Diyarbakır'dan Balıkesir'e sofranın sesi: Ne yiyoruz, neyi savunuyoruz?

Tüketimden dayanışmaya, gıda tercihlerinin etkilerini Balıkesir’den Nihal Güven Altınkurt (Desne Organik Arı Ürünleri Çiftliği) ve Diyarbakır’dan Şehadet Çitil (Hevsel Bahçesi) ile konuştuk.
Diyarbakır'dan Balıkesir'e sofranın sesi: Ne yiyoruz, neyi savunuyoruz?

apéro

apéro

İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.

Gıda ve politikayı genellikle birarada düşünmeyiz. İster ağız sulandıran bir dana kaburga, ister bir fincan kahve veya vegan bir falafel tabağı tercih edelim; gerçek şu ki politika ve toplumsal hareketler yemek tercihlerimizi doğrudan etkiler.

Hayati unsurlar olan gıda; çevre, insanlar, tarih, toplum ve kültürle o kadar iç içe geçmiştir ki, bugün yiyip içtiğimiz hiçbir şey inançlarımızdan, değerlerimizden ve sosyal bağlamdan bağımsız düşünülemez. Peki gıda tercihlerimiz yaşamdaki tercihlerimizi ne kadar yansıtır? Yerel, organik ürünleri tercih etmek ya da endüstriyel tarım ürünlerini satın almak gibi seçimlerimiz bir politik duruşu ifade eder mi?

Yemekle politika arasındaki bu ilişki, özellikle son günlerde daha belirgin hâle geldi. Hem küresel hem de yerel politik ve toplumsal hareketler yeme-içme alışkanlıklarımızı şekillendiriyor. Yemek yoluyla toplumsal değişimin tetiklenmesi gerekliliğine vurgu yapılıyor. 

Bu etkileşimin tarihsel bir temeli de var: Avcı-toplayıcı toplumdan tarıma geçişle gıda üretimi ve tüketimi sosyal yapıları ve politik güç dengelerini etkileyen önemli bir faktör hâline geldi. Zaman içinde tükettiklerimiz dünyayı nasıl görmek istediğimize dair bir mesaja evrildi; daha adil ve çevre dostu bir geleceği savunmak ya da sosyal ve çevresel adaletsizliklere göz yummak gibi. 

Bir de konunun gıda tüketimi ve dayanışma ilişkisi boyutu var. Gıda toplumları birarada tutan güçlü bir bağ misyonu taşıyor. Gıda yardım ağları ya da gıda dayanışma toplulukları açlıkla mücadelenin bir adım ötesinde, toplumsal eşitsizliklere karşı verilen bir savaş olarak da okunabilir. Bu dayanışma vesilesiyle sistemin kendisini sorgulamak, eşitsizlikleri yapısal olarak ele almak mümkün oluyor.

İklim değişikliği, yoksulluk, açlık, artan eşitsizlikler… Hepsi birbiriyle bağlantılı bir mücadelenin parçaları. Dünyanın dört bir yanındaki iş dünyası ve hükümet liderleri, açlıkla mücadele konusundaki politik taahhütlerini yeniden teyit ederken kaçırdıkları bir husus var: Tüketici de bu zincirin bir halkası. Belki de hepsinden daha etkili çünkü alışverişe her gittiğinde bu sözü yeniden teyit etme hakkı var.

Bu yüzden bir dahaki sefere eliniz raftaki bir ürüne gittiğinde şunu anımsamakta yarar var: Ne yersen onu savunursun. Neticede gıda tercihleri duruş, protesto ve dayanışma gibi anlamlara sahip. Bazen ise direniş. 

Bugün Türkiye’nin iki uç kırsalında gıda üzerinden şekillenen iki direniş hikayesini dinliyoruz: Balıkesir’den Nihal Güven Altınkurt (Desne Organik Arı Ürünleri Çiftliği) ve Diyarbakır’dan Şehadet Çitil (Hevsel Bahçesi). İki hikaye de kendi coğrafyalarının ve zamanlarının koşullarıyla mücadele ediyor. Biri doğayı koruyarak üretmeye, diğeri toplumu dönüştürerek güçlenmeye çalışıyor. Her ikisi de nadide bir "alanda var olma çabası" veriyor ve bu çaba sadece kendi yaşamlarını değil, etraflarındaki yaşamları da dönüştürme potansiyeli taşıyor.

