Pişirmenin seyirlik hâli: Yemek programlarını neden bu kadar seviyoruz?


Gastronomi geleneklerine modern dokunuşlar Sentez Restaurant, tarihi yarımadanın büyüleyici atmosferinde konumlanan Hotel Komana Binbirdirek’te gastronomi tutkunlarını bekliyor. Muhteşem manzara eşliğinde Anadolu ve Akdeniz mutfağının köklü mirasından aldığı ilhamı çağdaş tekniklerle harmanlayarak, her tabakta bir hikâye anlatan, unutulmaz bir deneyim sunuyor. Chef Fatih Anıl Demirci ve ekibinin titiz çalışmalarıyla, Anadolu ve İstanbul’un çok katmanlı kültürel yapısı, her bir tabağa ilham veriyor. Binlerce yıllık tarifler, mevsimin en taze ürünleriyle ve çağdaş tekniklerle yeniden hayat buluyor. Ürünler, yerel ve güvenilir üreticilerden titizlikle temin edilerek, kalitenin doğrudan kaynağında takip edilmesi sağlanıyor, atıksız bir mutfak prensibiyle çalışılıyor. Neler var? İmza lezzetlerden miso, soya ve susam yağı gibi aromatik dokunuşlarla zenginleşen tahinli patlıcan, simit kıtırı ve kurutulmuş Bottarga rendesiyle buluşan isli tarama, mesir macunlu demi-glace ile servis edilen 72 saat pişmiş kuzu öne çıkıyor. Taş fırından çıkan ürünler arasında marine armut ve niğde mavili pide ve mera peyniri ve ısırgan ezmeli pide gibi lezzetler yer alıyor. Tatlılarda ise bozalı panna cotta ve köpük helva gibi seçenekler lokal ürünleri modern mutfak teknikleriyle buluşturuyor. Sentez Restaurant ile buradan tanışabilir; özel günler, kutlamalar, romantik akşam yemekleri ve iş toplantılarınız için buradan rezervasyon yapabilirsiniz.
Daha fazlasını öğren →
Çocukluğumun en net hatıralarından biri annemin mutfakta portakallı kek yapışını izlemek. Mutfağa yayılan taze rendelenmiş portakal kabuğunun kokusu, kek harcına karışan eritilmiş tereyağı ve yumurtanın çırpılma sesi hâlâ bana o günleri hatırlatır. Küçük bir tabureye çıkıp tezgaha yaklaşır, bazen unu elemesine yardım eder bazen de merakla karıştırdığı kabın içine bakardım. Fırına giren kalıptan belli bir süre sonra mutfağın her köşesine yayılan vanilya ve portakal kokusu çıktığında ise sanki bir sihir gerçekleşmiş gibi hissederdim. Un, şeker, yumurta ve portakal; tek başına sıradan olan bu malzemeler annemin ellerinde bambaşka bir şeye dönüşürdü.
Aslında mutfakta olan biten her şey biraz böyle değil mi? En sıradan yemek bile kendi dönüşüm hikayesini izliyor; parçalarının toplamından daha büyük, daha etkileyici bir hâle bürünüyor. Her yemek kendi giriş, gelişme ve sonuç anlarını sunuyor. Malzemeler ısıyla buluştuğu anda ise tıpkı etkileyici bir film gibi zamanında ve yerli yerinde bir finalle sonuçlanıyor.
Belki de bu yüzden yemek pişirmek çok erken dönemlerden itibaren sadece yapan için değil, izleyen için de bir deneyim olmuştur. Geçmişte evde annelerin yemek pişirdiği saatlerde çoğu zaman izleyici rolünde çocuklar ve erkekler vardı. Bugün televizyon bu deneyimi genişletip mutfaktaki süreci bir "izleyici sporu"na dönüştürdü.
Peki başkalarının yemek pişirmesini izlemek bize neden bu kadar çekici geliyor?

