Türkiye’nin COP31 ev sahipliği iklim mücadelesi için ne anlama geliyor?

AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
Türkiye, Brezilya'nın Belém kentinde Avustralya ile karşı karşıya geldiği uzun ve tartışmalı bir adaylık sürecinin ardından Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 31. Taraflar Konferansı'nın (COP31) ev sahipliğini yapmak üzere seçildi.
Ancak bu, daha önce görülmemiş bir formül üzerinde iki taraf arasında bir uzlaşmaya varılmasıyla mümkün oldu. Buna göre Türkiye, ev sahipliğini ve COP başkanlığını üstlenecek ancak COP’ların en önemli kısmı olan müzakerelere Avustralya liderlik edecek. Bu formülün ayrıntılarını yazının ikinci bölümüne bırakıp önce bu ev sahipliğinin Türkiye için ne anlama geldiğini anlatmaya çalışayım.
Türkiye için dönüm noktası
9-20 Kasım 2026 tarihlerinde düzenlenecek COP31 için Antalya'nın seçilmesi hem Türkiye’nin iklim politikaları hem de uluslararası iklim müzakerelerinde Türkiye'nin konumu bakımından bir dönüm noktası sayılabilir.
Türkiye onlarca yıldır, politika belirlemedeki yavaşlığı, muhafazakarlığı ve başlıca müzakere bloklarının hiçbirisine dahil olmaması nedeniyle uluslararası iklim siyasetinde benzersiz, hatta bazılarına göre aykırı bir pozisyonda duruyordu. Ancak bu tutum, kendisinin de dahil olduğu "Batı Avrupa ve Diğerleri" (WEOG) grubunun düzenleyeceği COP26 için Ankara'nın adaylığını açıklamasından sonra değişmeye başlamıştı. Her ne kadar Türkiye 2021'de Birleşik Krallık lehine geri adım atsa da bu dönem, attığı iki önemli adımla aynı zamana denk geldi: Paris Anlaşması'nın onaylanması ve 2053’te net sıfır hedefinin açıklanması.
- O zamandan beri Türkiye, iklimle ilgili faaliyetlerini hızlandırdı; yeni strateji ve eylem planları hazırladı; İklim Kanunu’nu çıkardı; ikinci Ulusal Katkı Beyanı'nı yayımladı ve Emisyon Ticaret Sistemi hazırlıklarını tamamladı.
COP31'e ev sahipliği yapmak ise küresel iklim gündemini yönlendirme sorumluluğunu omuzlarına yükleyerek Türkiye'nin rolünü yepyeni bir seviyeye taşıyacak. Bu da hem hükümetin hem de çeşitli zorluklarla karşı karşıya olmasına rağmen hâlâ gücünü koruyan sivil toplumun çok taraflı iklim rejimiyle temasını derinleştirmek adına benzersiz bir fırsat sunuyor.
Artısıyla eksisiyle Türkiye'nin pozisyonu
Türkiye, iklim müzakerelerinde etkisini artırabilecek birçok avantaja sahip. Tarihsel olarak COP’larda hiçbir zaman iklim için sesini en çok yükselten müzakere heyetlerinden biri olmadı, öncü bir rol üstlenmedi. Ancak arada bir “gelişmekte olan ülke” olduğu iddiasını vurgulayan çıkışlar dışında, genellikle süreci tıkayan bir rolü de olmadı.
Ayrıca Türkiye, ekonomik ve siyasi bakımdan da sıra dışı bir yerde duruyor: Ek I ülkeleri (BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne göre gelişmiş ülkeler) arasında, gelişme seyri bakımından gelişmekte olan ülkelere en yakın ülke Türkiye. AB üyeliğine aday, OECD ve NATO üzerinden Batı blokunun bir parçası ama coğrafi, tarihî ve kültürel olarak Batı ile Doğu arasında konumlanıyor; Ortadoğu ülkeleri ve İslam dünyasında hatırı sayılır bir ağırlığı var. Sömürge geçmişi veya G77 üyeliği olmasa da ne erken sanayileşmiş ne de zengin bir ülke olduğu için diğer gelişmekte olan ülkelerle ortak bir zemini paylaşıyor.