Nadide bir alanda var olma çabası

Desne Organik Arı Ürünleri Çiftliği, Balıkesir

İstanbul’da doğup büyüyen Desne Organik Arı Ürünleri Çiftliği’nin kurucularından Nihal Güven Altınkurt, üniversite eğitimini ziraat fakültesinde tamamlıyor. Nihal Hanım’ın ailesi 90’lı yıllarda İstanbul’dan Balıkesir’e göç ederek çiftçiliğe başlıyor. İlk olarak tavukçulukla işe koyuluyorlar, ardından büyükbaş hayvancılıkla devam ediyorlar. Ancak önce tavuk gribi nedeniyle hayvanlar telef oluyor, sonrasında da süt krizinden kaynaklanan kâr kaybı nedeniyle hayvancılığı da bırakmak zorunda kalıyorlar.

"Kapıdağ Yarımadası'nda geniş meralar olmadığı için hayvanlar ancak taşımayla götürülebiliyor ve üretilen süt o gün mutlaka satılmak zorunda kalıyor. Saklama imkanı olmadığından ürün değerinin çok altında, alıcının belirlediği fiyata veriliyor. Tavukçuluk ise bugünkü broiler sistemiyle, hem hayvanlar hem insanlar açısından oldukça sağlıksız koşullarda yapılıyor."

O yıllarda Nihal Hanım, tarımsal üretim odaklı bir televizyon programında çalışıyor. Program kapsamında Türkiye’nin birçok köyü ziyaret ediliyor. Bir gün bir arıcının kapısını çalınıyor. O ziyaretle Nihal Hanım’ın kafasında bir ışık yanıyor. Bu fikri babasıyla paylaştığında ilk tepkisi "İnekçiyi sinekçi mi yapacaksın?" oluyor. Ama ikna süreci çok uzun sürmeden 2015 yılında Balıkesir’de 10 kovanla arıcılığa başlanıyor:

"Yıllar yılı hayvancılık ve toprakla haşır neşir olmama rağmen aradan geçen zamanda fark ettim ki arıcılıktan önce ne tabiatı tanıyormuşum ne doğadaki polinatörlerin değerini biliyormuşum. Hep mesleki gözle bakmışım. Ama arıcılıkla birlikte doğayı gerçekten okumaya başladım."

İklim krizi ve düşen verim

İşe başladıkları ilk hafta ailece dağda bir arıcının yanında kalarak temel bilgileri öğrenmişler: Larva transferi, bal ve polen nedir, arı kovana nasıl gelir, nasıl depolar... Adım adım ilerlerken başlangıçtaki 10 kovan, kısa sürede 14’e çıkmış. 

İşler büyüyor gibi görünse de Nihal Hanım, Türkiye’de üreticinin ürününü doğrudan pazara sunmasının önündeki Hal Yasası gibi çeşitli engellerden bahsediyor. "Bizim avantajımız, organik sertifikalı üretim yapmamız" dese de bunu da pek kolay olmadığını belirtiyor:

"Tarım zehirleri (pestisitler) Türkiye’de maalesef çok yaygın ve bilinçsizce kullanılıyor. 1950’lerden sonra sistematik olarak yerleştirilen bir anlayışla pek çok üretici ‘Bu ilaçları kullanmazsam ürün alamam’ düşüncesine şartlanmış durumda. Biz organik sertifikamızı sadece ürün satabilmek için değil, tüketiciye güven vermek için aldık. Amacımız tüketene şifa verecek bir ürün üretmek ve onu ederinde satmak. Zaten ormanda üretim yapıyoruz, o ortamda kimyasal tarım ilaçları kullanılamaz."

Arıcılığın doğal üretim alanı üreticiye bir özgürlük tanısa da son 2-3 yıldır artan iklim krizinin etkileri bu alanda da görülüyor. Methederek bahsettiği bahar ballarını son iki yılda çok az alabildiklerini söyleyen Nihal Hanım, aynı balı geçen yıl hiç alamadıklarını belirtiyor. Soğuk havalar çiçek açsa da arının dışarı çıkmasına izin vermiyor. Bu da üretim sürecini geciktiriyor ve arı ancak kestane balı dönemine yetişebiliyor.