Julia Child, The French Chef.
Yemek programlarının cazibesi: Mutlu son garantisi
Yemek programları yemeğin doğasında bulunan cazibeden güç alıyor. Zaten yemek onu tadan herkes için başlı başına bir çekim alanı yaratıyor. Bu etki, ekran karşısında görsel estetikle birleştiğinde ise katlanarak büyüyor. Ekranda ağır çekimde düşen kirazların parıltısı, ızgaradaki et parçasına dokunan alevler ya da tereyağının tavada çıkardığı ses… Bütün bunlar bizi adeta aç gezginler gibi ekranın içine çekiyor.
Bugün ister öğretici videolar ister yarışma formatları olsun yemek programları milyonlarca kişiye izleme zevki veriyor. İlginç olan şu ki çoğu zaman bu yemekleri tatma imkanımız bile olmuyor. Bir başkasının yemek yapışını izlemenin verdiği zevkin arka planı henüz bilimsel olarak incelenmiş değil ancak Secrets From Eating Lab kitabının yazarı profesör Dr. Traci Mann'in bu konuda bazı düşünceleri var:
"Bir yemek programı izlerken bir projenin baştan sona nasıl biraraya geldiğini görüyorsunuz ve bu çok tatmin edici olabiliyor.”
Yemek programlarının hayranları genellikle iki kategoriye ayrılıyor: Öğrenmek ve eğlenmekten keyif alan izleyiciler ile yemeğin nasıl yapılacağına dair detaylar dışındaki her şeye önem verenler.
İkinci grup, şeflerin ve yarışmacıların sunduğu bilgileri takdir etse de öncelikli niyet duygu. Psikiyatrist Ashwini Nadkarni, yemek programı izlemekten keyif alan insanlarla yaptığı görüşmeler neticesinde yemek programlarının kişinin yemek yapmaktan nefret etmesine rağmen bu kadar ilgi çekici olmasının nedeninin onları olabilecek şeylere inandırması olduğunu belirtiyor.

Graham Kerr, The Galloping Gourmet.
Anlaşılacağı üzere yemek yapmaktan nefret etmenize rağmen stres seviyeniz çok yüksekken yemek programı izlemek sandığınız kadar garip değil. Yemek programlarının neşeli dünyası, stres atma fırsatı sunuyor. Ekrandan kusursuz dünyalara açılan pencere, hayatlarımız kaotik ve stresli olduğunda dahi her şeyin kesin, kontrollü ve görünüşte yapılabilir olduğunu göstererek bizleri rahatlatıyor.
Tıpkı romantik komedi filmlerindeki gibi: Masada hayranlıkla izlenmeye hazır lezzetli bir yemek tabağıyla mutlu bir son olacağını hepimiz biliyoruz. Tüm yemek programları bu formülü izlediği için tahmin edilebilir de oluyorlar.

Iron Chef.
Yemek programları yıllar içinde nasıl değişti?
Yemek programlarının tarihi, yalnızca mutfakta neler yapıldığını göstermekle sınırlı değil. Yıllar içinde evrilen formatlarıyla toplumun yemeğe, boş zamana ve eğlenceye bakışının da yansımalarını taşıyor bu programlar.
İlk yıllarda "televizyon mutfağı" izleyiciye öğretmek amacıyla kurulmuştu. İngiltere’de Marguerite Patten, Mary Berry ya da Delia Smith gibi isimler ev kadınlarına pratik tarifler sunuyordu. ABD’de ise Julia Child’ın The French Chef programı (1963) milyonlarca Amerikalıya Fransız mutfağını tanıtarak adeta bir mutfak devrimi başlatmıştı.
Türkiye, bu yaklaşımdaki yemek programlarıyla 90’lı yıllarda tanıştı. Gülriz Sururi, Ayşe Tüter, Emine Beder, Pınar Altuğ, Ümit Usta gibi isimlerin televizyon ekranındaki varlığı, yemekle ilgili bilgi vermeyi ve gündelik mutfak işlerini kolaylaştırmayı hedefliyordu. Bu programlar "nasıl yapılır?" merkezliydi; yemek, öğretici ve evcimen bir formata oturtulmuştu.