Bu jeopolitik çok yönlülük, Rusya'yla yakın ilişkileri, Ukrayna sorunundaki arabuluculuk rolü, Suriye'deki dinamikler yeniden şekillenirken bölgedeki pozisyonu ve Gazze için müzakere masasında olması gibi yakın dönemdeki diplomatik çabalarıyla birleştirildiğinde, Türkiye'nin gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında büyük kutuplaşmalara sahip olan iklim müzakerelerinde arabuluculuk rolünü üstlenme konusunda benzersiz bir kapasite ve deneyime sahip olduğu söylenebilir.
Öte yandan Türkiye’nin COP31'in ev sahibi olması bazı riskleri de beraberinde getiriyor. Türkiye'de hükümet, hiçbir zaman Trump döneminde iyice yükselen iklim inkarcılığına ya da engelleyici söylemlere sarılmadı. Yine de Suudi Arabistan ve Azerbaycan gibi büyük fosil yakıt üreticileriyle yakın siyasi ve ekonomik ilişkileri var. Türkiye, COP başkanlığında nihai karar yetkisini kullanırken bu ilişkiler mercek altına alınacaktır zira bunlar konferans sonuçlarının tarafsızlığını, azmini ve tutarlılığını etkileyebilir.
- Son yıllarda fosil yakıt şirketlerinin temsilcileri her COP’ta daha görünür hâle geldi. Türkiye’nin bu eğilimi tersine çevirmesini beklemek de gerçekçi değil ve bunun da süreç boyunca yakından izlenmesi önemli.
Ayrıca Türkiye’nin nükleer enerji hedefleri de sadece ülke içinde dikkatleri gerçek iklim çözümlerinden uzaklaştırmakla kalmıyor, aynı zamanda uluslararası arenada nükleer lobinin faaliyetlerini güçlendirme riskini artırıyor. Aynı derecede önemli bir konu da Türkiye’nin müzakereler için gereken kurumsal kapasitesini güçlendirme ihtiyacı içinde olması.
Sivil toplum nasıl bir rol üstlenebilir?
Burada sivil toplumun katılımı da belirleyici bir unsur olacak. Türkiye’deki iklim hareketi, köklü geçmişi ve uluslararası benzerlerinden aşağı kalmayan kapasitesiyle uzun süredir güçlü bir geleneğe sahip. Son yirmi yıldır, taban örgütlerinin ve teknik uzmanların oluşturduğu ağların desteğiyle kamusal söylemde etkili olmayı başardı.
Her ne kadar son yıllarda sivil alan daralmış, muhalif grupların ve toplumsal hareketlerin demokratik etkisi sınırlanmış olsa da Türkiye’de, Mısır’da ya da Azerbaycan’da görülen aşırı kısıtlamalar pek görülmeyecektir. Türkiye’de sivil toplum hem kendi içinde hem de uluslararası ortaklarıyla birlikte alan yaratma, değişen şartlara adapte olma ve alanına sahip çıkma konusunda ciddi bir yetkinliğe sahip. Bu nedenle, sınırlamalara rağmen hâlâ oldukça canlı, çeşitli ve dirençli bir aktivizm bekleyebiliriz.
- Bunun örneklerini daha önce de gördük. 2015’te Antalya’daki G20 zirvesi sırasında iklim aktivistleri Antalya ve İstanbul'da güçlü bir şekilde örgütlendi ve İstanbul'da iki gün süren, onlarca etkinlikte binin üzerinde katılımcıyı bir araya getiren bir İklim Forumu düzenledi.
Türkiye’deki aktivistler, Avrupa ve Dünya Sosyal Forumları’ndan gelen ciddi deneyimlere ve yıllar boyunca düzenledikleri eylemlerden ve kitle hareketlerinden gelen güçlü bir kurumsal birikime sahip. Bunda yerelde yürütülen kömür karşıtı mücadelelerin de özel bir önemi var. Gerze, Amasra, Eskişehir gibi şehirlerde planlanan birçok kömürlü termik santral, büyük ölçüde yerel halkın ve ekoloji hareketlerinin çabalarıyla durduruldu. Ormanların, zeytinliklerin ve köylerin yeni kömür sahaları açmak için yok edilmesine karşı yürütülen Akbelen eylemleri gibi protestolar, sık sık ülke gündemine oturdu.
Sözün özü, son yıllarda ülke demokrasisindeki gerilemeye rağmen COP31’in iklim hareketine yeniden ivme kazandırma ve ülke genelinde taban aktivizmini canlandırma potansiyeli hâlâ güçlü sayılabilir.