"Polen ve propolis üretimimiz de düştü. Propolisi genelde kovanın üst kısmından, yani ‘arının eczanesinden’ alıyoruz. Normalde yılda iki kere tuzak değiştirirdim, bu yıl bir kez zor aldık. Üretim hacmi ciddi şekilde azaldı."

Sürdürülebilirlik için üçlü sorumluluk

Arıcılığın sürdürülebilirliği için üretici, tüketici ve kamunun hangi adımları atması gerektiğini konuşmaya başlıyoruz.

"Kamu tarafının öncelikle tarım zehirleri konusunda ciddi bir denetim mekanizması oluşturması gerekiyor. Kimyasal gübreler çok kolay kullanılıyor, alternatif yöntemler ise neredeyse unutturulmuş durumda. Hayvancılığı meralardan ahırlara kapattılar. Hayvanlar doğal yeşil ot yerine suni yemlerle beslendi. Bu da hem hayvanın ömrünü kısalttı hem etin ve sütün değerini düşürdü.

Pazarda bir röportajda teyzeye tezgahtaki meyveleri gösterip ‘Zararlı olmasın?’ diye sorunca ‘Devletim zararlı olsa sattırmaz’ yanıtını veriyor. Oysa devletin burada üreticinin gözünün yaşına bakmadan ciddi denetim yapması gerekiyor."

Peki bu durum arıcılığı nasıl etkiliyor? Eğer bir yerde mera hayvancılığı yapılıyorsa, o meralar korunuyor. Meralar arılar için de nektar ve polen kaynağı demek. Desne Organik Arı Ürünleri Çiftliği’nde orman ağaçlarıyla çalışılıyor, dolayısıyla mera hayvancılığı onlar için oldukça önemli. Ancak Nihal Hanım, büyükşehir yasalarıyla bu meraların imara açılıp yok olduğundan dem vuruyor:

"Tarım zehirlerinin sonu yok. Başta bir dozla başlıyor, sonra ürün bağışıklık kazandıkça üç-dört doza çıkıyor. Oysa doğada zaten bir denge var: Yaprak bitini uğur böceği yer, onu eşek arısı, onu kurbağa, sonra kirpi… Siz bu döngüyü bozmazsanız zaten her şey yolunda gider.

Bizim için asıl önemli olan üretim alanımızın ve doğanın korunması. Pazara ulaşımın kolaylaştırılması da bir diğer ihtiyaç. Bal, polen, propolis gibi ürünleri ağırlıklı olarak orta sınıfa ve üstüne satabiliyoruz. Ancak fiyatlar arttıkça bu grupların bile erişimi zorlaşıyor. Bu da üretimi sürdürülebilir kılmak açısından bizi zorluyor. Çünkü bu çiftlik bir şekilde dönmek zorunda. Kamu bize kovan başına küçük destekler veriyor ama bu yeterli değil."

Bir bilene danışalım diyor ve Nihal Hanım’a iyi balın tanımını soruyoruz: 

"Gerçek bal kristalize olur. Kristalleşme, balın doğal olduğunun göstergesi. Şeker karışımı olup olmadığı analizle net olarak anlaşılsa da çiçek balının kristalize olmaması ya fazla ısıtıldığının ya da glikoz şurubuyla üretildiğinin ibaresi. Bu kural salgı balları olan meşe, kestane, çam gibi ballar için geçerli değil."

Kalkınma, kimlik ve toprak

Hevsel Bahçesi, Diyarbakır

Hevsel Bahçesi’nin kurucusu Şehadet Çitil, eski bir gazeteci. Gazeteciliğin gitgide zorlaştığı günlerde, Diyarbakır Sur’daki yeni yapılanma süreciyle ailesinin yanına dönme kararı alıyor. Şehadet Hanım, bu dönüşü çok planlı bir şekilde yapmıyor. Başlangıçta temiz tarım ve atalık tohum kullanarak bölge ürünlerini ekip satmayı planlıyor. 