Jamie Oliver, The Naked Chef.
1970’ler ve 80’ler ise bu öğretici çizginin yanına şov unsurlarının eklenmeye başladığı bir dönemdi. İngiltere’de Philip Harben ve Fanny Cradock’un gösterişli anlatımları, ABD’de ise ilk klasik yemek programlarından biri olan The Galloping Gourmet karizmatik aşçı Graham Kerr'in sunduğu zengin ve şatafatlı tariflerle yemek programını yalnızca mutfakta kalmayan bir eğlenceye dönüştürdü.
Aynı yıllarda artan küreselleşme ekranlara farklı mutfakların girmesini de sağladı: Madhur Jaffrey, Hint yemeklerini tanıttı; Ken Hom, Çin mutfağını izleyicilere ulaştırdı. Keith Floyd ise seyahatnameleri andıran formatıyla İngiltere'de yemek programcılığına gezi boyutunu ekledi. Türkiye’de Mehmet Yaşin’le başlayan gezici yemek programları da mutfakla coğrafyanın buluşmasını ekrana taşıyan öncü örneklerdendi.
1990’larla birlikte televizyon mutfağına rekabet duygusu girdi. MasterChef ve Ready Steady Cook gibi programlar yemek pişirmeyi bir yarışmaya dönüştürdü. Bu yaklaşım kısa sürede tüm dünyaya yayıldı. ABD’de Iron Chef formatı Japonya’dan ithal edilerek televizyonun en ilgi çekici şovlarından biri hâline geldi. Türkiye’de ise MasterChef Murat Bozok, Batuhan Piatti ve Erol Kaynar’dan oluşan jürisiyle ilk kez 2011 yılında yayımlandı.

Gordon Ramsay, MasterChef.
1999’da Jamie Oliver’ın The Naked Chef ile ortaya çıkışı yepyeni bir çağın başlangıcı oldu. Yemek pişirmeyi gençler ve özellikle erkekler için ilgi çekici hâle getiren Oliver, mutfağı maskülen bir cazibe merkezi olarak yeniden kodladı. 2000’ler boyunca Gordon Ramsay’in öfke dolu mutfak otoritesi, Heston Blumenthal’in bilimsel yaklaşımı ve Anthony Bourdain’in seyahatnameye dönüşen mutfak hikayeleri yemek programlarını çeşitlendirdi. 2000’ler başı Mehmet Gürs’ün Lokantadan Eve programı, Türkiye’deki yemek programcılığı kültürüne yenilikçi ve samimi yaklaşım kattı. Ardından Refika Birgül ve Arda Türkmen’in popüler televizyon şovları aynı yıllarda mutfakla eğlenceyi harmanlayan örnekler sundu.
2010’lara gelindiğinde ise küresel politik ve ekonomik belirsizliklerin toplumsal ruh hâline de yansıdığı görülüyordu. Çatışma ve bağırma üzerine kurulu Gordon Ramsay tarzı formatların yerini daha destekleyici ve pozitif yarışmalar almaya başladı. Jüri üyeleri daha nazik, katılımcılar daha insani bir hikayenin parçası oldu. Aynı dönemde Netflix’in Chef’s Table serisi yemek programlarını bambaşka bir boyuta taşıdı: Artık odak şeflerin hayat felsefeleri, restoran vizyonları ve kişisel hikayelerindeydi. Klasik tarif anlayışının tam tersi bir yemek programı formatı sunan Chef’s Table, küresel bir fenomen hâline geldi.

Refika Birgül, Refika'nın Mutfağı.
Bugün yemek programları yalnızca yemek yapma pratiğini yansıtmıyor. Sosyal medyanın da yükselişiyle izleyiciler artık sadece şefleri değil, onların hikayelerini, gündelik yaşamlarını ve nerelerde zorlandıklarını da görmek istiyor. TikTok ve YouTube’daki mikro formatlı videolar, yemek programlarını seyirlik bir gösteriden izleyiciyle doğrudan bağ kuran bir deneyime dönüştürdü.
Peki bundan sonra nereye evrilecekler? Artık izleyiciler yalnızca tarif görmek istemiyor; yemek programlarından ilham, hikaye, duygusal bağ ve estetik tatmin bekliyor. Yemek pişirmek herkesin yapamadığı, zaman ve maliyet isteyen bir uğraş olabilir ama ekranlarda izlemek bu sürecin hem kolaylaştırılmış hem de romantize edilmiş hâlini sunuyor. Yemek geçmişte yalnızca ayrıcalıklı bir kesimin göstergesiyken bugün gelinen noktada hem boş zaman aktivitesi hem de ekran başında toplu bir hayranlık nesnesi artık.