Türkiye'nin motivasyonları ve fırsatlar
Politika düzeyinde bakıldığında Türkiye’nin yeni açıkladığı Ulusal Katkı Beyanı hâlâ zayıf kalıyor. Her ne kadar olağan durum senaryosuna nispetle bir azaltım olarak sunulsa da hedef, 2021’e kıyasla emisyonların yüzde 22 artmasına izin veriyor. Yenilenebilir enerji hedefleri ise iddialı: 2035’e kadar her yıl 8-9 GW yeni rüzgar ve güneş kapasitesi planlanıyor. Ancak kömürden çıkış hedefinin olmayışı ve mutlak bir emisyon azaltımının belirlenmemiş olması ciddi soru işaretleri yaratıyor.
COP31’e ev sahipliği yapmak, Türkiye’nin daha güçlü taahhütlerde bulunması ve daha etkili politika araçlarını benimsemesi için önemli bir kaldıraç olabilir. İklim konusunda ilerici gündemlere sahip ülkelerden, küresel iklim hareketinden ve Türkiye’nin yüksek uzmanlığa sahip sivil toplum örgütlerinden gelecek baskı, hükümeti daha iddialı bir iklim politikası benimsemeye yöneltebilir.
Antalya’daki COP, daha önce benzeri görülmemiş şekilde dört yönlü bir zirve niteliği taşıyacak: bir Akdeniz COP’u, bir Ortadoğu COP’u, Pasifik boyutu olan bir COP ve gelişmiş ile gelişmekte olan ülkeler arasında bir köprü. Bu özgün konum doğru kullanılırsa son yıllarda küresel iklim müzakerelerine damga vuran durağanlığı kırmak açısından beklenmedik bir fırsat oluşabilir.
Ayrıca, Türkiye hükümetinin COP31’i iç kamuoyuna bir küresel liderlik başarısı olarak sunmak gibi güçlü bir siyasi motivasyonu var. Bu durum, zirvenin gidişatını dış dinamiklere ve uluslararası etkileşime özellikle açık hâle getiriyor. Uluslararası aktörler ve sivil toplum etkili bir koordinasyon sağlayabilirse hükümetin bu “zafer” arayışı beklenenden daha iddialı sonuçların ve somut taahhütlerin ortaya çıkmasına neden olabilir.
Avustralya’nın müzakere başkanlığı ne anlama geliyor?
Türkiye’nin ev sahipliğini yapacağı COP31, Avustralya ile yaptığı ve WEOG tarafından kabul edilen ortaklık anlaşması nedeniyle iklim müzakerelerinde yeni bir tarzın denenmesine sahne olacak.
Daha önce COP başkanıyla ev sahibinin farklı ülkeler olduğu durumlar olmuştu. En yakın tarihli olanlar, 2017’de Fiji’nin başkanlığında Bonn’da yapılan COP 23 ile 2019’da Şili’nin başkanlığında Madrid’de yapılan COP25 idi. Bu örneklerin nedeni Fiji’nin üstlendiği Asya Pasifik COP’unu toplayacak fiziksel imkanlarının olmaması ve Şili’de yapılması gereken Latin Amerika COP’unun Santiago’daki hükümet karşıtları nedeniyle Avrupa’ya alınmasıydı.
Ancak bu kez neden tamamen farklı. COP’lar tarihinde ilk kez iki aday ülke yenişemediği için bir COP’un bir ülkenin ev sahipliğinde bir tür ortak başkanlık formülüyle yapılmasına dair bir uzlaşmaya varılmış oldu: Türkiye ev sahibi ve COP başkanı olacak, ancak COP’un asıl kritik kısmı olan müzakereler Avustralya tarafından yürütülecek.
- Bu daha önce denenmiş bir formül olmadığı için herkes tarafından farklı yorumlanıyor. Benim yorumum iki ülkenin de istediğini aldığı. Türkiye ev sahipliğini ve politik liderliği üstlenirken, Avustralya müzakerelerden istediği sonucun çıkmasını sağlayacak yetkiye sahip olacak.
Bu anlamda Türkiye’nin başkanlığı alıştığımız tarzda teknik bir müzakereci rolüne sahip olmayacak. Her ne kadar anlaşmada müzakereler konusunda iki ülkenin birbirine danışacağı ve anlaşmazlık hâlinde karşılıklı olarak tatmin edici bir sonuca varana kadar konsültasyon yapacakları yazıyorsa da Türkiye teknik olarak yürütmediği müzakerelere çok önem verdiği birkaç nokta dışında fazla etki edemeyecektir.