Bir gün Diyarbakır halkının alışveriş için tercih ettiği bir ana caddede yürürken fark ediyor ki salça, baharatlar ve kuruluklar burada üretilmiyor, bunların çoğu fabrikalardan geliyor. Oysa Diyarbakır verimli toprakları, genç nüfusu ve iklimi ile tarım için çok müsait bir bölge. Ama maalesef üretim burada yapılmıyor, bu topraklara ait ürünler başka yerlerden geliyor. 

Şehadet Hanım ve yakınları, böylece ekip-biçme fikrinden öteye geçiyor ve köy köy dolaşmaya başlıyorlar. Temiz üretim yapan ve atalık tohumla üretim yapan insanları bulmak için Diyarbakır, Batman, Bitlis, Van, Hakkari, Şırnak, Mardin gibi bölgelerde oldukça uzun bir yolculuğa çıkıyorlar. Van Gölü’nü merkeze alarak çevresindeki tüm köyleri geziyorlar.

"Başlangıçta konvansiyonel tarımla üretim yapanlarla işbirliği yapmama kararı aldık. Çünkü esas niyetimiz toplumun en arka sıralarında yer alan, özellikle lojistik ve ulaşım konusunda zorluk yaşayan aileleri, özellikle kadınları desteklemek ve onların üretimlerini satabilmelerini sağlamak. Köy köy dolaşarak bu üreticileri bulduk. Bugün ortalama 200 üreticiden bahsedebiliriz. Bakıldığında topladığımız ürün hacmi, satış potansiyeli ile örtüşmüyor çünkü bir üreticiden 20 kilo ürün alırken diğerinden 50, bir başkasından 5 kilo ürün gelebiliyor. Önemli olan bu küçük üreticilerin sisteme dahil olması."

Kooperatiften öte bir model

Hevsel Bahçesi için bir yerel kalkınma projesi diyebiliriz ancak Şehadet Hanım yaptıkları işe bir kooperatif olarak yaklaşmadıklarının altını çiziyor. Şehadet Hanım’ın aktardıklarına göre kooperatifler, genellikle üretim kısmına odaklanıyor; satış kısmında ise eksiklikler yaşanıyor. Bu da devamlılığı zorlaştırıyor. 

Hevsel Bahçesi, üretim kısmında kooperatif modeliyle, satış kısmında ise tamamen özel sektör mantığıyla çalışıyor; kısa vadeli başarılardan ziyade sürdürülebilir bir iş modeli oluşturmayı hedefliyor.

"Kooperatifler imece usulüyle üretim yapar, ardından üretim yapılan ürünler toplanır ve dağıtılır. Ancak bizim yaklaşımımızda satış stratejileri daha çok piyasa koşullarına göre şekilleniyor. Kooperatiflerin bu satış kısmında eksiklikleri olduğunu düşünüyoruz çünkü birçok kooperatif, piyasa koşullarını ve rakiplerini göz önünde bulundurmuyor."

Hevsel Bahçesi sadece bir tarım projesi değil, kadınların sosyal ve ekonomik güçlenmesi için de önemli bir alan sunuyor. Kendi köylerinde geçimlerini sağlamak için mücadele eden bu kadınların çoğu, Hevsel Bahçesi’yle çalıştıktan sonra ekonomik olarak güçlenirken hayatlarını dönüştürme fırsatı da buluyorlar. Hevsel Bahçesi'nin kadınları güçlendirme çabası bölge genelindeki sosyal ve ekonomik durumu da etkiliyor. 

"Bir köyde reyhan eken bir teyze, önce kendi tarlasını işleyip ürünlerini satmaya başladı; sonra diğer kadınları da bu işe dahil etti. Ardından bu kadınlar, damla sulama yöntemi gibi modern tarım tekniklerini uygulayarak üretimlerini daha verimli hâle getirdiler.

Bir başka örnek ise Çukurca'da bizle çalışan bir kadının boşanma süreciyle ilgili. Bu kadın bizimle çalıştıktan sonra kazandığı parayla avukat tutarak, çocuğunun velayetini almayı başardı. Üretici kadınlar kazandıkları gelirle evlerini yenilediler, çocuklarının eğitimini üstlendiler ve hayatlarını dönüştürdüler. Bu tür küçük ama etkili değişimlerin, büyük bir yerel kalkınma modeline dönüşebileceğini görüyoruz. Örnekler çoğalıyor, kadınlar daha fazla özgürleşiyor ve ekonomik anlamda güçleniyorlar."

