da bulunduğu şehrin pek çok farklı noktasında konumlanıyor . Dahası: Vehbi Koç Vakfı çatısı altında faaliyet gösteren kültür kurumlarından Topluluk şirketlerinin bu alanda yürüttüğü çalışmalara kadar kültür sanata desteğini hız kesmeden sürdüren Koç Holding , İstanbul Bienali sponsorluğunu 2036 yılına kadar uzatmış olmanın mutluluğunu paylaşıyor. Koç Holding’in bu yıl Bienal’i karşıladığı, “Sanatla Değiş, Dünyayı Dönüştür” söylemini sahiplenerek sanatın iyileştirici ve dönüştürücü gücüne dikkat çeken filmini buradan izleyebilirsin.
Daha fazlasını öğren →
“Doğaya doğa diyerek kendimizden ötekileştirdik, bence en başlıca sorun bu.” Itrî Levent Erkol heybeti video bağlantısı üzerinden dahi insana akseden biri. Çocukluğunda izcilikle ilk duygusal temasını yaşadığı doğayla arası hiç açılmamış. Bir yandan da konuşmasındaki şefkatli netlik, doğaya dair tutkusu ve uzmanı olduğu işe ne kadar kafa patlattığını kelime seçimleriyle “bu adamı üzmeyin” diye düşündürten biri.

Itrî Levent Erkol
Erkol'la Çamuralem projesinde ekoloji uzmanı rolü sebebiyle konuştuk. Türkiye klasik müziğinin temelini atan ve ismine ilham olmuş Itrî’den kısaca bahsettikten sonra “mandacılığın hikâyesi suyun hikâyesi” diyişiyle konuya girdik. Erkol’a göre İstanbul’daki mandacılık, mandaların sulak alanlarla ilişkisi ve bu ilişkinin önüne geçen kentleşme engelleri Türkiye’nin kalanındaki doğa yönetimi sorunlarına da bir örnek teşkil ediyor.
Bölgede mandacılığın varlığı bir doğa döngüsünün içerisinde. Mandalar sulak alanlarda mikrohabitatlar oluşmasını sağlıyor. Mandaların varlığıyla ekosistem çeşitleniyor. Döngünün öteki kısmıysa sulak alanların varlığı. Mandaların orada bulunması ve mandacılığın var olmasının sebebi yağmurlar, suyun toplanması ve sulak alanların oluşması. Bu doğa yapısı sadece hayvanlarla sınırlı olmayan bir birliktelik. Bu yüzden insanı doğadan ayrı düşünmek mantıksız. Erkol bunu “Suyun bir kültürü var.” diyerek açıklıyor; sulak alanlarda yaşayan insanların su üzerinden oluşan kültürleri bulunmakta. “Göl yok olunca tek başına yok olmuyor.” diyor Erkol, orada bulunan insanların yaşam biçimlerini, üretim ve geçinme imkânlarını, kültürünü değiştiriyor.
“Sorunların hiçbiri birbirinden bağımsız değil.” 1980'lerdeki kentleşme ve endüstriyelleşmeyle, özellikle İstanbul’da agrosistem ve ekosistem bozuldu. Türkiye’de 1982’de 1 milyona yakın manda varken, 2006’da bu rakam onda birine, yüz bine düşmüş. Şu an daha da az. Su havzalarının hem üretim hem doğa açısından ele alınmaması kısa ve uzun vadede ekolojik ve kültürel tahribata sebep oluyor. Su toplama havzasına havalimanı yapılınca sadece o alanda beslenen hayvanlar zarar görmüyor. İnsan dâhil tüm ekosistem etkileniyor.

