Pera’nın şövalyesi: Aheste


Şehre mahkum kalma: RentiCar
RentiCar'la hayatın tadı yolda çıkar RentiCar ’la seyahat alışkanlıklarınızı değiştirerek hayatın tadını yolda çıkarabilirsiniz. Nedir? Temelde araç kiralama platformu olarak hizmet veren RentiCar , yalnızca kullanıcı ve araç kiralama…
Daha fazlasını öğren →
İstanbul’da pek çok restoran başka restoranları anımsatır. Ne kastettiğimi tahmin etmek zor değil. İçine girince “Aa burası falanca restorana benzemiş”, “Beyaz tezgâhlar filanca bardan esinlenmiş” veyahut “Tam New York kafeleri gibi”, “İtalyan trattoria'larına benzemiyor mu?” gibi cümleler duymaya da etmeye de herkes aşina. Fakat nadiren restoranlar başka restoranları değil daha kıyıda köşede kalmış anıları, insanın ruhunda izler bırakmış kimi mazi öğelerini ortaya çıkarıyor.
Bodrum’da bir ev yemekçisinde insan anneannesinin halısında oturup yemek yerken çizgi film izleyişini hatırlayabiliyor. Derme çatma bir tavernada babasının zorla yedirdiği ilk deniz ürünününden aldığı zevki anımsayabiliyor. Son zamanlarda bana bu his celbini veren yegâne İstanbul restoranı Aheste oldu.

Yüksek tavanlar ve misafirlerini bekleyen masalar
Aheste, Asmalımescit’in aşağısında Meşrutiyet Caddesi üzerinde önünden kazara geçmesi kolay bir mekân. İçeri bir iki basamak aşağı inerek giriliyor. Kalın perdelerin arkasında sanki loş ışıkta doğmuş, loş ışıkta şekillenmiş tuğla taşlarla bezeli uzun ve dar bir alan var. İnsan “bu kadar yere ne güzel bir şey yapmışlar” diyor. Halbuki salonun sonunda öbür alana geçince tuğla kemerlerle taşınan tavan insanın başını sırtına değdirecek kadar yüksekte. Sanki bir piramitte giriş koridorunda emekledikten sonra kral salonuna girmek gibi bir his. Mimar Sinan Mihrimah Sultan’a abideler dikeceğine işletmeciliğe merak sarsa restoranın içini böyle yapardı herhâlde.
İşte Aheste’nin bu ambiyansı bende bir his uyandırdı. Zihnimin mağaralarında kaldığını bilmediğim bir kitapla beraber geldi: Cankurtaran Şövalyeleri İstanbul Dehlizlerinde. Aklımın Safter Korkmaz’ın keyifli gençlik romanına kayışını ilk başta kapağındaki tuğla döşeme duvar ve kemere yordum. Fakat basit ve İstanbul’da denk gelmesi kolay bu estetik benzerliğin ta şu anki hâlime “ağabey” diyecek, hayatımda en büyük istikrarın tatil olduğu dönemlerinden bir defaya mahsus okuduğum bir kitabı anımsatması da akıl kârı değil.
Sonradan fark ettim ki Aheste’nin bana hatırlattığı sadece ambiyansından kaynaklı değil. Mutfağıyla da Aheste bana Cankurtaran Şövalyeleri İstanbul Dehlizlerinde’nin tanıttığı hislerin aynılarını sundu: maceraperestlik ve keşif.