Ekonomik ve sosyal güçlenme

Hevsel Bahçesi’nin ilk adımlarında köylülerle çalışırken lojistik ve satış konusunda büyük zorluklarla karşılaşılıyor. Özellikle 3.000 rakıma kadar üretim yapan köylüler, ürünlerini şehir merkezine taşıyamıyorlar. Van’daki Nordus koyun kavurması ya da Bitlis’teki kuru domates gibi ürünler İstanbul’a asla ulaşamıyor. 

Hevsel Bahçesi’nin sistemi bu köylere gidip alım garantisi vererek üreticilerin ürünlerinin toplanması ve akabinde de İstanbul’a, İzmir’e hatta çevrimiçi platformlara kadar ulaşmasını sağlamak üzerine kurulu. Peki bu süreçte ne tür zorluklar yaşıyorlar?

"Tarım zaten kendi başına çok zor. Hem maliyetler yüksek hem genç nüfus yok; çiftçiler yaşlanıyorlar. Biz beş sene önceki üreticilerimizi artık bulamıyoruz çünkü çocukları çalışmak istemiyor. Bunlar genel sorunlar. Bir de bizim özel olarak yaşadığımız sorunlar var. Hevsel Bahçesi’ne başladığımızda bölge hâlâ siyaseten karışıktı. İnsanların bize ilk sorduğu 'Ürünlerinizi hangi köyden alıyorsunuz?' oluyordu. O köy, olaylara karışmış mı, karışmamış mı öğrenmek istiyorlardı. Diğer üretici örgütleri salçasının, kekiğinin ne kadar iyi olduğunu anlatmaya çalışırken bizim başka bir şey anlatmamız gerekiyordu.

Halbuki Gabar'ın eteklerinde 1.400 yıllık zeytin ağaçları var. Ama Gabar denince akıllara gelen senaryo bambaşka. Romantik bir algı değişiminden söz etmiyorum fakat buraya dair değiştirilmesi gereken düşünceleri biz tarımla ve sofrayla mümkün kılmak istiyoruz. Buraya dair değerleri konuşmadığımız sürece gündem hep başka meselelerle doluyor. Biz bunları konuşmak istedik. Böyle bir yol tercih ettik. Yani bir Şırnaklı ile üretim yapmanın eforu mu yoksa başka bir ‘mahallede’ Şırnak’tan gelen ürünü anlatırkenki efor mu diye sorarsanız kesinlikle ikincisi beni daha çok zorladı."

Tarımda genç işgücüne ulaşmanın zorluğundan bahseden Şehadet Hanım’a ideal bir yerel kalkınma planı nasıl olmalı sorusunu yönelttiğimizde ise aldığımız yanıt çok net: Gençlerin tarımda yer alacağı şekilde yeniden yapılandırılmalı.

"Yerel kalkınma modelleri, gençleri tarıma dahil etmeli ve asgari yaşam koşullarını sağlayarak yerel halkın üretime katılımını artırmalı. Aynı zamanda yerel kalkınma projelerinin yerel kooperatiflere de destek vermesi gerekiyor. Hakkari ve Çukurca gibi yerlerde çok başarılı kooperatifler var fakat çoğu zaman bu kooperatifler yerel kalkınma projelerinin dışında kalıyor ve potansiyellerini tam anlamıyla kullanamıyorlar. Desteklerin doğru şekilde sunulması da mühim."

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

apéro

apéro

İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.

İLGİLİ BAŞLIKLAR

NEREDE YAYIMLANDI?

apéroapéro

BÜLTEN SAYISI

🌱 Ne yiyoruz, neyi savunuyoruz?

Diyarbakır’dan Balıkesir’e uzanan sofralarda tüketimden dayanışmaya gıda tercihlerinin yarattığı etkilerin izini sürüyoruz. Hangi üreticiden ne almalı rehberi de bültende.

12 Nis 2025

Pieter Aertsen'dan Market Place, 1569, The Hallwyl Museum Stockholm.