Somer Sivrioğlu, Danilo Zanna, Mehmet Yalçınkaya, MasterChef Türkiye.
Neden yemek programlarını izliyoruz?
Yemek programları, ister televizyonun karşısında dikkatle izlenen bir deneyim isterse sadece arka planda eşlik eden bir ses olsun hepimizi belli ölçüde etkiliyor. Hatta çoğu zaman izlediğimiz şeyler gerçek hayattaki yeme alışkanlıklarımızı da şekillendiriyor. Why You Eat What You Eat kitabının yazarı Dr. Rachel Herz’e göre yalnızca yemek programı izlemek bile bizi daha fazla atıştırmaya yönlendirebiliyor.
"Ekranda gördükleri yemeği yiyemeseler bile izleyiciler bir şeyler atıştırmak istiyorlar gibi görünüyor. Bu, bilinçaltında bir tüketim arzusuna yol açabiliyor."
Yemeksepeti’nin 2019 yılında paylaştığı araştırmaya göre aynı yıl yayımlanan 18 Kasım tarihli MasterChef programında şef adayları kaptanlık yarışı için lahmacun yaparken lahmacun siparişlerinde ciddi bir artış yaşanıyor. Programın yayımladığı saatlerde lahmacun siparişleri bir önceki haftaya göre 3 kat artış göstermişti.
Ayrıca 23 Kasım tarihli Arda’nın Mutfağı programında börek yapılırken börek siparişleri bir önceki güne oranla %30, aynı gün yayımlanan Memet Özer ile Mutfakta programında bolonez soslu makarna tarifi verilirken makarna siparişlerinin bir önceki güne kıyasla %20 oranında arttığı belirlendi.

Chef's Table, Netflix.
Yemek programlarını bu kadar çok sevmemizin bir nedeni de deneyimi simüle etme kapasitemiz. Psikoloji profesörü Matt Johnson, beynimizin görsel ipuçlarıyla çok duyulu deneyimleri kolayca canlandırabildiğini söylüyor. Görme duyusuna ayrılan büyük beyin kapasitemiz sayesinde ekranda pişen bir yemeği izlerken onun kokusunu ve tadını zihnimizde hayal edebiliyoruz. Yani aslında gerçek bir lokma almadan, temizlikle uğraşmadan ya da kalori hesabı yapmadan bu keyifli deneyimin küçük bir parçasını kendimize yaşatmış oluyoruz. Bu da yemek programlarını bir tür dolaylı tüketim aracı hâline getiriyor.
Öte yandan yemek programı izlemek yalnızca iştah kabartmak ya da tatmin sağlamakla sınırlı değil. Bu programların yarı eğitici bir yönü de var: Çoğu izleyici ekranda gördüğü yemeği yapmasa da bir teknik, bir malzeme ya da bir mutfak pratiği öğrenebiliyor. Bu durum özellikle yemek pişirmeye karşı mesafeli olanlar için önemli. Çünkü yemek programları yemek yapmayı bir angarya olmaktan çıkarıp "belki bir gün ben de yaparım" düşüncesini zihne yerleştiriyor. Klinik psikolog Carla Marie Manly bu durumu şöyle açıklıyor:
"Zihin, ‘Bugün yapamam ama bir gün yapacağım’ diyerek baskı ve stresi uzaklaştırır. Toplumun ‘iyi bir aşçı olma’ ya da ‘her şeyi kendi başına yapma’ yönündeki baskısı düşünüldüğünde bu programlar bir tür kaçış kapısı işlevi görüyor."
Birçok televizyon programı türü kısa raf ömrüne sahip olsa da radyoda başlayıp 1940'larda televizyona geçen yemek programları zamanın testinden başarıyla geçen nadir örneklerden. Yemek programları bize bir şeyler öğretti; kimi zaman bizi değiştirdi kimi zaman da bizimle birlikte değişti. 21. yüzyılın başlarında kaliteli, uygun fiyatlı, çevre dostu, sağlıklı, hazırlaması kolay ve bir o kadar da sofistike yemeklere özlemimizi gidermek için evrimleştiler.
Birçok izleyicinin tarifleri uygulamaya ayıracak vakti veya yemek programı sunucularının kullandığı lüks malzemeleri veya cihazları karşılayacak parası olmasa da bu programlar herkesin yemek yemesi, yemek hakkında bir şeyler bilmesi ve bu çabayla özdeşleşebilmesi nedeniyle başarılı oluyor.
Enerji, zaman ve beceri biraraya geldiğinde bir gün ekrandaki şefler gibi bir mutfak deneyimi yaşayabileceğimiz fikri hem umut veriyor hem de üzerimizdeki yükü hafifletiyor. Başka bir deyişle yemek programlarını izlemek kimi zaman yemekten bile daha doyurucu olabiliyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Julia Child’dan Jamie Oliver’a, Refika’dan Arda’ya… Yemek pişirmeyi izlemek, çoğu zaman yemekten bile daha doyurucu geliyor. Toplumun değişen ruh hâlinin de yansıması olan yemek programlarını izlemeyi neden bu kadar seviyoruz?
04 Eki 2025