Bu eylül suyun keyfini en çok mandalar çıkardı.
Fotoğraf: Deniz Sabuncu
“Su daha iyi yönetilmeli”
Erkol düzeltilmesi gereken sorunlara parmak basmak ve çözüm sunmaktan da kaçınmıyor. Erkol’a göre devlet kurumlarında yetki bozukluğu düzenlenmeli. Şu anki işleyişte havza, su yönetimi ve tarımsal üretim kararlarında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'yla Tarım ve Orman Bakanlığı arasında yönetim mekanizması çatışmaları var.
Arazilere “siyasi sınırlar değil havza temelli bir yaklaşım”la bakan ve Devlet Su İşleri mühendislerinden ibaret olmayan, sosyal bilimcilerin, ekologların ve hidrologların da içinde olduğu farklı bileşenleri görerek kararlar veren bir mekanizmaya geçilmeli.
“Bilimin vasıflı teknokratlar tarafından uygulanması lazım.” Erkol’a göre Türkiye’de kalifiye bilim insanları, veri, altyapı ve fon mevcut fakat veriye erişim eksikliği ve doğru kişilerin projelere dâhil edilmemesi gibi sorunlar hâlâ sistemi yetersiz kılıyor.
Son olarak da tarım yaklaşımında da monokültür üretimden çeşitlilik esaslı üretim anlayışına geçilmeli, “her havzada her ürün yetişmek zorunda değil.” Bu anlayış çerçevesinde yerel ürünlere odak mümkün olur. Bu ürünlerin mutfağımıza daha iyi dâhil edilmesi için şeflerin de etkin olarak ürünleri kullanmaları ve yemek dağarcığımızda yer vermeleri gerek.
Kamuoyunun rolü
İçinde yaşadığımız, bizi besleyen ve parçası olduğumuz doğanın korunmasında, doğru şekilde işlenmesinde aktivizm mesaisi yapmayanların veya bahsi geçen konularda uzman olmayanların ne yapması lazım? Bir vatandaş olarak yapılabilecekler sınırlı da olsa Erkol uluslararası anlaşmalara göre sulak alanların koruma altında olduğunu ve hukuksuz bir düzenle elden geçirildiklerini hatırlatıp, CİMER (Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi) üzerinden dilekçe yazmanın dahi etkisi olacağını söylüyor.
Ama daha çok altını çizdiği konu insanların tahribat veya kentleşme tehdidi altında olan, korunma çabasındaki yerleri ziyaret etmeleri. “Birileri hep orada olmalı.” halkın ziyaret etmesi hem doğa koruma mücadelesindeki insanlara güç ve motivasyon sağlıyor hem de o bölgenin allem kallem edilmesinin önüne geçiyor. Fakat bundan da önemlisi, korunması gereken doğa alanını görmek ve Manda Festivali’nde olduğu gibi bağ oluşturmanın önünü açmak.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
NEREDE YAYIMLANDI?
Kültürel bir öğe olan manda ve mandacılık. Yalnızca sütünden para kazanılan bir gelir mekanizması değil, bir kimlik parçası. Suyun kültüründen ayrı düşünelemeyen bir üretim kültürü. Bir sanat.
21 Eyl 2022

YAZARLAR

Berkok Yüksel
A former child writing about food and London for Aposto.

apéro
İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.
İLGİLİ OKUMALAR
Fine dining dünyasının baskıları, aile mirasları, kapanmayan yaralar ve kırılgan dostluklar... The Bear final sezonunda yeni hikayeler anlatmak yerine yıllardır taşıdığı yüklerle aynı masaya oturuyor. Dizinin Mikey'nin gölgesi, restoran kültürü, Carmy'nin liderlik krizi, Richie'nin dönüşümü etrafında beş sezondur ördüğü temalar, son sezonda birer birer çözülüyor.
18 Tem 2026

Türkiye'de kahvaltı hiçbir zaman yalnızca günün ilk öğünü olmadı. Ailelerin, dostlukların ve gündelik hayatın etrafında şekillenen bu kültür, Erenköy'deki Mehmet Ali Paşa Köşkü'nde bulunan Ethem Efendi Kahvaltı'yla geçmişi ve bugünü aynı sofrada buluşturuyor.
11 Tem 2026

Londra’da Türk mutfağı artık yalnızca kebapçılar ve mahalle restoranlarından ibaret değil. Şehrin merkezinde açılan yeni nesil restoranlar, sokak lezzetlerini yeniden yorumlayan girişimler ve farklı kitlelerle kurulan yeni ilişkiler, mutfağın görünürlüğünü ve algısını değiştiriyor. Soho’dan Dalston’a uzanan bu rota, Türk mutfağının Londra gastronomi sahnesindeki yerini takip ediyor.
04 Tem 2026

Beyoğlu’nun, ahşap dokulu ve minimalist atmosferiyle öne çıkan Uzak Doğu etkili restoranı Hona'dayız. Hona, şef Ansar Kemaloğlu’nun ailesinin sürgün edildiği köyün adı. Özbekistan’da geçen çocukluk yılları, Uzak Doğu mutfaklarıyla kurulan erken temas, Türk mutfağına yöneliş ve Uygur mutfağında başlayan profesyonel deneyim, bugün Hona’yı şekillendiren fikrin temelini oluşturuyor.

Ege kıyıları ve İstanbul Boğazı boyunca uzanan beş restorana konuk olduk. Her biri denizle kurulan ilişkiyi farklı yorumlarla ele alıyor. Kimi mevsime teslim olup günlük avın peşinden gidiyor, kimi ocakbaşını esintili bir Bodrum akşamına taşıyor, kimi ise köklü aile hikayelerini aynı bahçede yaşatıyor. Ortak noktaları ise ürünün kendisine duyulan güven ve ortak kurulan sofralar.
20 Haz 2026