YAZARLAR

Reyhan Ülker

İstanbul Bilgi Üniversitesi Gastronomi ve Mutfak Sanatları bölümü mezunu Reyhan, üniversite hayatı boyunca Mikla ve Ruhun Doysun başta olmak üzere şef Mehmet Gürs’ün çeşitli projelerinde yer aldı. Kopenhag'ta bulunan Noma’da tamamladığı staj programının ardından odağını "yemek hikayeleri"ne çevirmeye karar verdi. 2022 yılı Kasım ayından beri Aposto’da yemek editörlüğü yapıyor.

apéro

İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.

İLGİLİ OKUMALAR

apéroapéro

HİKAYE

Ethem Efendi Kahvaltı'da: Bir öğünden fazlası

Türkiye'de kahvaltı hiçbir zaman yalnızca günün ilk öğünü olmadı. Ailelerin, dostlukların ve gündelik hayatın etrafında şekillenen bu kültür, Erenköy'deki Mehmet Ali Paşa Köşkü'nde bulunan Ethem Efendi Kahvaltı'yla geçmişi ve bugünü aynı sofrada buluşturuyor.

11 Tem 2026

Ethem Efendi Kahvaltı'da: Bir öğünden fazlası
apéroapéro

HİKAYE

Londra'da Türk mutfağının yeni dönemi

Londra’da Türk mutfağı artık yalnızca kebapçılar ve mahalle restoranlarından ibaret değil. Şehrin merkezinde açılan yeni nesil restoranlar, sokak lezzetlerini yeniden yorumlayan girişimler ve farklı kitlelerle kurulan yeni ilişkiler, mutfağın görünürlüğünü ve algısını değiştiriyor. Soho’dan Dalston’a uzanan bu rota, Türk mutfağının Londra gastronomi sahnesindeki yerini takip ediyor.

04 Tem 2026

Londra'da Türk mutfağının yeni dönemi
apéroapéro

HİKAYE

Hona: Ahıska'dan kalanlar

Beyoğlu’nun, ahşap dokulu ve minimalist atmosferiyle öne çıkan Uzak Doğu etkili restoranı Hona'dayız. Hona, şef Ansar Kemaloğlu’nun ailesinin sürgün edildiği köyün adı. Özbekistan’da geçen çocukluk yılları, Uzak Doğu mutfaklarıyla kurulan erken temas, Türk mutfağına yöneliş ve Uygur mutfağında başlayan profesyonel deneyim, bugün Hona’yı şekillendiren fikrin temelini oluşturuyor.

Reyhan Ülker

·

27 Haz 2026

Hona: Ahıska'dan kalanlar
apéroapéro

HİKAYE

Ege’den Boğaz’a, Bodrum’dan Çeşme’ye: Denizin kıyısında beş sofra

Ege kıyıları ve İstanbul Boğazı boyunca uzanan beş restorana konuk olduk. Her biri denizle kurulan ilişkiyi farklı yorumlarla ele alıyor. Kimi mevsime teslim olup günlük avın peşinden gidiyor, kimi ocakbaşını esintili bir Bodrum akşamına taşıyor, kimi ise köklü aile hikayelerini aynı bahçede yaşatıyor. Ortak noktaları ise ürünün kendisine duyulan güven ve ortak kurulan sofralar.

20 Haz 2026

Ege’den Boğaz’a, Bodrum’dan Çeşme’ye: Denizin kıyısında beş sofra
apéroapéro

HİKAYE

Narenciye punch: Alkolsüz ve isli

Punch denince akla genellikle alkollü içecekler gelse de bu tarif, narenciye, çay ve baharat notalarının öne çıktığı alkolsüz bir yorum sunuyor. İsli karakteriyle öne çıkan Lapsang Souchong çayı, limon ve portakal kabuklarından hazırlanan oleo-saccharum ile birleşirken; tonik ve soda suyu karışıma ferahlatıcı bir canlılık kazandırıyor. Önceden hazırlanan soğuk demleme çay sayesinde derin aromalara sahip bu punch, kalabalık davetler için ideal.

20 Haz 2026

Narenciye punch: Alkolsüz ve isli