Aheste'de, tanıdık dehlizlerde yeni keşifler
Aheste’nin mutfağını tanımlamak pek güç değil. Modern Türk mutfağı denince akla gelebilecek bir menüye sahipler. Fakat başka modern Türk mutfağı olarak kendini tanıtan mutfaklara göre çok daha fazla özgün ve şefin şahsiyetini yansıtan tabağa sahip. En etkileyici oldukları nokta bu şahsiyeti menüdeki dengeyi kaybetmeden misafirlerine sunabilmeleri.
Restoranların sıkça düştüğü bir tuzak tekil tabaklardaki özeni ve konseptlerini yansıtmayı ancak menüsünde dengeden ödün vererek sağlayabilmesi. Aheste bu konuda gördüğüm en başarılı modern restoranlardan. Bir yanda klasik mi klasik bir uykuluklu takoz kokoreç var ki İstanbul’un “meşhur” geçinenlerine taş çatlatır. Bir yanda mantar tabağı gibi özgün, başlı başına duran tabakları var. Bilindik tariflerin iyi taraflarını ustaca yansıttıkları gibi özgün tabakları veya klasiklerin teknik ve eklemelerle yeniden işlenmiş hâllerini lezzetli şekilde ortaya koyuyorlar.
Bu yüzden Aheste tanıdık dehlizlerde yeni keşifler yaşattırıyor. Ambiyansıyla da menüsüyle de insanı aşina olduğu, eskiye dair, kimliği coğrafyasında kalmış bir yerde hissettiriyor fakat çaktırmadan kendi şahsiyetini aktarıyor, bilinmedik bir maceranın içine sokuyor. Cankurtaran Şövalyeleri gibi içinde kaybolması ve keşfetmesi her daim zevkli bir yer, özellikle de İstanbul tutkunları için.
Pera’nın incilerinden Aheste için rezervasyon önerilir, hafta sonu akşamları için şart. İç salonda yer için ısrar ediniz. Tadım menüsü mevcut, şarap menüsü zengin, kokteylleri güzel. Yabancılar için hem “fine” mutfak deneyimi olarak ideal hem de İngilizce anlatımları kuvvetli.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
NEREDE YAYIMLANDI?
Haftanın menüsünün menşei belli: Pera. Tanıdık dehlizlerde yeni keşifler için Pera'nın şövalyesi Aheste'de başlıyor akşam. Oradan mahallenin yenisi Bordel'e. Bir bratwurst'ını alırız.
24 Ağu 2022

YAZARLAR

Berkok Yüksel
A former child writing about food and London for Aposto.

apéro
İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.
İLGİLİ OKUMALAR
Bir zamanlar İstanbul’un takvimi deniz üzerinden tutulurdu. Palamutun, lüferin ve uskumrunun gelişi mutfakta neyin pişeceği kadar, kayıkların ne zaman suya ineceğini, balıkçı tezgahlarının görünümünü ve şehrin gündelik akışını da belirliyordu. Bazı şeyler hiç değişmiyor. Ekim geldiğinde İstanbul’da gözler hâlâ yeniden denize çevriliyor.

Londra’yı gastronomi üzerinden tanımak için her zaman şehrin en yeni restoranlarının peşine düşmek gerekmiyor. Bazen birkaç sokaklık bir rota, şehrin yemek kültürünün nasıl değiştiğini görmek için yeterli. Borough Market’tan Bermondsey Street’e kadarki bu bölge de bunun iyi örneklerinden biri. Emre Onar, sevdiği duraklar ve kendi deneyimleri üzerinden bu kısa mesafeyi adım adım anlatıyor; kahveyle başlayan rotayı pazar tezgahlarından restoranlara, oradan da Bermondsey Street’in sakinliğine taşıyor.

Urla’da sofraya giden yol, toprağın ve mevsimin sunduklarıyla başlıyor. WMF işbirliğiyle, Şef Dilek Yetkiner eşliğinde lavantalardan Ege otlarına uzanan bir hasadın ardından mutfağa geçtik. Doğada başlayan akşamı, uzun bir yaz akşamına yakışan sofrada, Bi’ Masa Akademi’de pişirdiklerimizle tamamladık.
05 Eki 2026

İki Michelin yıldızlı Villa Aida’nın kurucu şefi Kanji Kobayashi, Vakko L’Atelier’in “Guest Chef Dinner” serisi için İstanbul'daydı. Şef Kobayashi, sohbetimizde İstanbul’da karşılaştığı malzemeleri kendi mutfak diliyle yeniden düşünürken şehrin yemek kültüründe kendisine tanıdık gelen ve ayrışan noktaları anlattı.

Göçle taşınan, mahallelerde köklenen ve uzun süre “etnik” kategorisinde tutulan mutfaklar bugün fine dining’in parçası oluyor. Peki bir mutfak ne zaman prestij kazanıyor? Onu “yüksek gastronomi”ye taşıyan değer ölçütlerini kim belirliyor? Sosyoloji profesörü Zafer Yenal ve yemek editörü Reyhan Ülker, bu dönüşümün arkasındaki toplumsal ve gastronomik hiyerarşilere bakıyor.