YAZARLAR

Reyhan Ülker
İstanbul Bilgi Üniversitesi Gastronomi ve Mutfak Sanatları bölümü mezunu Reyhan, üniversite hayatı boyunca Mikla ve Ruhun Doysun başta olmak üzere şef Mehmet Gürs’ün çeşitli projelerinde yer aldı. Kopenhag'ta bulunan Noma’da tamamladığı staj programının ardından odağını "yemek hikayeleri"ne çevirmeye karar verdi. 2022 yılı Kasım ayından beri Aposto’da yemek editörlüğü yapıyor.

apéro
İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.
İLGİLİ OKUMALAR
Tarımda kriz çoğu zaman üretim, iklim ya da ekonomi üzerinden tartışılıyor. Oysa gözden kaçan daha temel bir mesele var: Bilginin kim tarafından üretildiği. Tarımsal bilginin köyden laboratuvara, devletten piyasaya ve bugün algoritmalara kadarki süreçlerini izleyerek çiftçinin bu değişimde nasıl edilgenleştiğini ve neden yeniden bilgi üretiminin öznesi olması gerektiğini tartışıyoruz.
25 Tem 2026

Fine dining dünyasının baskıları, aile mirasları, kapanmayan yaralar ve kırılgan dostluklar... The Bear final sezonunda yeni hikayeler anlatmak yerine yıllardır taşıdığı yüklerle aynı masaya oturuyor. Dizinin Mikey'nin gölgesi, restoran kültürü, Carmy'nin liderlik krizi, Richie'nin dönüşümü etrafında beş sezondur ördüğü temalar, son sezonda birer birer çözülüyor.
18 Tem 2026

Türkiye'de kahvaltı hiçbir zaman yalnızca günün ilk öğünü olmadı. Ailelerin, dostlukların ve gündelik hayatın etrafında şekillenen bu kültür, Erenköy'deki Mehmet Ali Paşa Köşkü'nde bulunan Ethem Efendi Kahvaltı'yla geçmişi ve bugünü aynı sofrada buluşturuyor.
11 Tem 2026

Londra’da Türk mutfağı artık yalnızca kebapçılar ve mahalle restoranlarından ibaret değil. Şehrin merkezinde açılan yeni nesil restoranlar, sokak lezzetlerini yeniden yorumlayan girişimler ve farklı kitlelerle kurulan yeni ilişkiler, mutfağın görünürlüğünü ve algısını değiştiriyor. Soho’dan Dalston’a uzanan bu rota, Türk mutfağının Londra gastronomi sahnesindeki yerini takip ediyor.
04 Tem 2026

Beyoğlu’nun, ahşap dokulu ve minimalist atmosferiyle öne çıkan Uzak Doğu etkili restoranı Hona'dayız. Hona, şef Ansar Kemaloğlu’nun ailesinin sürgün edildiği köyün adı. Özbekistan’da geçen çocukluk yılları, Uzak Doğu mutfaklarıyla kurulan erken temas, Türk mutfağına yöneliş ve Uygur mutfağında başlayan profesyonel deneyim, bugün Hona’yı şekillendiren fikrin temelini oluşturuyor.