- Bu da müzakereleri gündemin belirlenmesinden taslak metinlerin yazılmasına, bilateral görüşmelerden kolaylaştırıcıların seçilmesine ve en nihayet çıkacak sonuç metinlerine son hâlinin verilmesine kadar Avustralya’nın şekillendireceği anlamına geliyor.
Türkiye’nin müzakerelerdeki rolü daha çok istemediği kararların çıkmasını önlemeye çalışmakla sınırlı kalacak gibi görünüyor. Önem verdiği bazı kararların çıkmasını sağlamakta da rolü olabilir, ancak bu bile Avustralyalı müzakerecilerin ne kadar yetki paylaşmak istediğine bağlı olacaktır. Bu da Türkiye’nin müzakerelerdeki rolünün yönlendirici olmaktan çok savunmacı olacağına işaret ediyor.
Peki bu anlaşma neden Türkiye’nin de tam istediği şeydi?
Her şeyden önce Türkiye, COP’a ev sahipliği yapmayı dünyadaki jeopolitik rolünü artırmak ve bölgesel liderlik iddiasını bir yumuşak güç diplomatik gündemi sayesinde küresel liderliğe taşımak için istiyordu. Liderler zirvesini Türkiye’nin düzenleyecek ve yönetecek olması ona bu imkanı ve gücü verecek.
Ayrıca Türkiye, yakın zamana kadar düşük profilli bir rol üstlendiği iklim diplomasisinde daha fazla öne çıkmak istiyordu. Ev sahipliği ve başkanlık sayesinde bu imkana da sahip olacak. Üstelik teknik müzakere kapasitesini çok fazla artırması gerekmeden... COP’larda onlarca gündem maddesi oluyor, her biri ayrı bir uzmanlık gerektiriyor. Türkiye bugüne kadar müzakerelerde bu gündem maddelerinin hepsini izliyor ancak özellikle ilgilendiği maddeler dışında çok aktif bir rol almıyordu. Pek fazla eş kolaylaştırıcılık rolü de üstlenmedi.
Şimdi önümüzdeki bir yıl içinde Türkiye’nin müzakere kapasitesini yine artırması gerekiyor, çünkü tartışılan her gündemi ve karar önerisini kelimesi kelimesine ve eskisinden çok daha yakından takip etmek zorunda. Ama taslak metinlerin oluşturulmasında ve hem birebir hem de çok taraflı müzakerelerin yürütülmesinde asıl yetki Avustralya’da olduğu için normal bir COP başkanı ülke kadar yorulmayacak.
- Tabii bu durum davul Türkiye’nin boynunda tokmak Avustralya’nın elinde diye yorumlanabilir. Bence de bu anlaşmanın Türkiye açısından en dezavantajlı yanı bu. Üstelik davulun parasını da Türkiye veriyor. Ancak sesin davulun olduğu yerden çıktığını da unutmamak gerek. Üstelik Türkiye isterse tokmağı vurdurmama, hatta son anda Avustralya’nın elinden alma yetkisine de sahip.
Avustralya ise sanırım gerçek anlamda COP başkanı olamasa da "Müzakereleri ben yürüttüm, bu çıkan sonuç (iyi bir sonuç çıkarsa tabii) benim eserim" deme şansına sahip olacak; Pasifik ülkeleriyle birlikte gündemi şekillendirecek; COP31 müzakerelerini bir Pasifik ada devletleri destekli gelişmiş ülkeler COP’una çevirecek. Bu durumda hem 1,5 derece ve mitigasyonun hem de Kayıp ve Zarar ile adaptasyonun ön plana çıkmasını bekleyebiliriz.
Avustralya PreCOP’uPasifik ülkeleriyle birlikte düzenleyip bölgesel liderlik iddiasını artıran bir diplomatik şov yapma şansına da sahip olacak. Üstelik 100 bin kişilik devasa bir organizasyonu düzenlemenin mali ve lojistik yükü altına da girmeyecek.
- Tam bir kazan-kazan çözümü. Tabii Avustralya bu müzakere yürütücülüğünü neden kendisini ikinci plana iten bu anlaşmayı kabul edecek kadar istedi onu da tam olarak anlamak mümkün değil. Ancak politik (hatta belki biraz da kişisel politik) bir liderlik iddiasının payı olduğu kesin.
Türkiye hükümetinin başka kazançları da var. COP’un liderler zirvesinin yanı sıra Eylem Gündemi ve Üst Düzey Şampiyonluk gibi müzakerelere göre ikincil olsa da iletişim, görünürlük ve yumuşak güç diplomasisi açısından oldukça önemli kısımlarını düzenleyerek politik liderlikte kazanç sağlayacak.
Sivil topluma gelince
Aslında Türkiye sivil toplumu için Türkiye’nin hem başkanlığı hem de müzakere liderliğini üstlendiği durumla kıyaslandığında değişen fazla bir şey yok. Müzakerelere etkisi sınırlı kalacak da olsa COP başkanı olan bir ev sahibi ülkenin daha iddialı iklim hedeflerine sahip olması gerekir. Başkanlık yetkilerini Avustralya’yla paylaşması, Türkiye’de iklim krizinin gündemin merkezine oturması ve zaten azınlıkta olan iklim inkarcılarının etkisinin azaltılması konusunda da bir dezavantaj yaratmıyor.
Ayrıca uluslararası iklim hareketi, uzmanlar ve aktivistler, merkezî konumu ve daha hesaplı olması nedeniyle Türkiye’ye Avustralya’da yapılması durumunda olacağından çok daha kalabalık ve güçlü katılacaktır. Bu da hem sivil toplumun müzakerelere etki gücünü artıracak hem de güçlü bir alternatif zirve ve eylem düzenleme şansı verecektir. Uluslararası ve yurt içi sivil toplum birlikte davranarak katılım, şeffaflık ve hesap verebilirlik konularında da etkili olma şansına sahip olacaktır.
Tabii Türkiye’nin ev sahipliğinde Avustralya’nın müzakerelerdeki etkisi bu kadar fazla bir COP, bazı soru işaretlerini de beraberinde getiriyor: Acaba iki ülke uyumlu bir işbirliği yürütebilecek mi? Anlaşamamaları hâlinde ortak bir karara varana dek sürdürmeleri gereken konsültasyon zaten hiçbir sene zamanında bitmeyen COP’u daha da uzatır mı? Doğrusu bu ortaklık yapısı üzerinde ancak son dakikada anlaşabilmeleri bu konuda çok umut veriyor sayılmaz.
- Ayrıca bakalım Türkiye’nin gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında köprü görevi üstlenmesine ve arabuluculuk kapasitesini kullanmasına gelişmiş ülke refleksleri baskın olan Avustralya izin verecek mi? Dünyanın en büyük kömür ihracatçısı olan Avustralya, Türkiye’yi; kömürden çıkışı bile telaffuz edemeyen Türkiye, Avustralya’yı fosil yakıtlardan uzaklaşma konusunda daha ilerici pozisyonlar almaya zorlayabilecek mi? İki ülke aralarında güç savaşına girişirse şeffaflık ilkesi ve çok taraflılık zarar görür mü? Avustralya müzakere başkanlığı rolüne kendini fazla kaptırır ve diplomatik hassasiyetleri ihmal ederse Türkiye kendini kullanılmış hisseder mi; böyle bir şey olursa bu, diplomatik bir krize neden olur mu? Bu tür bir COP deneyimi ilk kez yaşanacak. Yaşayacak ve göreceğiz.
Türkiye şu anda Brezilya’da bıraktığı yerden müzakereleri nasıl yürüteceğine fazla kafa yormak zorunda değil. O nedenle COP’un ana temasına, liderler zirvesi ve eylem gündemi üzerinden küresel iklim politikalarını nasıl güçlendirebileceğine, küresel iklim eylemine nasıl olumlu bir damga vuracağına odaklanabilir. Sivil toplum da yapılacağı yerin merkezi konumu, Kasım ayında Antalya’daki şahane hava koşulları ve lojistik imkanların yanı sıra bu kadar istenen bir COP olması sayesinde önemi de arttığı için COP31’i tüm zamanların en yüksek katılımlı, en renkli ve en sistem değiştirici COP’u yapmanın bir yolunu bulabilir.
İlginç bir yıl bizi bekliyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Ümit Şahin
Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi'nde Kıdemli Uzman ve İklim Değişikliği Çalışmaları Koordinatörü.

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR


