2021 Küresel Politika
2021'de dünya siyasetinde neler oldu?
40 Hikâye
Şili'nin en genç cumhurbaşkanı: Gabriel Boric
Şili'deki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde oyların %56'sını alarak seçimi kazanan 35 yaşındaki Gabriel Boric , ülke tarihinin en genç cumhurbaşkanı oldu. Rakibi José Antonio Kast %44,2 oy oranına ulaşırken Boric ülkedeki yoksullukla, eşitsizlikle ve ayrıcalıklı gruplarla mücadele etmeye yemin etti. Kast, Boric'in saygıyı hak ettiğini ve iş birliğine açık olduğunu söyledi. Mevcut cumhurbaşkanı Sebastián Piñera, Boric'i "tüm halkın başkanı olmaya" davet etti. Kimdir? Zafer konuşmasında "Şili neoliberalizmin beşiğiyse, mezarı da olacaktır." ifadelerini kullanan Boric, hukuk fakültesindeki son yılında bir öğrenci hareketinin lideri oldu. Herkes için ücretsiz ve kaliteli bir eğitim isteyen gruptaki öğrencilerin bir bölümü daha sonra yerel yönetimlerde görev aldı. Boric, lisans eğitimini tamamlamadı ancak cumhurbaşkanı seçilene dek iki dönem milletvekili olarak görev yaptı. Yoksullukla mücadele Resmî olarak 11 Mart 2022'de göreve başlaması beklenen Boric, görevini alçakgönüllülükle yerine getireceğini ve Şili'de radikal bir değişim yaşanacağını belirtti. Boric; demokrasiye sahip çıkan, insanların ihtiyaçlarını gözeten ve Şili toplumu için çalışan bir başkan olacağına söz verdi. Toplumda sosyal uyum yakalamanın önemine değinen Boric, sürdürülebilir kalkınma mesajı verdi. Boric, neoliberal ekonomik modelin bir parçası olan emeklilik sistemine de son verilmesi çağrısında bulundu. Eşitsizliğin bedeli: Refah devleti anlayışı güdeceğine dikkat çeken Boric, kamu harcamalarını artıracağını dile getirdi. Boric; ülkedeki sağlık sisteminde reform yapacağını, çalışma saatlerini 45 saatten 40'a düşüreceğini, yeşil yatırımı destekleyeceğini de sözlerine ekledi. Boric, nüfusun %1'inin ülke zenginliğinin %25'ine sahip olduğu Şili'de, gelir eşitsizliğini de bitireceğine işaret etti. Şili'deki eşitsizliğin bedelini fakirlerin ödemesine izin vermeyeceğinin altını çizen Boric, yeni yönetimde herkesin bir yeri olduğunu vurguladı. Halk ne diyor? Boric'in destekçileri, ülkenin bir dönüm noktasında olduğunu hatırlatırken Boric'in zaferini faşizmin ve sağ görüşün yenilgisi olarak tanımladı. Reuters'a konuşan Andres Rodriques, siyasette değişikliğe ihtiyaçları olduğunu ve gençlere güvendiğine söyledi. Patricia Alarcon da ülkenin özgürlüğe kavuşacağına inandığını belirtti. Nasıl değerlendiriliyor? Seçim sonuçları, geçtiğimiz yıllarda ülkede etkili olan bir dizi protestonun sonucu olarak değerlendiriliyor. Neler olmuştu? 2019 yılında ulaşım maliyetlerinde artış yaşanmış, kamuoyunun öfkesi piyasa odaklı ekonomi modeline yönelik çatışmaları beraberinde getirmişti. Halk, yüksek yaşam giderleri ve eşitsiz koşullara karşı ayaklanma başlatmış; protestolarda en az 20 kişi hayatını kaybetmişti. Bu dengesizlik; toplumsal ayaklanmaları körüklemiş, ülkedeki sol görüşe de güç kazandırmıştı. Zorluklar: Gazeteci Boris Van Der Spek, Boric'in "aşırı solculuğunun" resmen göreve başladıktan sonra törpüleneceği yorumunu yapıyor. BBC'nin Latin Amerika muhabiri Katy Watson da Boric'in kendisine oy vermeyen kitleyi tatmin etmek için çalışması gerektiğini değerlendirmesinde bulunuyor. Boric'in karşılaşacağı zorluklar arasında Pinochet döneminde kabul edilen anayasanın tekrar tasarlanması da yer alıyor. Boric'in otoriter sosyalist bir devlet kuracağı endişesi taşıyan muhalifler de Boric'i deneyimsiz olmakla suçluyor.

Aralık 21, 2021
·
Makale
Angela Merkel’e veda: Dünyayı neler bekliyor?
26 Eylül’de gerçekleşecek seçimle beraber Angela Merkel, 16 yıldır görev yaptığı meclisten ayrılıyor. Geride ülkenin ilk kadın şansölyesine veda eden Almanya, liderini kaybeden bir Avrupa ve dış politikadaki dostunu yitiren bir Türkiye kalıyor. Avrupa Birliği’nin lideri konumunda olan Merkel’in ayrılışı, gözleri Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’a çeviriyor . Macron’un, Orta Avrupa’da tek kalacağı ve birlik üzerindeki etkisinin Merkel kadar güçlü olmayacağı savunuluyor. Litvanya ve Belarus arasındaki gerginlik de Macron’un elini zayıf kılıyor. Macaristan’da tartışma yaratan değişimler ve Polonya’ya uygulanan yaptırımlar da birliğin içindeki kararsızlıkları ortaya koyuyor. Birliğe mensup sekiz üye ülkenin vatandaşlarının gelecek yıllarda Avrupa siyasetinde etkili olacak isimleri sıraladığı bir ankette Macron başı çekiyor . Boris Johnson, Victor Orbán, Joe Biden, Vladimir Putin, Pope Francis ve Recep Tayyip Erdoğan da bu listede. Yeni liderin yüzleşeceği problemler Merkel’in yerine gelecek kişinin, Merkel’e göre iç politika odaklı bir strateji sergileyeceği tahmin ediliyor. Çin'in küresel etkinliğini artırma yönündeki tutumu da birliğin kendini daha fazla güçlendirmesi gerektiğini gösteriyor. Yeni hükümetin, Merkel döneminde verilen iddialı iklim hedeflerine ulaşmakta sıkıntı yaşayacağı belirtiliyor. Merkel'den sonraki liderin iklim krizine yönelik söylemlerde daha sert bir strateji izlemek zorunda kalacağı da düşünülüyor. Almanya, sera gazı emisyonlarını 2030 yılına kadar %65 oranında azaltmayı hedefliyor . Avrupa'nın en iddialı liderinin hedefine, yeni hükümetin ulaşıp ulaşamayacağı ise belirsiz. Yeni şansölyenin gelecekteki olası açmazları öngörüp bunlara şimdiden hazırlanan birisi olması gerektiği inancı da yaygın. Merkel’in Suriyeli mültecilerle ilgili politikasını yeterince “proaktif” bulmayan bir grup da var. Denge siyaseti izleyen Merkel’in bu tutumu sıklıkla eleştiriliyor . AB içindeki iletişimi sağlıklı bir şekilde sürdürmesini sağlasa da Merkel’in agresif güçlerle - Çin ve Rusya gibi - bir araya gelirken daha farklı politikalar izlemesi gerektiği savunuluyor . Nisan ayında yapılan bir ankete göre, vatandaşların %45’i AB’de kalıp kalmama konusunda kararsız. Bu durum, yeni liderin yüzleşmek zorunda kalacağı problemler arasında yer alıyor. Birleşik Krallık’ın birlikten ayrılışı yıllar almış ve Polonya’nın konumu sorgulanmışken Almanya’nın Merkel’den sonra izleyeceği yol birliğin devamlılığı için de önem arz ediyor. İktidarda olduğu yıllarda Almanya halkının %70'inin desteğini alan Merkel’in birliğin gelişimine yönelik stratejik bir vizyon oluşturmadığı görüşü de ön planda. Bu tartışma, Merkel’le özdeşleşen politik bir taktiğin ucuna da dokunuyor. Merkel, “son dakika kararları” almasıyla meşhur bir lider. Adımlarını dikkatli atıyor, kamuoyunu gözlemliyor ve beklenmedik bir zamanda devreye giriyor. Esas problem iklim krizi mi? Seçimde öne çıkan adaylar arasında Yeşiller’in Annalena Baerbock’u gösteriliyor. 16 yıl boyunca aynı yolda yürüdüğü bir başkanla çalışmaya alışık Brüksel için, Baerbock’un birliğin güvenini kazanması da zaman alacağa benziyor. Sosyal Demokrat Parti ve şansölye adayı Olaf Scholz ise yarışı Baerbock’un önünde götürüyor. Scholz ve Baerbock’un koalisyon hükümeti kurmak üzere anlaştığı iddia ediliyor . Oy oranı Laschet’e göre düşük olmasına rağmen Baerbock hâlâ pek çok kişinin gözünde favori. Almanya’daki statükonun korunmasından yana olmadığını dile getiren Baerbock değişim ve gelişim mesajları verirken iktidara geldikleri takdirde Paris İklim Anlaşması’nı uygulamaya koyacağına dair vaatler sunuyor. Yeşiller’in ajandası iklim krizi üzerine kurulu. Bu anlamda, Baerbock’un söylemlerinin Merkel’in iklim değişikliğine yönelik savlarını geçerli kılacağını da söylemek mümkün. Almanya’da ilk olarak bir acil iklim koruma programı başlatmak istediğini söyleyen Baerbock, Gazete Duvar’da yer alan röportajında “Bu bağlamda, rüzgâr santrallerinden enerji kazanımını hızlandırarak, her yeni çatıya güneş enerjisi panelleri koymak gibi yenilenebilir enerjileri kitlesel olarak genişletmemiz gerekiyor.” ifadelerini kullanıyor . Merkel’den sonra Türkiye ve Almanya ilişkileri Baerbock’un “Türkiye'de demokrasi ve hukukun üstünlüğü, eşitlik ve insan hakları için mücadele eden herkesin yanındayız. İktidar partisi olarak da bu hususta susmayacağız.” sözleri de olası bir Baerbock iktidarında Türkiye’nin Merkel’in uzlaşmacı tutumunu arayacağının sinyallerini veriyor. Baerbock’un, Merkel’e kıyasla daha ateşli bir politika izleme ihtimali Türkiye’nin birliğe katılım sürecini de etkileyeceğe benziyor. Baerbock, Türkiye demokrasi ve hukukun üstünlüğüne dönerse birliğe katılabileceğini belirtiyor. Merkel’le yetişen jenerasyon endişeli Almanya vatandaşlarının önemli bölümü de Merkel dönemi sona erdiği için endişeli. Merkel bir anne. "Mutti" lakabı da buradan geliyor. 25 yaşındaki avukat Wieble Winter için kadın şansölyeye sahip olmanın anlamı büyük. Financial Times’a konuşan Winter, başka bir kadının daha Almanya’yı yönetebileceğine dair yeni umutlar filizlendiğine dikkat çekiyor . 17 yaşında olan Rufus Franzen de Merkel’in “bilge bir kadın” olduğunu dile getiriyor. Her zaman ne yapacağını bilen, stratejik ve doğru adımlar atan bir Merkel tanımlıyor Rufus. Öte yandan iklim aktivisti Josepha Albrect gibi birçok genç Merkel’in iklim kriziyle mücadelede sınıfta kaldığına inanıyor. 2015 yılında ailesiyle beraber Suriye’den Almanya’ya yerleşen Mohamed Sahly ise her politikacının Merkel’i örnek alması gerektiğinin altını çiziyor. Avrupa’nın ihtiyacına karşılık gelecek yeni bir lider aranırken Almanya’nın iç siyasetteki dengeleri de elinde tutması gerekiyor. 26 Eylül’deki seçimlerde, bambaşka hedeflerle bir şansölye seçilse bile dünyanın “dengesini” tekrar kuracak bir liderin uzun süre daha ortalarda görünmeyeceği kesin.

Eylül 10, 2021
·
Makale
Almanya'da yeni dönem
Almanya'da Sosyal Demokrat Parti (SPD), Yeşiller ve Hür Demokrat Parti (FDP) geçtiğimiz çarşamba koalisyon anlaşmasına vardı. Ülkenin yeni şansölyesi, Angela Merkel'in halefi; Olaf Scholz olacak. Ekonomi, adalet, ulaştırma ve dijital işler ile eğitim ve araştırma bakanlıklarının FDP; içişleri, çalışma ve sosyal güvenlik, savunma, sağlık, imar, ekonomik iş birliği ve kalkınma gibi bakanlıkların SDP tarafından üstlenileceği kabineye dair ayrıntılar da netleşmeye başladı. Yeşiller'in dün parti üyelerinin onayına sunacağı tabloda partinin eş başkanı Annalena Baerbock dışişleri bakanı, Robert Habeck başbakan yardımcısı ve iklim politikasından sorumlu ekonomi bakanı, Cem Özdemir tarım bakanı, Steffi Lemke çevre bakanı ve Anne Spiegel aile bakanı olarak aday gösterildi. FDP lideri Christian Lindner'ın da yeni ekonomi bakanı olması bekleniyor. Tüm sürecin 5 Aralık'a dek tamamlanması, 6-12 Aralık haftasında Scholz'un başbakan seçilmesi ve yeni kabinenin görevi devralması öngörülüyor. Yeni hükümetin ajandası Çevre: Üçlü koalisyon tarafından oluşturulacak yeni hükümet, Almanya'yı 2030'a dek kömürden tamamen çıkarmayı amaçlıyor. Koalisyon, 2030'da ülkedeki toplam elektrik tüketiminin %80'ini yenilenebilir enerjiden elde etmeyi umuyor. Gazdan enerji üretiminin 2040'a kadar bitmesi, 2030'a kadar binalarda gaz kazanlarının yasaklanması planlanıyor. Ekonomi: The Guardian'ın derlemesine göre yeni hükümet, Scholz'un asgari ücretin saatlik 12 avroya yükseltme vaadini izleyecek. Yetişkinlere eğlence amaçlı esrarın kontrollü satışının yasallaştırılmasının yılda 2,5 milyar avro ek gelir yaratabileceği öngörülüyor. Altyapı yatırımlarını da kapsayan adımlarla Avrupa'nın en büyük ekonomisinin daha yeşil, dijitalleştirilmiş bir ekonomiye dönüştürülmesi, üç partinin ortaklaştığı konular içinde yer alıyor . Dış politika gündemi Yeni dışişleri bakanı Baerbock döneminde Rusya ve Çin ilişkilerinde daha sert bir ton belirleneceği, demokratik değerlere ve insan haklarına daha fazla vurgu yapılacağı tahmin ediliyor. Koalisyon anlaşmasında Belarus'ta yeni seçimler için çağrıda bulunulduğu ve Lukaşenko'nun tutumundan vazgeçmemesi durumunda daha fazla yaptırım uygulanmasına sıcak bakıldığı biliniyor. BBC Türkçe'nin haberine göre partilerin ortak metninde Türkiye hakkında insan hakları konusundaki gerilemenin eleştirildiği, Türkiye'den Avrupa Birliği (AB) adayı değil, AB'ye komşu bir ülke ve NATO'da önemli bir partner olarak söz edildiği biliniyor. Scholz, Avrupa'nın egemenliğinin dış politikalarının temel taşı olduğunu ifade ederken Fransa'yla dostluklarını ve ABD ortaklıklarını vurguluyor. Merkel döneminin başbakan yardımcısı Scholz'un başbakanlığıyla, ülkenin Avrupa Birliği içindeki konumunda sürekliliğin garanti edildiği söyleniyor.

Kasım 27, 2021
·
Makale
Almanya'da değişim: Başbakan Olaf Scholz
Almanya'da Olaf Scholz , parlamentoda yapılan oylamada 303'e karşı 395 oyla ülkenin yeni başbakanı seçildi. Scholz; Sosyal Demokrat Parti (SPD), Yeşiller ve Hür Demokrat Parti'nin (FDP) oluşturduğu koalisyon hükümetini denetleme görevini yerine getirmek üzere dün parlamentoda yemin etti. Kimdir? Daha önce Hamburg Belediye Başkanlığı görevini yürüten Scholz, Angela Merkel hükümetinde maliye bakanı ve başbakan yardımcısı olarak çalıştı. Scholz, avukatlık yaptıktan sonra 1998'de parlamentoda göreve başladı. Sosyal Demokrat Parti'ye 17 yaşında katılan Scholz, partinin genel sekreterliğini de üstlendi. Scholz'un mesajı: Scholz, Avrupa Birliği'ne yönelik bağlılığının altını çizdi ve blokun geleceğinde güçlü bir tavra sahip olması gerektiğini vurguladı. Transatlantik ilişkilerini geliştirmeye sıcak bakan Scholz, ABD Başkanı Joe Biden'ın uluslararası politikaya verdiği değeri övdü. Scholz; özgürlük, hukukun üstünlüğü, demokrasi ve insan hakları gibi değerlerin ülkeleri birbirine bağladığını belirtti. Bağlılık vurgusu: Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Scholz'la yeni bir sayfa açmaya hazır olduklarını söylerken Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen "güçlü bir Avrupa" için birlikte çalışmayı dört gözle beklediğini ifade etti. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ülkesinin Almanya'daki yeni hükümetle yapıcı bir ilişki kurmayı umduğunu dile getirdi. Merkel'e veda: 16 yıldır Almanya'nın lideri konumunda olan Merkel, Scholz'un oylamasına katıldı. Parlamentoda 5 bin 860 gün geçiren eski şansölye siyasete uzun bir süre ara vereceğini belirtti. Yeni Almanya Scholz hakkında biyografi kitabı yazan Lars Haider, Scholz'un Merkel'le benzerliğinin Merkel'in reaktif stratejilerini izleyeceği anlamına gelmediği değerlendirmesini yapıyor. Merkel'in olaylar karşısındaki sakin ve temkinli tutumuna karşı Scholz'un daha proaktif bir yaklaşım sergileyeceğine inanılıyor. Cuma günü Paris ve Brüksel'de ilk resmî ziyaretlerini gerçekleştirecek Scholz'un Merkel'in miras bıraktığı "Rusya'ya karşı ortak ekonomik yaptırım" stratejisini de çözmesi bekleniyor. Ukrayna'nın Rusya tarafından işgal edileceğine yönelik iddialardan sonra harekete geçen Avrupa ülkelerinin uygulayacağı yaptırımlar arasında Kuzey Akım 2 boru hattının kapatılması da seçenekler arasında görülüyor. Koalisyon hükümetinin hedefleri Koalisyon hükümeti, yenilenebilir enerji kullanımını genişletmeyi ve Almanya'nın 2030'a kadar kömür kullanımını bırakmasını hedefliyor. Ülkedeki telekomünikasyon ağlarının da iyileşmesini öngören hükümet, liberal sosyal politikaların yerleşik bir sistemde kendine yer bulması üzerinde de çalışıyor. Hükümet, Almanya vatandaşlığı almanın kolaylaşacağı bir plan tasarlarken sığınma hakkı bulunmayan göçmenleri de sınır dışı etmeyi planlıyor. Esrarın eğlence amaçlı kullanımlar için yasallaşmasını da isteyen hükümet, ulusal seçimlerde oy kullanma yaşını 18'den 16'ya düşürmeyi umuyor. Koalisyon, artan kira fiyatlarını frenlemek için her yıl 400 bin ev yapmayı da gelecek hedefleri arasında koyuyor. Koalisyon hükümeti esas amacını Almanya'yı modernleştirmek olarak tanımlıyor. Merkel'den sonra Türkiye-Almanya ilişkilerinin geleceği Barçın Yinanç, Scholz'un başbakanlığında Türkiye ve Almanya arasındaki ilişkilerin kısa vadede krize neden olabileceğini öngörüyor. Orta vadede ilişkilerin "Türkiye'nin demokratik reform sürecine" bağlı olduğunu söyleyen Yinanç, Yeşillerin seçim programındaki "Türkiye demokrasi ve hukukun üstünlüğüne dönüş yaparsa hedefimiz AB üyelik görüşmelerini başlatmak" ifadelerinin dikkat çekici olduğuna inanıyor. Yeni hükümette dışişleri bakanlığında görev yapacak Baerbock'un "Türkiye'de demokrasi ve hukukun üstünlüğü, eşitlik ve insan hakları için mücadele eden herkesin yanındayız." sözleri de Yinanç'ın analizini doğruluyor.

Aralık 9, 2021
·
Makale
Rittenhouse beraati kanunsuzluğun meşruiyeti mi?
Geçtiğimiz yıl Black Lives Matter protestolarında iki kişiyi silahla öldürmek, bir kişiyi yaralamak suretiyle cinayete teşebbüs, kundaklama gibi suçlamalardan yargılanan 18 yaşındaki Kyle Rittenhouse, Wisconsin’deki Kenosha mahkemesince tüm suçlamalardan beraat etti. Karar; ülkede meşru müdafaanın sınırları, ırksal adalet, ateşli silahlara erişim gibi konularda yeni tartışmalar başlattı. Neler olmuştu? 23 Ağustos 2020'de 29 yaşındaki siyah ABD vatandaşı Jacob Blake, hakkındaki tutuklama kararını uygulamak isteyen Rusten Sheskey isimli polis memuru tarafından Wisconsin eyaletinin Kenosha şehrinde vurulmuştu. Sheskey savunmasında Blake'in bıçak taşıdığını, saldırma potansiyeli olduğunu belirtmişti. George Floyd cinayetinin ardından gerçekleşen bu olay Kenosha şehrinde büyük protestolara sebep olmuştu. Sheskey herhangi bir cezaya çarptırılmamış ve görevine geri dönmüştü. Kyle Rittenhouse, protestolar sırasında 25 Ağustos 2020'de Illinois eyaletinden yola çıkarak Kenosha'ya gelmiş ve bir otomobil şirketini "yağmalanmaktan korumak amacıyla" silahıyla nöbet tutmaya başlamıştı. Rittenhouse o gece göstericilerden ikisini öldürdü, bir kişiyi de yaraladı. Savcı Thomas Binger, 17 yaşındaki Rittenhouse’un sahip olmaması gerektiğini bildiği bir AR-15 tüfekle iki silahsız insanı vurduğunu, bir üçüncü kişiyi yaraladığını, Rittenhouse'un başka bir eyaletten geldiğini ve ailesini ya da evini korumak gibi bir amaç gütmediğini, askerî tarzda yarı otomatik bir silah kullanan Rittenhouse'un meşru müdafaa hakkı savunmasının geçersiz olduğunu savunuyordu. Beraat kararının açıklanmasının ardından Portland ve Şikago gibi şehirlerde protestolar yaşandı. Oakland, San Diego, Los Angeles ve New York şehri de protestolara tanık oldu. Siyasetçilerden tepkiler Demokrat temsilci Alexandria Ocasio-Cortez, "Tanık olduğumuz şey tasarlandığı gibi işleyen ve tasarlandığı kimseleri koruyan bir sistemdir" ifadeleriyle karara tepki gösterdi. ABD Başkanı Joe Biden "Karar ben de dâhil olmak üzere birçok ABD vatandaşını öfkeli ve endişeli hissettirecek olsa da jürinin takdirini kabul etmeliyiz" ifadelerini kullandı. Başkan yardımcısı Kamala Harris ise ABD adalet sistemini daha adil hâle getirmek için "yapılacak çok iş olduğunu" ifade etti. Eski ABD Başkanı Donald Trump "Bu nefsi müdafaa değilse hiçbir şey değildir" yorumuyla kararı memnuniyetle karşıladı. Cumhuriyetçi temsilci Madison Cawthorn ve Matt Gaetz ise Rittenhouse'a stajyerlik teklif etti. Yorumlar The New York Times'ta Charles M. Blow tarafından kaleme alınan Rittenhouse ve Sağın Beyaz Kanunsuz Kahramanları başlıklı yazıda Rittenhouse'un sağ görüş tarafından kahramanlaştırıldığı, "beyaz kanunsuzluğun" ABD tarihinin bir parçası olduğu iddia ediliyor. Yazıda "bir kanunsuzun radikal mi yoksa haklı mı görüldüğü, genellikle ten rengine bağlıdır" yorumu yapılıyor. POLITICO'da yer alan yazıda ise Rittenhouse'un tutuklanmasından bu yana adına fonlar oluşturulduğuna, sağ görüşlü yorumcuların medyayı bu konudaki gerçekleri çarpıtmakla suçladığına, Rittenhouse'u kahraman gibi gösteren Twitter görselleri hazırlandığına dikkat çekiliyor. Aynı yazıda bir başka muhafazakâr yorumcunun "azınlıkta kalan" şu ifadelerine de yer veriliyor: "Aptal bir genci kahramana dönüştürürseniz bu örneği taklit etmeye çalışan daha fazla aptal genç göreceksiniz."

Kasım 22, 2021
·
Makale
Anlaşmazlık sarmalı: Libya seçimleri
Libya Yüksek Seçim Komisyonu , bu cuma yapılması planlanan cumhurbaşkanlığı seçimlerini erteleme kararı aldı. Seçimin 24 Ocak 2022'ye ertelenebileceği öğrenildi. Komisyon, bu hafta başında ülke genelindeki seçim komitelerinin feshedilmesi emrini verdi ve seçimlerin ilk turunun planlandığı gibi gerçekleşmesinin imkânsız olduğunu söyledi. Seçim sürecinde yaşanan aksaklıkların parlamento ve komisyon arasındaki anlaşmazlıktan kaynaklı olduğu bildirildi. Arka plan: Libya'da 2014 yılından bu yana devam eden iç savaşın tarafları arasında Birleşmiş Milletler (BM) liderliğinde ateşkes anlaşması imzalanmış; siyasi temsilciler geçtiğimiz ay ülkede demokratik bir seçim yapılmasını kararlaştırmıştı. Komisyon başkanı Emad Sayeh, oylamanın Libya'nın "demokrasi ve barışçıl bir düzene" adım atması için önemli olduğunu aksi takdirde ülkenin savaşa sürükleneceğini belirtmişti. Seçimler neden ertelendi? Seçim yapılmasına yönelik karar alındıktan sonra, seçim kuralları konusunda anlaşmaya varılmaması seçim sürecinde belirsizlik yarattı. Seçim kurallarının kimin tarafından uygulanacağı hususunun belirlenmemesi bu belirsizliği artırdı. Yaklaşık 80 kişinin cumhurbaşkanı olmak için yarıştığı seçim sürecinde; Libya Ulusal Ordusu lideri Halife Hafter, Muammer Kaddafi'nin oğlu Seyfülislam Kaddafi ve Başbakan Abdülhamid Dibeybe gibi ülkede "tartışma" yaratan isimler de seçime giden yolu tıkadı. Sayeh, "adayların uygunluğu ve niteliklerine ilişkin anlaşmazlıkları çözecek zemin olmadığına" işaret etti. İmkânsız döngü: Öte yandan BM'nin Libya'ya destek için yolladığı grup, Trablus'ta iç güvenlik sorunu yaşandığına dikkat çekti. BM görevlileri, silahlı grupların kum torbaları kullanarak yolları kapadığını belirtti. Farklı gruplara ait güçler arasındaki gerginliğin çatışmaya dönebileceğini söyleyen BM, anlaşmazlıkları çözmek üzere tarafları diyaloga davet etti. ABD'nin Trablus'taki büyükelçiliği de "oy kullanma fırsatı bekleyen Libya halkının hayal kırıklığını paylaştıklarına" yönelik bir mesaj yayımladı. Trablus Üniversitesi'nin de aralarında bulunduğu okullar önlem olarak kapatıldı; fakat bölgede henüz silahlı bir çatışma yaşanmadığı bildirildi. Nasıl değerlendiriliyor? Küresel risk ve istihbarat şirketi International Interest'in direktörü Sami Hamdi , seçimleri erteleme kararının yeni olmadığını bir süredir üzerinde düşünüldüğünü söyledi. Hamdi, seçimlerden önce veya sonra fikir birliğine varılmadığı bir senaryoda, ülkenin yeni bir iç savaşla karşılaşabileceğine işaret etti. Libya'nın özgürlük ve hak talep eden bir ayaklanma geçirdiğini hatırlatan Hamdi, cumhurbaşkanı adaylarını Kaddafi dönemindeki politikacıların oluşturmasını trajik bulduğunu belirtti . Libya, şiddetten arınmış bir toplum olabilir mi? Uluslararası Af Örgütü ise silahlı grupların ve milis güçlerin ülkedeki muhalif sesleri bastırdığını, sivil toplumu kısıtladığını ve seçim yetkililerinin tehlike altında olduğunu dile getirdi. Örgütün Orta Doğu ve Kuzey Afrika Bölge Müdür Yardımcısı Diana Eltahawy , Libya'da şiddetten arınmış bir seçim ortamı oluşturmanın zor olduğunu ifade etti . Silahlı grupların devlet kurumlarına yerleştirildiğini belirten Eltahawy, uluslararası hukuk kapsamındaki suçlardan sorumlu olan kişilerin de görevden alınmasına yönelik herhangi bir incelemenin olmadığını sözlerine ekledi. İnsan hakları vurgusu: Eltahawy, ülkede seçim görevlilerine, hâkimlere ve güvenlik güçlerine karşı taciz ve sindirme politikaları uygulandığının altını çizdi. Seçimlerle ilgili görüşlerini beyan ettikleri için tutuklanan bireyler olduğunu ve bu kişilerin serbest bırakılması gerektiğini vurgulayan Eltahawy; tüm adayların, seçmenlerin, aktivistlerin ve siyasetçilerin şiddet, tehdit ve gözaltından korunması çağrısında bulundu.

Aralık 23, 2021
·
Makale
Rusya seçimlerinde neler yaşandı?
Rusya merkez seçim komisyonuna göre Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in partisi Birleşik Rusya, yaklaşık %50 oy oranıyla alt meclis Duma’daki çoğunluğunu korudu. 2016 seçimlerinde %54'lük oy oranına ulaşan parti, bu seçimlerde %5 oranında destek kaybetti. Buna rağmen Birleşik Rusya, 450 sandalyeli Duma meclisinde üçte ikiden fazla sandalyeyle var olacak. Birleşik Parti’yi %20 oyla Komünist Parti takip ediyor. Atmosfer Rusya'da 2020'de gerçekleşen referandumla yapılan değişiklik, Duma'nın yetkilerini genişletmiş ve Devlet Başkanı Putin'in iki dönem daha başkanlığa devam edebilmesinin önünü açmıştı. Seçim öncesi anketler Duma'nın faaliyetlerini destekleyenlerin oranının düştüğünü gösteriyordu. Zehirlendiği anlaşılan ve tedavisi tamamlandıktan sonra Rusya'ya dönüşünde havalimanında tutuklanarak 3,5 yıl hapis cezasına çarptırılan muhalif lider Aleksey Navalni’nin destekçilerinin de seçime katılmaları engellenmişti. Rusya'daki otoritelerin "yabancı ajan" olarak tanımladığı bağımsız oy izleme grubu Golos, haziran ayının başından bu yana çalışanların işverenleri tarafından oy kullanmaya zorlandığına yönelik mesajlar aldığını iddia ediyordu. Diğer yandan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı ağustos ayının başında büyük kısıtlamaların ardından Rusya'daki seçimlerde AGİT gözlemcisi olamayacağını duyurmuştu. Üç günlük oylama sürecinde Golos, 4 bin 500'den fazla oylama ihlali tespit edildiğini duyurdu. İçişleri Bakanlığı ise önemli bir ihlal kaydedilmediğini açıkladı. Twitter'da oy sandıklarının sahte oylarla doldurulduğuna dair videolar paylaşıldı. Merkez seçim komisyonu 12 "sandık doldurma" vakasının yaşandığını ve 8.500 pusulanın geçersiz sayıldığını söyledi. Google ve Apple'ın Rusya iletişim otoritesi tarafından "taleplerini sistematik olarak ihlal ettikleri" gerekçesiyle büyük cezalarla tehdit edildiği öne sürüldü ve Navalni destekçilerinin halkı Komünist Parti’ye oy vermeye çağırmak için kullandığı Smart Voting uygulaması, uygulama mağazalarından kaldırıldı. Geçtiğimiz haftalarda da uygulamanın internet sitesi engellenmişti. Tepkiler AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Sözcüsü Peter Stano Rusya'daki seçimlerin "korku atmosferinde gerçekleştiğini; seçim öncesinde muhalif politikacılara, sivil toplum kuruluşlarına, insan hakları aktivistlerine, bağımsız medya kuruluşlarına ve karşıt gazetecilere yönelik baskının muhalefeti susturmayı ve rekabeti ortadan kaldırmayı hedeflediğini" ifade etti. Stano AB'nin seçim sonuçlarını tanıyıp tanımayacağına ilişkin soruya bunun üye devletlere bağlı olduğu yanıtını verdi. Almanya, seçimlerde "büyük usulsüzlükler olduğuna dair güvenilir bilgiler" olduğunu söyledi. ABD merkezli düşünce kuruluşu Atlantic Council'in internet sitesinde yayımlanan yazısında Oleksiy Goncharenko, gerçekleşen seçimlerin "Rusya'nın bir demokrasi olmaktan çıktığını ve Putin rejiminin otoriterliğine yönelik tüm şüpheleri ortadan kaldırdığını" söyleyerek uluslararası topluma seçim sonuçlarını tanımama çağrısında bulundu. Şimdi ne olacak? Vladimir Putin'in ve partisinin destek kaybı yaşamasının sebepleri arasında Aleksey Navalni'nin yolsuzluk konusundaki iddialarının ve muhalif liderin yaşam koşullarına ilişkin endişelerin olabileceği düşünülüyor. Yine de yorumlara göre Putin'in batıya karşı duruşu takdir toplamaya devam ediyor. Putin'in bu seçimin ardından kendisine meydan okuyabilecek herhangi bir muhalefeti kontrol altına almayı başardığı ifade ediliyor. Diğer yandan bazı yorumlar bu sonuçların Putin'in parlak bir onayı olmadığı ve Kremlin yönetiminin "ülkenin değişen demografisi" gibi bir gerçekle yüzleşmek zorunda kalacağını söylüyor. Moskova merkezli strateji danışmanlığı firması Macro-Advisory'den Chris Weafer; yeni kuşakların daha iyi yaşam koşulları, sosyal destek ve daha iyi bir gelecek istediğini, Putin yönetiminin karşısındaki en büyük zorluğun iktidarı korurken bu beklentileri karşılamak olacağını belirtiyor.

Eylül 21, 2021
·
Makale
Rusya'da bir seçim tiyatrosu
Rusya’da bugün itibarıyla 3 gün devam edecek parlamentonun alt meclisi Duma için milletvekilleri seçimi başlıyor. Anayasaya göre Duma’ya 450 milletvekili seçiliyor. Bunlardan 225'i siyasi partilerin listesinden, 225 de bağımsızlardan belirleniyor. Duma seçimleri için 14 parti yarışıyor. İktidardaki Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in partisi Birleşik Rusya ve parlamentodaki partilerin yanı sıra 10 parti daha bulunuyor. AA'nın haberine göre; yapılan anketlerde Duma'ya güvenin azaldığı görülüyor. Anketlerde Birleşik Rusya partisinin sıralamada ikinci olan Komünist Parti'yle arasında büyük fark olduğu; ancak Birleşik Rusya'nın önceki seçimlere göre çok daha az oy aldığı belirtiliyor. Levada Analiz Merkezi'ne göre; martta Duma’nın faaliyetlerini destekleyenlerin oranı %42’yken geçen ay bu oran %37’ye düştü, desteklemeyenlerin oranı da %55’ten %59’a yükseldi. Rusya Kamuoyu Araştırma Merkezi’nin (VTSİOM) eylüldeki anketine göreyse Birleşik Rusya %29,3, Komünist Parti %16,6, Liberal Demokrat Parti %7,8, Adil Rusya %6,1 desteğe sahip. Kararsızların oranı ise %14. Güvenin azaldığı Duma güçlendi Geçtiğimiz yıl Rusya’da referandumla gerçekleştirilen anayasa değişikliğiyle Duma’nın yetkileri genişletilmişti. Devlet Başkanı Putin'in 2024'te görev süresinin dolmasına rağmen 2 dönem daha başkanlığa devam edebilmesinin önünü açan değişiklik, devlet başkanının başbakan, başbakan yardımcıları ve icracı bakanları atayabilmek için Duma’dan onay alınması şartını getirmişti. Yetkilerinin genişletilmesiyle güçlenen Duma’da büyük farkla birinci parti olan Birleşik Rusya Partisi’nin süreç boyunca aldığı kararlar ve uyguladığı yaptırımlar halk tabanında güvensizliğe yol açmıştı. Anketlere göreyse bu güvensizlik büyük farklar yaratmamış veya büyük farklar yaratan güvensizliğin radikal bir değişim getirmesinin önü sessiz sedasız kapatılmış. Muhalefetin sessiz çığlığı İktidarın hız kesmeden seçim hazırlığı yaptığı Rusya’da, muhalefet de sessiz çığlıklar atarak çalışmalarını sürdürdü. “Sessiz çığlıklar” diyorum çünkü muhalif partiler bir yandan seçim çalışması yaparken bir yandan hükümetin kendilerine uyguladığı güçlü baskıdan kurtulmaya çalıştı. Ülkenin güçlü muhaliflerinden biri olarak görülen Aleksey Navalni, 3,5 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Haziran ayının başlarında Putin ve parlamentonun kabul ettiği düzenlemeyle "aşırı" grup liderlerinin 5 yıl boyunca seçime katılamayacaklarını, grup üyeleri ve parasal destek sağlayanların da parlamento seçimlerine üç yıl boyunca aday olamayacakları duyuruldu. Rusya’da savcılık daha önce Navalni’nin grubunun “aşırı” olarak değerlendirilmesi için mahkemeye başvurmuştu. Yasanın Navalni'ye yakın isimlerinin seçimlere katılmasının engellenmesi için çıkarıldığı değerlendiriliyor. AFP Navalni’nin grubunun Murmansk'taki eski liderlerinden biri olan Violetta Grudina, polisin seçime girmesini engellemek için yaptıklarını şöyle anlatıyor: "20 gün boyunca zorla Covid servisine yatırıldım. Mahkeme kararıyla beni karantinaya aldılar ki seçime girmek için gerekli belgelerle başvurumu yapamayayım. Televizyondaki suç dramaları gibiydi. Ama bu Putin Rusya'sındaki bir muhalefin gerçeği." Seçime girmesi engellenen tek muhalif Navalni’nin grubu değil; “Sivil Girişim” partisi üyesi Dimitri Gudkov da seçime katılmak istediği ancak polisin kendisini ve ailesini evlerine baskın yaparak, gözaltına aldığını anlatarak şunları söyledi: "Putin'in popülaritesi azalıyor. Yetkililer bağımsız milletvekili çıksın istemiyor. Bu yüzden tüm tanınmış muhaliflerden kurtulmak istiyorlar. Putin'in zaferi için güvenlik kurumları, polis ve savcılar kilit önemde bulunuyor." “Müdahale” iddiasıyla engellemeler Hükümetin muhalefete müdahalesi yalnızca “seçime girmelerini engellemekten” ibaret değil. Rusya, ABD merkezli teknoloji şirketlerinin Rusya'da yapılacak seçimlere müdahale ettiğini iddia ederek bunun “kabul edilemez” olduğunu söylemişti. Hükümet, teknoloji şirketlerine muhalefet kanadıyla ilgili birtakım bilgi paylaşımlarının yasaklanması konusunda uyarılarda bulundu, uyarılara uyulmadığı dönemlerde yaptırımlar uyguladı. Facebook ve Twitter; Rusya’da yasa dışı olan içeriği silmemesi nedeniyle ağır para cezalarına çarptırılmıştı. Ancak bu para cezası daha çok muhalefetin “görünürlüğünü azaltmamaları” nedeniyle uygulanan yaptırım olarak yorumlandı. Ayrıca ülkede, marttan beri Twitter'ın hızını yavaşlatıldı ve bazı VPN sağlayıcılarının çalışmasını engellendi. Halkın bir kısmının hafta başından bu yana AppStore güncellemelerini indiremedikleri belirtildi. Bir teknoloji uzmanı Rusya’nın bu müdahaleleri için “Artık Rusya, engelleme yetenekleri açısından Çin'in çok önünde.” dedi. “Smart Voting’e” müdahale: Navalni ve ekibinin geliştirdiği Smart Voting çevrim içi aygıtlardan ulaşılabilir bir uygulama. Ancak Rusya’da yetkililer uygulamayı “yasa dışı” atfediyor. Bu nedenle kullanıcıların uygulamayı indirmesine VPN kesintileriyle engel olunurken App Store ve Play Store’da uygulamanın bulunması da engellenmeye çalışılıyor. Hükümet istemeden seçime girilemiyor Birleşik Rusya partisinin önde gelen isimlerinden Senatör Andrey Klimov, durumun birkaç kişiden ibaret olduğunu savunarak, "Siyasi duruşları nedeniyle değil, soruşturmalar nedeniyle seçime sokulmuyorlar. Ülkemdeki seçim şartları diğer ülkelerle hemen hemen aynı gibi" dedi. Bağımsız seçim gözlemcisi Golos'un eş başkanı Stanislav Andreyçuk, "Rus yetkililerin, istemedikleri herhangi bir adayı seçime sokmayabilecekleri bir durumla baş başayız. Aynı zamanda büyük hile ve sahtecilik vakaları da bekliyoruz.” diyor. Bir seçim mi yoksa tiyatro mu izleyeceğiz? Rusya’da bugün başlayan seçimler, tüm müdahale ve yaptırımlar arasında şaşırtıcı sonuçlar getirmeyecek gibi görünüyor. Muhalefet ne kadar kendisini duyurmaya çalışırsa hükümet de o derece baskıyla, ağzına peçete tıkıyor. Rusya’nın ABD’ye kadar uzanan engellemeleri, sonucun değişmemesi adına verilen ödünler niteliğinde. Peki bu büyük müdahalelere ve engellemelere rağmen neden seçim izliyoruz? Ben bu seçimi, halka demokrasinin “var olduğunu hissettirmek” amacıyla sergilenen bir tiyatro, çoktan kazananın belli olduğu bir bahis, işin sonunda koltuğunu elinde tutsa da seçmenin günbegün güvenini kaybeden bir iktidar olarak görüyorum. 69 yaşına girecek olan Putin, 2036’ya kadar görev süresini uzatmış olsa da seçmenler şimdiden yerine gelecek olan adayı merak etmeye başladı ve . Al Jazeera’nin haberine göre; bu kişi Savunma Bakanı Sergey Shoigu olabilir. Almanya'nın Bremen Üniversitesi'nden araştırmacı Nikolay Mitrokhin, Shoigu için “Şu anda herkesten çok daha yüksek ciddi şansı var” diyor. Yani, ilerleyen günlerde belki bir değişiklikten bahsedebiliriz; bir lider değişimi, çünkü Rusya’da hükümetin kolay kolay değişmeyeceği aşikâr…

Eylül 17, 2021
·
Makale
Putin’in yıl sonu toplantısı: Ukrayna, NATO ve Covid-19
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, düzenlediği yıl sonu basın toplantısında ülkesindeki ve dünyadaki gelişmeleri değerlendirdi. Putin açıklamalarının yanı sıra basın mensuplarının da sorularını yanıtladı. Ukrayna meselesi Uzun zamandır Ukrayna ile devam eden gerilimle ilgili konuşan Putin "Bu bizim seçimimiz değil. Bunu biz istemiyoruz. Sadece bugünün değil, gelecek haftanın ve yakın geleceğin güvenlik görünümünü garanti altına almak istiyoruz" dedi. Ukrayna hükümetinin ülkenin doğusundaki Donbass’a yeni bir askerî operasyon hazırlığında olduğunu ve Rusya’ya buna müdahale etmemesi çağrısı yapıldığını öne süren Putin, “Görünen o ki Ukrayna hükümetine yeni silah sistemleri tedarik edilirken bizim buna aldırış etmememiz, bakışlarımızı başka yöne çevirmemiz isteniyor. Bunlara karşı tepkisiz kalamayız.” ifadelerini kullandı. 2014 yılında Maidan’da meydana gelen olayları “kanlı bir darbe” olarak nitelendiren Putin, bugün de Ukrayna’nın Kırım ve Donbass’ı geri almak için operasyonlar planladığını ileri sürerek çatışmaların sona ermesi için Minsk anlaşmasının tek çözüm yolu olduğunu dile getirdi. NATO tepkisi ABD ve NATO ile arasındaki gerilim hakkında sorulan soru üzerine Putin, eylemlerini Rusya'nın güvenliğinin koşulsuz sağlanmasının belirleyeceğini söyledi. NATO'nun doğuya doğru genişlemesinin "kabul edilemez" olduğunu vurgulayan Putin, 1990’lı yıllarda NATO’nun “doğuya doğru bir inç bile ilerlemeyeceğini” söylediğini; ancak bunun ardından tam beş genişleme dalgası gerçekleştirdiğini vurguladı. Putin şunları söyledi: “Romanya ve Polonya’ya füze sistemleri yerleştirdiler. Onların sınırına giden biz miydik? Hayır, bizim sınırlarımıza kadar gelen onlardı. Bu nedenle bize güvenlik garantisi vermesi gereken de Batı’dır ve bunu derhâl yapmalıdır, bu konuda on yıllarca sallanılmasına izin veremeyiz.” ABD’nin de “füzeleriyle evinin kapısının eşiğinde durduğunu” dile getiren Vladimir Putin, “Evimizin kapısının önüne saldırı sistemleri konuşlandırılmamasını istemek, aşırı bir istek mi? Kanada ya da Meksika sınırına füze yerleştirilseydi Amerikalıların buna tepkisi ne olurdu?” dedi. Covid-19 tedbirleri Putin, ülkesindeki düşük aşılama oranından yakınarak vaka sayılarının da tam tersi şekilde çok yüksek olduğunu vurguladı. Aşı zorunluluğu getirmeyeceklerini, isteksiz olan vatandaşlara saygılı davranılacağını belirten Putin, yine de durumun kendilerine açıklanması gerektiğini belirtti. Şu anda %59,4 olan toplum bağışıklığının oldukça düşük olduğunu vurgulayan Putin, 2022’nin ilk yarısında bu sayıyı %80’e çekmek için çalışacaklarını bildirdi. Vladimir Putin ayrıca aşıların diğer ülkelerle karşılıklı olarak tanınması gerektiğini ve tüm dünyaya mümkün olan en hızlı şekilde ve en yüksek miktarda dağıtılması gerektiğini dile getirdi. Merkez bankasına Türkiye örneği Putin, Rusya'da reel sektörün Merkez Bankası'nın faiz artırmasından rahatsız olduğunu bildiğini vurgulayarak "Ama bu yapılmazsa, Türkiye'nin yaşadığı sorunu biz de yaşayabiliriz. Bu ciddi bir sorun ve zorluk" dedi. Yıllık %8 enflasyonun çok fazla olduğunu bildiğini ve %4 hedefine geri dönmek zorunda olduklarını söyleyen Putin, "Bu size garip gelebilir ama Merkez Bankası'nın işine karışmam. Bunu olumlu olarak görüyorum ve prensipte doğru dengeyi bulduğumuza inanıyorum." diye konuştu. Gaz fiyatları Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Gazprom'un Avrupa'daki rekor gaz fiyatlarından sorumlu olmadığını söyledi. Putin ülkeleri, sabit fiyatlarla istikrarlı tedarik sağlamak istiyorsa, gaz şirketiyle uzun vadeli anlaşmalar imzalamaya çağırdı. Navalni iddiaları 2020 yılında hapishanede zehirlendiği iddia edilen Aleksey Navalni hakkındaki soruya Putin, "Rusya Başsavcılığı üzerinden resmî olarak birçok kez talepte bulunduk. 'Zehirlenme vakasını doğrulayan materyalleri verin' dedik. Yok, bir tane materyal bile yok.” dedi. Fransa ve Almanya liderlerine olay yerinde Rusya vatandaşı uzmanlarla ortak çalışmalar yapılmasını önerdiğini de kaydeden Putin, karşılığında hiçbir olumlu yanıt ve açıklama alamadığını söyledi. Ardından da "Bunun hakkında konuşmaya gerek yok. Cevaplayacak bir şey olmadığına göre bu sayfayı geçelim" dedi.

Aralık 24, 2021
·
Makale
Araf: Belarus ve Polonya sınırındaki göçmenler
Polonya , dün göçmenlerin Belarus sınırındaki Kuznica-Bruzgi bölgesine doğru ilerlediğinin bildirilmesi üzerine Belarus sınırında güvenliği artırdı. İçişleri Bakanlığı, göçmenlerin sınırı geçme çabalarının geri püskürtüldüğünü açıkladı. Ticari araçların sınır kapısından geçişinin durdurulduğu belirtildi. Savunma Bakanı Mariusz Błaszczak sınıra 12 binden fazla asker gönderildiğini ve gerektiği durumda ülke sınırlarını savunmaya hazır olduklarını söyledi. Bakanlığın paylaştığı videoda, sınırın Belarus tarafında bir araya gelen yüzlerce insan görüldü. Üç taraf, çarpık politikalar Polonya, Belarus hükümetini göçmen grubunu Polonya sınırını geçmeye teşvik edip provakasyon yapmakla suçladı. Dışişleri Bakan Yardımcısı Piotr Wawrzyk, Belarus'un can kaybına neden olmak istediğini dile getirdi. Sınırda toplanan göçmen grubunun sayısı net bir şekilde açıklanmadı; ancak Belarus muhafızları yaklaşık bin kişi olduğunu, Polonya "çok sayıda" grubun sınırı geçmek için beklediğini söyledi. Belarus'taki muhalefet haber kuruluşu NEXTA da göçmenlerin arasında Irak'tan gelen insanların bulunduğu; grubun içinde kadın ve çocukların da yer aldığı bilgisini paylaştı. Neler olmuştu? Avrupa Birliği (AB) ve Belarus arasındaki gerginlik, geçtiğimiz aylarda Ryanair uçağının Minsk'e zorla iniş yaptırılması ve muhalif bir gazetecinin tutuklanmasından sonra başlamıştı. AB, olayı hava korsanlığı olarak yorumlamış; Belarus hava yollarının AB içinde uçmasına yasak getirmişti. Belarus Cumhurbaşkanı Aleksandr Lukaşenko haziran ayında ülkesinin göçmenlerin AB topraklarına girmesine engel olmayacağı konusunda uyarı yapmıştı. Tepki: Litvanya, Belarus sınırına asker gönderdiğini açıklarken ülkenin İçişleri Bakanı Agne Bilotaite bölgede olağanüstü hâl ilan edilebileceğine işaret etti. NATO, Belarus'un AB'ye baskı yapmak için göçmenleri taktik olarak kullandığını ve durumun kabul edilemez olduğunu belirtti . Avrupa Komisyonu'nun göç işleri sözcüsü Adalbert Jahnz, Lukaşenko'nun AB'yi istikrarsızlaştırmaya çalıştığını ve insanları piyon olarak kullandığını söyledi. Almanya AB'yi göçmen akışını durdurmaya çağırırken ABD Belarus'a göçmen akışını "düzenlemeyi durdurma" çağrısında bulundu. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen üye ülkeleri Belarus'a karşı yeni yaptırımlar uygulamaya çağırdı. Peki ya şimdi? AB, Lukaşenko'nun göçmenleri silahlaştırmaya çalıştığını vurguluyor. Irak, Yemen, Suriye gibi ülkelerden gelen göçmenler başta Polonya olmak üzere Letonya ve Litvanya'dan AB topraklarına girmeye çalışıyor. Polonya da göçmenlere sığınma talebinde bulunma seçeneği vermek yerine göçmenleri Belarus'a geri itmekle itham ediliyor. Belarus göçmenlerle ilgili gerekli önlemleri aldıklarının altını çizerken Polonya yetkililerinin göçmenlere yönelik "insanlık dışı bir tutum" sergilediğini söylüyor. Brüksel'in Belarus'a yönelik yeni yaptırımlar üzerinde çalıştığı belirtiliyor. BelTA / Reuters Göçmenlerin yolculuğu Göçmen gruplarının Belarus'a gitmek için seyahat acentelerini kullandığı, ülkeye girişlerinin havalimanı görüntülerinde belli olduğu ve hükümet tarafından yönetilen otellere yerleştirildiği iddia ediliyor. Belarus'a ulaşan göçmenlerden 15 bin ila 20 bin avro arasında bir ücret alındığı ileri sürülüyor. The Guardian , iki ülke arasında sıkışan Amila Abdelkader ve Mustafa isimli iki göçmenin hikâyesini paylaşıyor. Abdelkader, Polonya'ya ilk kez ekim ayında geçtiklerini; fakat güvenlik görevlilerinin kendilerini Belarus'a geri püskürttüğünü belirtiyor. Belarus'a döndükten sonra da Polonya'ya dönmeleri konusunda ikaz yapıldığını dile getiren Abdelkader ve grubunun şu anki akıbeti bilinmiyor. Ölüm nehri: Fas'tan gelen Mustafa isimli göçmen, Belarus askerlerinin kendisine şiddet uyguladığını öne sürüyor. Sınırı "ölüm nehri" olarak tanımlayan Mustafa "Ne yapacaksın, nereye gideceksin?" diye soruyor. Polonya sınırında ise sınır muhafızları, polis, ordu ve bölgesel savunma güçlerinin göçmenleri beklediği aktarılıyor.

Kasım 9, 2021
·
Makale
76’ncı Birleşmiş Milletler Genel Kurulu başlıyor
"Dünyanın en büyük diplomatik toplantısı" Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 76'ncı kez toplanıyor. New York'ta bugün açılacak olan oturumu 21 Eylül'de gerçekleşecek Genel Münazara takip edecek ve görüşmeler 30 Eylül'e kadar sürecek. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu: Birleşmiş Milletler'in başlıca müzakere, politika oluşturma ve temsil organı olan BM Genel Kurulu'nda (UNGA) 193 üye ülke yer alıyor. Bütçenin ve BM Güvenlik Konseyi'nin geçici üyelerinin belirlenmesi, BM konsey ve organlarının üyelerinin seçilmesi, uluslararası barış ve güvenlik konularının tartışılması gibi konularda çalışıyor. Pandemi endişeleri Ağustos ayının ortalarında ABD Başkanı Joe Biden üye ülkelere gönderdiği bir notta bu yılki genel kurulun da çoğunlukla videolu olarak gerçekleşmesini talep etmiş, Delta varyantı sebebiyle liderlere toplantıya yüz yüze katılmama çağrısında bulunmuştu. Birleşmiş Milletler ise New York'un Covid-19 tedbirlerinin yakından takip edildiğini, yan toplantıların sanal olarak yürütüleceğini, BM Genel Sekreteri'nin ev sahipliği yaptığı geleneksel yemeğin de dâhil olduğu sosyal etkinliklerin gerçekleşmeyeceğini söylüyor. 75. BM Genel Kurulu başkanlığını üstlenen ve bu yıl görevi Maldivler Dışişleri Bakanı Abdulla Shahid'e devredecek olan Volkan Bozkır, geçtiğimiz günlerde bu yılki toplantının en az 83 liderin yüz yüze katılımıyla gerçekleşeceğini söylemişti. Türkiye, Brezilya, Birleşik Krallık, Kanada, Hindistan, İrlanda, İsrail, İtalya, Japonya, Meksika, Pakistan ve Venezuela'dan liderlerin konuşmalarını yüz yüze gerçekleştirecekleri biliniyor. Rusya'yı Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov'un temsil edeceği; İran'ın yeni Cumhurbaşkanı Reisi'nin bir videoyla katılım göstereceği, ülkenin yeni dışişleri bakanının ise New York'ta bulunacağı söyleniyor. Gündem Bu yılki UNGA’de Genel Münazara "Covid-19'dan kurtulma, sürdürülebilir biçimde yeniden inşa etme, gezegenin ihtiyaçlarına cevap verme, insan haklarına saygı gösterme ve Birleşmiş Milletleri yeniden canlandırma umuduyla Direnç İnşa Etmek" temasıyla düzenleniyor. Oturumlara; 2030 hedefleri, gıda, doğa, enerji, ekonomik büyüme, sürdürülebilir kalkınma, uluslararası güvenlik, insan hakları, silahsızlanma, Afrika, Orta Doğu, Filistin, Afganistan, Azerbaycan gibi başlıkların dâhil edilmesi bekleniyor. Myanmar ve Afganistan Geçici konuşmacı listesi; Myanmar'ın 1 Şubat'ta cunta tarafından devrilen Ang San Su Çi liderliğindeki Ulusal Demokrasi Birliği'nin (NLD) atadığı, Myanmar merkezli ya da uluslararası 359 sivil toplum kuruluşunun desteklediği daimî temsilci Kyaw Moe Tun tarafından temsil edeceğini gösteriyor. BM'nin kimlik komitesinin rakip temsil tekliflerini değerlendirmesi ve nihai kararı vermesi bekleniyor. Birleşmiş Milletler'in kararı; cunta yönetiminin ya da geçtiğimiz günlerde ilan edilen Ulusal Birlik Hükümeti'nin meşruiyetini ve üye ülkelerin Myanmar ilişkilerini belirleyeceğinden önem arz ediyor. The Straits Times'a göre UNGA'in 1992'de Haiti ve 1997'de Sierra Leone'deki askerî rejimlerin temsilini reddetmesi, bu karar için de ipuçları taşıyor. Benzer bir durum Afganistan için de geçerli. Afganistan'ın Birleşmiş Milletler Daimî Temsilcisi Ghulam M. Isaczai, Taliban'ın hızlı ilerleyişiyle ülkeyi terk eden Cumhurbaşkanı Eşref Gani yönetiminin bir parçası olarak konumlanıyor. Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan da 19-22 Eylül tarihleri arasında BM Genel Kurulu’na katılmak için New York’u ziyaret edecek. Dört günlük ziyarette Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Türkiye'nin BM Daimî Temsilciliğine ev sahipliği yapan ve BM kampüsünün karşısında yer alan Türk Evi'nin yenilenmiş hâlinin açılışını yapması da bekleniyor. Gazeteci Murat Yetkin; Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın liderlerle ikili görüşmeler gerçekleştireceğini, görüşeceği liderlere Daha Adil Bir Dünya Mümkün isimli kitabını hediye etmesinin beklendiğini aktarıyor. Yetkin; Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın ABD ziyaretinden ABD Başkanı Joe Biden'la görüşmeden dönmesinden "ABD'nin Türkiye'den somut bir beklentisi bulunmuyor" anlamının çıkarılabileceğini söylüyor.

Eylül 14, 2021
·
Makale
Artan vakalar ve hükümet krizi: Romanya
Romanya'da hükümet kurma görevi verilen Dacian Cioloş’un kabinesi, beklentilere paralel olarak parlamentoda güven oyu alamadı. 234 oya ulaşması gereken Cioloş kabinesi yalnızca 88 oy elde edebildi. Ülkedeki siyasi kriz birkaç aydır devam ediyor. Neler olmuştu? Romanya Başbakanı Florin Cîtu eylül ayının başında Adalet Bakanı Stelian Ion'u yaklaşık 12 milyar dolarlık kalkınma planının hayata geçmesini engellediği gerekçesiyle görevden almış, Ion bu duruma "Cîtu aslında kendi ayrılışını imzaladı" cümleleriyle tepki göstermişti. USR bu kararın ardından fonların şeffaflığı konusundaki endişeleriyle koalisyondan çekilmişti. Ekim ayının başında Ulusal Liberal Parti lideri Florin Cîtu'nun dokuz aylık azınlık hükümeti, Sosyal Demokrat Parti (PSD) tarafından sunulan ve USR ve aşırı sağ AUR partilerinin desteklediği gensoru önergesiyle düşmüştü. Cumhurbaşkanı Klaus Iohannis, Dacian Cioloş'u yeni başbakan adayı olarak atamış ve partisi parlamentoda 80 sandalyeyle çoğunluğun gerisinde olan Cioloş, tamamı USR üyelerinden oluşan yeni kabinesini sunmuştu. Covid-19 krizi Ülkedeki hükümet krizi, rekor boyutlarda seyreden salgının etkilerini katlıyor. 19 milyon nüfusa sahip Romanya geçtiğimiz salı 18.863 yeni Covid-19 vakası bildirdi ve 574 ölümle Avrupa Birliği ülkeleri arasında 24 saatte 500'ün üzerinde ölüm bildiren ilk ülke oldu. Bulgaristan'dan sonra birlik ülkeleri arasında en düşük aşılama oranlarına sahip olan ülkede yetişkinlerin yalnızca %34'ünün tamamen aşılandığı biliniyor. Avrupa Birliği ortalaması ise %74. Our World in Data verilerine göre Romanya, bir milyonda 18,2 oranla kişi başına düşen en yüksek Covid-19 ölüm oranlarından birine sahip. Yaşananları "korkunç boyutlarda bir ulusal dram" tanımlayan Cumhurbaşkanı Klaus Iohannis “yetkililerin somut eylem eksikliğinin endişe verici olduğunu” ifade etti. PSD lideri Marcel Ciolacu da politik açmazların "herkesi incittiğini" söyleyerek "bizi bu hâle getiren bencillik, kibir ve bağlılık eksikliğidir" dedi. Şimdi ne olacak? Oylamanın öncesinde partilerin Cioloş'un "hoşnutsuzluk kışı" olarak tanımlanabilecek bu kriz döneminde iyi bir seçenek olabileceği yorumları yapılıyordu. Euronews’e konuşan stratejist Anton Pisaroglu, Cioloş hükümetinin "en iyi seçenek olduğu için değil, fedakârlık hükümeti olduğu için bir şansı olduğunu düşündüğünü" belirtmişti. Cioloş'un partisinden yapılan açıklamada "Sorumsuz oylarla milletvekilleri Romanya'nın bugün işlevsel bir hükümete sahip olması için tek çözümü reddetti ve siyasi krizi uzatmanın pandemi krizini çözmekten daha önemli olduğuna karar verdi" ifadeleri yer aldı. Yine de USR'ın "bir seçenek bulmak için" cumhurbaşkanı ve diğer partilerle yeni görüşmelere "aynı açıklıkla" katılacağı belirtildi. Ekim ayının başında gensoru önergesiyle görevden alınan Florin Cîțu'nun Cumhurbaşkanı Iohannis tarafından ikinci bir dönem için aday gösterilmesi bekleniyor. Cîtu’nun aday gösterildiği ve hükümeti 60 gün içinde kurmayı başaramadığı durumda Romanya Cumhurbaşkanı Klaus Ihoannis parlamentoyu feshedebilir ve bu durum erken seçimlerin önünü açabilir.

Ekim 21, 2021
·
Makale
Çekya’da seçimler: Şimdi ne olacak?
Çekya'da hafta sonu gerçekleşen genel seçimde ilk sonuçlara göre Sivil Demokrat Parti (ODS), TOP 09 ve Hristiyan Demokratlar Birliği'nin (KDU-CSL) oluşturduğu merkez sağ ittifakı SPOLU (Birlikte), oyların %27,8'ini alarak parlamentoda çoğunluğu elde etti. Oyların %99,9'unun sayıldığı seçimlerde Çekya Başbakanı Andrej Babiš'in partisi Gayrimemnun Vatandaşlar Hareketi (ANO) %27,17, Çekya Korsan Partisi ve Bağımsız Şehirliler Partisi ittifakı %15,57, aşırı sağcı Özgürlük ve Doğrudan Demokrasi Partisi ise %9,58 oy aldı. Mevcut hükümetin ortağı Sosyal Demokrat Partisi'nin yanı sıra Çekya ve Moravya Komünist Partisi de %5'lik seçim barajını aşamadı ve parlamentoya giremedi. Portre: Babiš 2017'de ülkenin mevcut başbakanı Bohuslav Sobotka kendisinin ve tüm kabinesinin istifa edeceğini belirtmiş, sonrasında vazgeçerek cumhurbaşkanı Miloš Zeman'dan, adı yolsuzluk iddialarına karışan dönemin maliye bakanı ve başbakan yardımcısı Andrej Babiš'in görevden alınmasını istemişti. Görevden alınan Babiš'in partisi ANO, 20-21 Ekim 2017'de gerçekleşen genel seçimlerde oyların %29,6'sını alarak birinci olmuş ve Babiš yolsuzlukla mücadele edeceği, ülkeyi bir "iş insanı gibi yöneteceği" sözünü vermişti. Görevdeyken gelir vergisini düşüren, emekli maaşlarını artıran Babiš özellikle yaşlı seçmenin desteğini kazandı. AB fonlarının kötüye kullanımı ve AB Çıkar Çatışması Yasası'nın ihlali konusunda da soruşturulan Babiš’in; seçimden hemen önce ortaya çıkan Pandora Papers'ta offshore şirketler aracılığıyla Fransa'da 22 milyon dolarlık mülk satın aldığı iddia edilmiş, başbakan ise "yanlış bir şey yapmadığını" söylemişti. Babiš, pandemi yönetimi konusunda da eleştirilere maruz kalıyordu. 30 bini aşkın insanın Covid-19 sebebiyle öldüğü Çekya, 2021'in başlarında kişi başına en çok vakanın saptandığı ülkeydi. Siyaset bilimi profesörü Lubomír Kopecek, Çekya'nın Donald Trump'ı olarak nitelenen Babiš'in, göçmenler konusuna "fazla dostane" yaklaşan Korsanlar Partisi'nin aksine "göçmen kozunu" oynadığını da söylüyor. 2020'deki açıklamalarında AB'ye gelen göçmenlerin ülkelerine geri gönderilmeleri gerektiğini söyleyen ve geçtiğimiz haftalarda da AB'nin, sığınmacı akınını Avrupa dışında durdurması gerektiğine dair açıklamalar yapan başbakanın Avrupa Birliği'nin Yeşil Mutabakatı'na karşı çıktığı, Avrupa Parlamentosu'nu "Çekya seçimlerini etkilemeye çalışmakla suçladığı" biliniyor. Şimdi ne olacak? SPOLU'nun lideri Petr Fiala ve Korsanlar'ın lideri Ivan Bartos, gruplarının hükümet kurmak için bir şansı olduğunu söylüyor. Toplamda 108 sandalyeye sahip olacakları parlamentoda çoğunluk hükümeti kurmaya yönelik taleplerini bir mutabakat zaptıyla somutlaştıran iki koalisyon, Zeman'dan hükümet kurma görüşmelerini Fiala'ya emanet etmesi için talepte bulundu. Koalisyonların bir "aldatmaca" olduğunu düşünen Zeman'ın Babiš destekçisi olduğu ve seçimlerden önce, hükümet kurmak için ilk şansı en büyük tek partiye vereceğini söylediği görülüyor. Diğer yandan cumhurbaşkanlığı ofisi ayrıntı vermese de Zeman'ın iki haftadır hasta olduğu ve seçimler gerçekleşirken hastaneye yatırıldığı, dün akşam saatleri itibarıyla yoğun bakımda olduğu biliniyor. Yine de Politico'da yer alan makalede, komünist partinin ve sosyal demokratların parlamento dışında kalmasıyla Babiš'in iktidarda kalmak için yeterli desteği bulmasının pek olası görünmediği ve ülkeyi bir siyasi istikrarsızlığın beklediği belirtiliyor. The Financial Times'ta yer alan makalede de hem SPOLU'nun hem de Pirates & Mayors’ın Babiš’le çalışmaya sıcak bakmamasının, Babiš’in işini zorlaştırdığı belirtiliyor. Geniş perspektif Halkın "Babiš'in popülist, kısa dönemli siyasetinden bıktığını" söyleyen Petr Fiala, "normal, yetkin ve düzgün siyaset yapmak istediklerini, insanların onlara inandığını" söylüyor. The New York Times'ta Andrew Higgins tarafından kaleme alınan yazıda; Trump yenilgisinden bu yana Doğu ve Orta Avrupa'da muhalefetlerin artan birliği nedeniyle siyasette popülist dalganın duraksadığı belirtiliyor. Zira 2022 seçimlerine hazırlanan Macaristan'da da sosyalistler, liberaller ve merkez sağ, ülke tarihinde benzeri görülmemiş biçimde bir araya gelerek 2010'dan bu yana iktidardaki Viktor Orbán'ın karşısına tek aday çıkarmak için çalışıyor. Orbán'ın yakın müttefiki Slovenya Başbakanı Janez Janša'nın partisinin de kamuoyu yoklamalarında puan kaybettiği belirtiliyor.

Ekim 11, 2021
·
Makale
Pandora Papers: Tarihin en büyük offshore veri sızıntısı
Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu'nun ve 117 ülkede 140 medya organizasyonundan 600'ü aşkın gazetecinin 14 kaynaktan sızdırılan 2,9 terabaytlık dokümanı inceleyerek duyurduğu Pandora Papers, 90 ülkeden 330'u aşkın politikacının da aralarında bulunduğu kişilerin offshore şirketler aracılığıyla servetlerini sakladığını, kazançlarını vergi cenneti ülkelerde barındırdığını, para akladığını ve vergiden kaçındıklarını ortaya koyuyor. Offshore nedir? Cayman Adaları, Britanya Virjin Adaları, İsviçre, Singapur gibi yerler "vergi cenneti" olarak adlandırılıyor. Offshore ülkeler; şirket kurmanın kolay olduğu, kurumlar vergisinin düşük olduğu ya da hiç olmadığı, şirket sahiplerinin kimliklerine erişmenin zor olduğu ülkeleri tanımlıyor. Örneğin bir kişi Birleşik Krallık'taki bir gayrimenkulü offshore ülkelerde kurduğu şirket üzerinden satın alabiliyor. Bu sayede aslında yasal boşluğu kullanmış oluyor. Kazancın elde edildiği ülkede gelir vergisi ödemek yerine bu miktarı offshore ülkelere transfer etmek vergiden kaçınmak anlamına geliyor. Offshore ülkelerde varlık sahibi olmak yasa dışı olmasa da karmaşık gizli şirket ağları kullanarak bu çeşit transferler yapmak, bir yandan da yasa dışı elde edilen gelirleri gizlemenin yolu olarak görülüyor. Bir adım geriden: Pandora Papers bu gibi sızıntıların ilki değil. 2016'da yayımlanan ve bu karmaşık ağları ortaya çıkaran Panama Papers; İzlanda ve Pakistan başbakanının istifasına yol açmıştı. 2013 tarihli Offshore Leaks ya da 2017 tarihli Paradise Papers da bu gibi sızıntılar arasında yer alıyor. Neler var? Pandora Papers'ta 35 mevcut ya da eski ülke liderinin ismi geçiyor. Ürdün Kralı II. Abdullah’ın Birleşik Krallık ve ABD'deki 70 milyon sterlin değerindeki mülklerini gizlediği, Rusya Devlet Başkanı Putin'in Monako'da gizli varlıkları olduğu, Çekya Başbakanı Andrej Babiš'in bir offshore şirket aracılığıyla Fransa'nın güneyinde 12 milyon sterline iki villa satın aldığı, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev'in ailesinin Londra'da 17 mülk sahibi olduğu, Kenya Devlet Başkanı Uhuru Kenyatta ve ailesinden altı üyenin bir offshore şirket ağına sahip olduğu, Pakistan Başbakanı İmran Han'ın kabinesinden ve ailelerinden yakın çevresinin şirket sahibi oldukları, Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenski'nin 2019 seçimlerinden önce bir offshore şirketindeki hissesini devrettiği, Eski Birleşik Krallık Başbakanı Tony Blair ve eşinin Londra'da satın aldıkları ofis için 312 bin sterlinlik damga vergisinden kaçındığı öne sürülüyor. Bahreyn, Dubai, Katar, Brezilya, Hollanda, Fransa, Kongo, Kolombiya, Peru gibi ülkelerden siyasetçilerin isimlerinin de yer aldığı belgelerde Elton John, Shakira, Claudia Schiffer, Julio Iglesias gibi popüler isimlerden de söz ediliyor. İlk yanıtlar Pakistan, belgelerde adı geçen yetkililerin soruşturulacağını söyledi. Hindistan da Pandora Papers dosyasının araştırılacağını duyurdu. Rusya, belgelerin Putin'in çevresindeki kişilerin gizli servetlerini sızdırdığına dair bir kanıt göremediğini belirtti. Çekya Başbakanı Babiš "yanlış ya da yasa dışı bir şey yapmadığını" savundu. Kenya Devlet Başkanı Kenyatta, yurt dışı ziyaretinden sonra iddialara kapsamlı yanıt vereceğini ifade etti. Hollanda'da muhalefet Maliye Bakanı Wopke Hoekstra'nın Virjin Adaları'ndaki şirkete yıllarca yatırım yaptığına ilişkin iddiaların tartışılmasını isterken Hoekstra "yatırımın kâr amacı taşımadığını, hiçbir zaman temettü almadığını ve 12 yıl önce şirketin nerede olduğunu bilmediğini" söyledi. Türkiye bu konunun neresinde? Çalışmaya Türkçe basından katılan DW Türkçe'nin yayımladığı "'Saray'dan gelen paralar vergi cennetinde" başlıklı haberde Şehir Hastaneleri'nin beşinin yapımını da üstlendiği bilinen Rönesans Holding'in kamu projelerinden elde ettiği kârların bir kısmını Britanya Virjin Adaları'na aktardığı öne sürülüyor. DW Türkçe'nin ulaştığını söylediği belgelere göre Rönesans Holding kurucusu Erman Ilıcak'ın annesi Ayşe Ilıcak'ın, Panama'da kurulu hukuk ve danışmanlık firması Alcogal aracılığıyla Dolmine International Ltd. ve Cover Trading Ltd. isimli iki şirket kurduğu belirtiliyor. İsviçre'de faaliyet göstereceği belirtilen bu şirketlerin hesaplarına 2015’te "bağış" başlığıyla 105'er milyon dolar aktarıldığı görülüyor. DW Türkçe, iki şirketin hesaplarında da 2016 ve 2017 yıllarında başka bir ekonomik aktivite olmadığını söylüyor. Rönesans Holding’den açıklama: DW Türkçe'nin iddiaları üzerine bir kamuoyu duyurusu yayımlayan Rönesans Holding; açıklamada iddiaları "Rönesans'ın, 75 bin çalışanının, hissedarlarının, iş ortaklarının ve tüm ilişkili tarafların itibarını zedeleyen, asılsız, mesnetsiz ve spekülatif" olarak niteleyerek şu ifadelere yer verdi: "Rönesans, hiçbir zaman yurt içinden yurt dışına yerel ya da uluslararası mevzuata aykırı herhangi bir fon transferi yapmamıştır. Bu konularla ilgili tüm beyan, bildirim ve açıklamalar ilgili yerel ve uluslararası mevzuata uygun olarak ilgili makamlara yapılmıştır."

Ekim 5, 2021
·
Makale
Çözümsüz problem: Cezayir - Fas
Geçtiğimiz günlerde Cezayir Dışişleri Bakanı Ramtane Lamamra, Cezayir'in Fas ile diplomatik ilişkileri Fas'ın "düşmanca eylemleri" sebebiyle sonlandırdığını açıkladı. Fas Başbakanı Sadeddin el-Osmani ise karardan "derin üzüntü duyduğunu ve yakın zamanda bu sorunu aşmayı temenni ettiklerini" belirtti. Cezayir ve Fas arasındaki gerginliğin kökleri, on yıllar öncesine uzanıyor. Neler oldu? Dışişleri Bakanı Lamamra, kararı Fas'ın Cezayir yetkililerini izlemek için Pegasus casus yazılımını kullanması, Batı Sahra bölgesinde ayrılıkçı grupları desteklemesi ve karşılıklı taahhütlerde başarısız olmasıyla gerekçelendirdi. • Pegasus iddiaları: Geçtiğimiz ay Forbidden Stories ve Uluslararası Af Örgütü, 16 medya organizasyonuyla Pegasus projesi adını verdiği bir kapsamlı dosya hazırlamış ve ülkelerin İsrail merkezli NSO Group tarafından geliştirilen Pegasus casus yazılımıyla devlet görevlilerini, insan hakları aktivistlerini, gazetecileri hedeflediğini öne sürmüştü. Fransa merkezli Le Monde gazetesi de Fas'tan, Cezayir'den ve Fransa’dan toplamda 10 bini aşkın telefon numarasının NSO müşterisi Fas tarafından hedeflendiğini iddia etmişti. Fas ise iddiaları reddetmişti. • El-Kabail hareketi: Yine temmuz ayı içinde Cezayir; Fas'ın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Ömer Halil'in Cezayir'in doğusunda Berberilerin yaşadığı bölgenin bağımsızlığını talep eden ayrılıkçı El-Kabail hareketinin meşruiyetini destekleyen açıklamaları üzerine Fas'ın başkenti Rabat'taki büyükelçisini geri çağırmıştı. • Yangın suçlamaları: Cezayir; iki hafta önce yaşanan ve en az 65 kişinin ölümüyle sonuçlanan yangınlardan ülkede bu yıl terörist organizasyon olarak tanımlanmaya başlanan Reşad ve MAK isimli iki grubu sorumlu tutmuş ve bu grupların Fas ve resmî açıklamalarda yalnızca "siyonist grup" olarak tanımlanan İsrail tarafından desteklendiğini iddia etmişti. Batı Sahra sorunu Afrika kıtasının kuzeybatısında konumlanan, zengin fosfat ve petrol kaynaklarıyla tanınan 266 bin kilometrekarelik bir alanı tanımlayan Batı Sahra, eski bir İspanya sömürgesi. • 1975'de Polisario Cephesi isimli bir bağımsızlık yanlısı silahlı hareket tarafından verilen mücadele sonucunda İspanya'nın çekilmesiyle bölge, Fas ve Moritanya arasında paylaşılmıştı. Fakat 1976'da Polisario Cephesi tarafından ilan edilen Sahra Arap Demokratik Cumhuriyeti Fas tarafından tanınmamış ve Cezayir tarafından desteklenen Polisario hareketiyle ABD ve Fransa tarafından desteklendiği bilinen Fas ve Moritanya tarafları arasında bir savaş başlamıştı. • 1979'da Moritanya bölgeden çekilmiş, Fas ise Moritanya'nın çekildiği alanı da ilhak etmişti. 1991'de Birleşmiş Milletler Batı Sahra Referandumu Misyonu (MINURSO) ara buluculuğunda bir ateşkes imzalanmasına rağmen bölgenin durumunu belirleyecek referandum hakkında uzlaşılamamasıyla süreç askıda kalmıştı. • 2007'de "bağımsızlık" seçeneğini barındırmayan ve "genişletilmiş özerklik" olarak tanımlanan çözüm de Polisario tarafından kabul edilmemişti. Bölgedeki sükûnet, Fas'ın Ekim 2020'de tampon bölgede Polisario Cephesi'nin Fas ile Moritanya arasındaki sınır kapısını geçişlere kapattığı gerekçesiyle başlattığı askerî operasyonla son bulmuştu. Kasım 2020'de ise sınır kapısının kontrolü Fas yönetimine geçmişti. • Donald Trump yönetimi, Fas ile İsrail arasındaki diplomatik ilişkilerin yeniden başlaması koşuluyla Fas'ın Batı Sahra üzerindeki egemenliğini geçtiğimiz yıl aralık ayında tanımıştı. İsrail Dışişleri Bakanı Yair Lapid de geçtiğimiz haftalarda ülkeye ilk resmî ziyareti gerçekleştirmişti. Şimdi ne olacak? Nigar Neşe Kemiksiz tarafından kaleme alınan ve Uluslararası İlişkiler ve Diplomasi Dergisi'nde yayımlanan bir makale, bölgede kimsenin "çözüm" için çalışmadığı tezini savunuyor. Makaleye göre Cezayir; Fas'ın güçlenmesini engellemek için Batı Sahra sorununun daimî bir mesele olarak kalmasını istiyor. Fas ise müzakere süreci uzadıkça egemenliğini pekiştiriyor. İki ülke arasında seçim yapmak istemeyen ABD, Fransa ve Rusya gibi ülkelerin de çözümü değil, müzakereleri destekleyen bir tutum içinde kaldığı belirtiliyor.

Ağustos 26, 2021
·
Makale
Ekim 20, 2026
·
Hikaye
Kürtaj savaşı
Polonya’da kürtaja neredeyse tümden bir yasaklama getiren Anayasa Mahkemesi kararı, koronavirüse rağmen son zamanların en büyük hükümet karşıtı protestosuna sebep oldu. Nüfusunun çoğunluğu Katolik olan Polonya'da başkent Varşova'da gösteriler düzenlendi, bugün 15. gün. Protestocuların talebi ise yasa değişikliğinin geri alınması. Neler oldu? Yerel basın, 22 Ekim’den itibaren 450 binden fazla katılımlı en az 400 protesto gerçekleştirildiğini belirtiyor. Protestolar birçok şehirde gerçekleşti: Varşova, Gdańsk, Białystok, Poznan, Kraków, Wroclaw, Torun, Sczescin, Myślenice, Gorlice ve Jasło… Başkent Varşova’da 30 Ekim Cuma günü gerçekleştirilen protesto ise onlarca yıldır ülkede gerçekleştirilmiş en büyük protesto olarak kayıtlara geçti. Birçok ilin belediye başkanları grevi desteklediğini açıkladı. Lodz Belediye Başkanı Hanna Zdanowska da fiziken greve katıldı. Bazı üniversiteler, öğrencilerin eylemlere katılması için dersleri iptal edince Eğitim ve Bilim Bakanı üniversiteleri fonlarını kısıtlamakla tehdit etti. Radikal milliyetçi grupların örgütlenerek Varşova’da ve başka şehirlerde birçok sokakta nöbet tutarak protestoculara saldırdığı bildirildi. Protestocular ise #ThisisWar (Bu bir savaş) sloganıyla sokaklardan ayrılmıyor. Varşova’daki eylemde 37 kişi gözaltına alındı. Eylem, 55 yıl önce İzlanda’da ses getiren kadın erkek eşitliği grevinin etkisiyle tasarlanmış. Kadınlar aslında grevde. Polonya’daki kadınlar işe ve okula gitmeyi, ev işlerini yapmayı reddediyor. 24 Ekim 1975’te İzlanda’da yaşayan kadınlar da işe gitmemiş, yemek yapmamış ve çocuk bakmamıştı. 2016 yılında yine kürtajın meclis gündemine geldiği bir dönemde Polonya’daki kadınlar benzer bir eylem yapmışlardı. Bir adım geri: 2016 yılında Kürtajı Durdurun girişimi, Polonya parlamentosuna kürtajın tamamen yasaklanması için 450 bin imza destekçisiyle yasa tasarısı sunmuştu. Parlamento, teklifi 154’e karşı 267 oyla kabul etmişti. Ardından ülke çapında eylemler yapılmış, Polonya’daki kadınlar greve çıkmıştı. Bu eylemlerin ardından parlamentoda yeniden oylanan yasa tasarısı 352’ye karşı 58 oyla reddedilmişti. Polonya’da kürtajın tamamen yasaklanması muhafazakâr gruplarca 2011 ve 2015’te de parlamento gündemine getirilmiş, milletvekillerince oy çokluğuyla reddedilmişti. Yasanın kapsamı: Polonya’da 1993’ten bu yana, kürtaj sadece kadının hayati tehlikesi olduğu, fetüsün ciddi zarar gördüğü durumlarda veya ensest ilişki ve tecavüz sonucu hamileliklerde uygulanabiliyordu. Cenindeki bozukluk " ciddi ve geri döndürülmesi mümkün olmayan cenin bozuklukları ya da ceninin hayatını tehdit eden tedavisiz hastalık" olarak tanımlanıyor. Ülkedeki resmî kayıtlara göre yasal kürtajların tamamı bu kapsama giren Down sendromu sebebiyle yapılıyor. Polonya’da yılda yaklaşık iki bin yasal kürtaj yapılırken merdiven altı kürtaj sayısının yılda on bin ile yüz elli bin arasında değiştiği tahmin ediliyor. “Kusurlu fetüs” maddesinin kaldırılmasıyla, kürtaj hakkı ciddi oranda kısıtlandı. Polonya'da iktidarda olan Hukuk ve Adalet Partisi lideri kararın değiştirilemeyeceğini söyledi. Fakat biz bu satırları yazdıktan sonra Polonya yerel basını protestoların başarıya ulaştığını ve hükümetin geri adım atarak kanun yürürlüğünün ve yayımlanmasının ertelendiğini belirtti. Türkiye’de kürtaj: 1983 Türkiye Nüfus Planlaması Hakkında Kanun ile beraber 10’uncu haftaya kadar kürtaj yasal. Tıbbi zorunluluk olması durumunda ise 10 hafta sonrasında da kürtaj yapılabilmesi sağlanıyor. Fakat kürtajın yasal olması onu erişilebilir kılmıyor. 81 ilin 53’ünde kürtaj hizmeti veren devlet hastanesi yok. Tek problem bu da değil. Hastanedeki doktorlar kimi zaman etiketlenmemek kimi zaman da bireysel inançlarından kaynaklı olarak bu operasyonu yapmayı reddediyor. Devlet hastanelerinde bu hizmete erişemeyenler için çözüm ise istemedikleri bir bebeği hayata getirmek, borç edinerek özel hastanelerde asgari ücretten daha pahalı bir operasyon geçirmek veya sağlıklarını riske atarak merdiven altı yerlere başvurmak. Bu da kadına yasal olarak verilen hakkı sınıfsal hâle getiriyor. 2012 sonrası kürtaj tartışmaları sürekli alevlenen bir konu hâline geldi . Aynı yıl düşük hapı yalnızca hastane eczanelerinden temin edilen bir ilaç olup erişimi zorlaştı. Bu imkânsızlıkların dışında Medula Hastane sistemi olarak bilinen Genel Sağlık Sigortası ile hizmetlerin ödemesini gerçekleştirmek için oluşturulmuş sistemde “tıbbi tahliye” bölümünün silinmesi, 10 haftalık sürede kürtaj talep edenlere hizmet vermeyi fiilen imkânsız getiriyor. Aslında yasal olarak hak olan kürtaj de facto yasaklanmış oluyor.

Mart 10, 2021
·
Makale
AB’nin bir yılı: Birliğin Durumu
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula Von der Leyen'ın Birliğin Durumu (State of the Union) konuşması dün gerçekleşti. Leyen; Afganistan'dan çekilme süreci, Covid-19'la mücadele, iklim krizi, göç, Avrupa Birliği'nin değerleri gibi konularda mevcut durumu değerlendirdi ve AB için önümüzdeki bir yıllık sürecin önceliklerini dile getirdi. Leyen'ın bu yılki ve bir önceki Birliğin Durumu konuşmalarında kullandığı kelimelerin yoğunluğunu gösteren bir çalışma. Politico Euronews’un yaptığı derlemeden hareketle Leyen’ın konuşması aşağıdaki başlıklarda şekillendi. Savunma Von der Leyen Afganistan'da yaşananların Avrupa'nın kendi savunma kapasitesini güçlendirmeye ihtiyaç duyduğunu gösterdiğini söyledi. Avrupa Komisyonu Başkanı; AB'nin yıl sonuna kadar duyurulmak üzere bir AB-NATO Ortak Deklarasyonu üzerinde çalıştığını, fakat bunun "denklemin yalnızca bir parçası olduğunu, AB'nin daha fazlasını yapabileceğini, yapmaya istekli olması gerektiğini" ifade etti. Üye devletlerin tehditleri anlamak ve daha iyi ortak karar alabilmek için istihbarat iş birliğini geliştirmelerini "hayati" olarak tanımlayan Leyen, siber güvenlik konusunda üye devletleri iş birliğine ve Avrupa Siber Savunma Politikası'nı oluşturmaya çağırdı. Leyen ayrıca 2022'nin ilk yarısında Fransa'nın başkanlığında bir Avrupa Savunma Zirvesi gerçekleşeceğinin haberini verdi. Göç Sınır yönetimini, sığınma prosedürlerini, krize hazırlıklı olmayı ve ortaklıkları ortaya koyan Yeni Göç ve İltica Paktı'nın her türlü yanıtı barındırdığını düşünen Leyen’a göre bu konudaki ilerlemeler "acı verici bir biçimde yavaş" seyretti. Üye ülkeler arasındaki uzlaşmazlıkların insan kaçakçılarının işine yaradığını ifade eden başkan, göçmenleri diğer AB üye ülkelerine geçmeye teşvik etmekle suçladığı Belarus'a atıfta bulundu. Bu konunun bir güven sorununa dönüşeceğini savunan Leyen üye devletlere göç politikaları adımları konusunda hızlanma çağrısında bulundu. Ayrıca AB'nin Afganistan'a insani yardımı 100 milyon avro daha artıracağını ifade etti. Böylece toplam yardım 300 milyon avro olacak. Covid-19 ve iklim değişikliği Covid-19'la mücadele kapsamında Avrupa Birliği ülkelerinde yaşayan yetişkinlerin %70'nin tamamen aşılandığını duyuran von der Leyen; 700 milyon doz aşının üye devletler arasında paylaştırıldığını, bir diğer 700 milyon dozun da 130'u aşkın ülkeye dağıtıldığını söyledi. Aşı dağıtımının bu zamanların en büyük jeopolitik meselelerinden biri olduğunu düşünen Leyen dünya çapında dozların %1'inden daha azının düşük gelirli ülkelerde uygulandığını hatırlatarak pandeminin henüz sona ermediğine, buradaki adaletsizliğin ve aciliyetin öneminin açık olduğuna işaret etti. Başkan, AB'nin gelecek yılın ortasına kadar sağlayacağı aşı taahhüdünü 200 milyon doz artırdığını, 2027'ye kadar sağlık alanında daha hazırlıklı olunabilmesi için 50 milyon avro yatırım gerektiğini ifade etti. İklim krizi başlığında Kasım 2021'de Glasgow'da gerçekleşecek olan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı'nı "hakikat anı" olarak tanımlayan Leyen, Çin yönetimini kendi stratejileri hakkında daha çok bilgi vermeye ve ABD ve Japonya'yı Glasgow'a somut planlarla gelmeye çağırdı. Leyen; Avrupa Birliği'nin iklim finansmanı katkılarını artıracağının teminatını verdi ve üye ülkeleri Sosyal İklim Fonu’nu desteklemeye çağırdı. Avrupa Birliği değerleri Avrupa Birliği'nin hukukun üstünlüğüne zarar verdiği gerekçesiyle eleştirdiği Polonya'da yaşanan gelişmelere referans veren Leyen Avrupa Adalet Divanı'nın verdiği kararların bağlayıcı olduğunu hatırlattı. Birliğin üzerine kurulduğu demokrasi, hukukun üstünlüğü, ifade özgürlüğü ve bağımsız medya gibi değerleri savunacağını vurgulayan Leyen, bazı ülkelerde yaşanan gelişmeleri "endişe verici" olarak tanımladı. İlk yorumlar Von der Leyen "birliğin ruhu" temasını odağına alan konuşmasında AB'nin kurucularından Robert Schuman'ın "Avrupa’nın bir ruha, bir ideale ve bu ideale hizmet edecek bir siyasi iradeye ihtiyacı var." sözlerine atıf yapsa da Politico'dan David M. Herszenhorn; von der Leyen'ın bu konuşmasında gelecekte hatırlanacak satırlar sunmadığını düşünüyor. Herszenhorn'a göre konuşma birliğin ruhuna odaklansa da başka bir tema etrafında şekilleniyor: "Avrupa Birliği'nin dünya sahnesindeki zayıflığı ve birlik içindeki ihtilaflar." Ayrıca yazar, AB’nin 200 milyon doz ek aşı taahhüdünün, geçtiğimiz aylarda yaşanan teslimat gecikmelerinden sonra pek etki uyandırmadığını düşünüyor.

Eylül 16, 2021
·
Makale
Farklı ülke aynı utanç: Kilisede binlerce istismar
Kiliselerde Cinsel İstismarları Araştırma Komisyonu’nun açıkladığı raporda Fransa Katolik Killisesi’nde 1950’den bu yana 216 bin çocuğun cinsel istismara uğradığı ortaya çıktı. Rapor: 2017'de ortaya çıkan cinsel istismar olayıyla kilisenin talebi üzerine oluşturulan 22 kişilik komisyonun yaklaşık iki buçuk yılda hazırladığı rapor, 2 bin 500 sayfadan oluşuyor. Basın toplantısında açıklanan rapor, Fransa Piskoposlar Konferansı'na (CEF) ve Dinî Enstitüler ve Cemaatler Konferansı'na (Corref) teslim edilecek. Ayrıntılar Raporda, 70 yıl boyunca Katolik kilisesinde 2 bin 900 ila 3 bin 200 aralığında pedofili rahip bulunduğu belirtildi. Bu sayının “tahminî minimum sayı” olduğunu vurgulayan Komisyon Başkanı Jean-Marc Sauve; istismarcıların yalnızca rahiplerden oluşmadığını, din görevlileri ve kilise çalışanlarının da bulunduğunu söyledi. Sauve ayrıca kiliseye bağlı kurumlar da dâhil edildiğinde mağdur sayısının 330 bine ulaşabileceğini açıkladı. Komisyon raporu, kilisenin, mahkemenin ve polisin arşivlerinin yanı sıra mağdur ve tanıkların da ifadelerine dayanıyor. Rahiplerin kilise cemaatinden yakın ilişkide oldukları aile çevreleri cinsel istismarın en sık görüldüğü ortam olarak kayda geçiyor. Raporda ayrıca kilisenin organize ettiği eğitim, tatil ve spor programlarında birçok cinsel istismar olayı meydana geldiği belirtiliyor. Ne bekleniyor? Rapor, sonuçların yanı sıra istismar olaylarının engellenmesi için mağdurların dinlenmesi, rahiplerin ve din insanlarının eğitimi, kilise hukuku ve kilise yönetiminin dönüştürülmesi gibi 45 farklı alanda çözüm önerileri de içeriyor. Yaşanan olayların birçoğunun kurbanlarını temsil eden sivil toplum kuruluşlarıysa sorumluların "caydırıcı cezalara" çarptırılmasını talep ediyor; ancak zaman aşımına uğramış olması ya da faillerinin ölmüş olması nedeniyle yasal sürecin işleyemeyeceği belirtiliyor. Komisyon Başkanı Sauve mağdurlara tazminat ödenmesi gerektiğini, ayrıca Katolik Kilisesi'nin cinsellik, itaat ve papazların kutsallığı gibi öğretilerinin cinsel istismarların önünü açtığını ve kilisenin toplumun güvenini kazanmak için bu konuları ele alış şeklinde reform yapması gerektiğini savunuyor. Bir adım geriden: Fransa Piskoposlar Birliği, 2019 yılında Katolik Kilisesi bünyesinde istismara maruz kalan kişilere tazminat ödeneceğini açıklamıştı. Tazminat, "mağdurların çektiği acıların tanınması için bir ödenek" olarak tanımlanmıştı. Kilisenin tavrı Fransa Katolik Kilisesi'nden bir yetkili, raporun açıklanmasından önce bulguların "korkunç ve utandırıcı" olduğunu söyleyerek af dilemişti. Raporun yayımlanmasından sonra açıklama yapan Fransa Piskoposlar Konferansı başkanı Monsenyör Eric de Moulins-Beaufort ise "utanç duyduklarını" belirterek aynı açıklamayı yaptı. Piskoposluk, suçların giderilmesi yerine mali katkı uygulamasının devreye sokulacağının sinyallerini verdi. Bu sinyal, özellikle mağdurlar ve ailelerinin tepkisini çekti; ancak raporun Vatikan’la da görüşüldüğü belirtildi. Bu nedenle kilisenin nasıl bir yol izleyeceğinin görüşmelerin ardından belirlenmesi bekleniyor. “Papalık sırrı”: Papalık sırrı, durum ve olayların kiliselerin birliği, bütünlüğü ve güvenliğini sağlamak amacıyla kilise dışındaki kurumlarla paylaşılmasını önlüyor. 2001 yılında bu kapsama alınan cinsel istismar olayları, 2019 yılında Papa Francesco tarafından yeniden bu kapsamdan çıkarılmıştı. İlk “skandal” değil Yayımlanan rapor kiliselerde meydana gelen cinsel istismar olaylarını gün yüzüne çıkaran ilk rapor değil. 2018 yılında yayımlanan bir raporda Almanya’da 27 psikoposluk bölgesinde 1964 ve 2014 yılları arasında 3 bin 677 çocuğun cinsel istismara uğradığı ortaya çıkmıştı. Raporun ardından mağdurlara tazminat ödenmesine karar verilmişti. ABD'nin Boston şehrinde 2002'de John Geoghan adlı eski bir rahibin 1962-1995 yılları arasıdan 130'dan fazla çocuğa cinsel tacizde bulunduğu tespit edilmiş, dönemin bölge kardinali Bernard Law'ın ise olayı öğrenmesine rağmen üzerini örttüğü ortaya çıkmıştı. Bu olay 2016 yılında Oscar’da “En İyi Film” ödülünü alan Spotlight’a konu olmuştu. Türkiye’de Türkiye’de de dün İsmail Saymaz, bir dinî tarikat olan Faruki Tarikatı’nda daha önce meydana gelen cinsel istismar olaylarını köşe yazısına taşımıştı. Tarikatın Konya halifesi Süleyman Işık, en az 6 müride cinsel istismarda bulunmuş, istismarın ardından tarikattan ayrılan 5 kişi Başbakanlık İletişim Merkezi’ne ihbarda bulunmuştu. Açılan davada Işık, 62 yıl 3 ay hapis cezası almıştı. Habere göre şubat ayında karar "cinsel ilişki eylemlerinde cebir ve tehdit bulunmaması ve eylemlerin mağdurların rızasıyla gerçekleştiğinin anlaşılması" gerekçeleriyle bozuldu ve Işık serbest bırakıldı. Daha sonra görülen davada Işık'a dört gence yönelik cinsel saldırı nedeniyle 45 yıl ceza verildi fakat Işık, yeniden tutuklanmadı. Genel tutum Çocukların Cinsel İstismarına İlişkin Bağımsız Soruşturma’nın (IICSA), farklı dinlere mensup birçok kişiyle yaptığı araştırmaya göre dinî liderler itibarı korumak için "kötü durum ve olayları" bildirmiyor, özellikle taciz olaylarında mağduru sorumlu tutuyor. Bu tutum da özellikle küçük yaştaki çocukların fiziksel taciz üzerine psikolojik taciz ve şiddete de maruz kalmasına yol açıyor. Özellikle dinî kurumlarda buna maruz kalan kişilerin, olayları bildirme olasılığının çok daha düşük olduğu da vurgulanıyor. Dünyanın farklı noktalarında meydana gelen bu korkunç olaylar için Spotlight’ta geçen o meşhur cümleyi yeniden analım: “Herkes biliyordu ama kimse bir şey yapmadı”

Ekim 6, 2021
·
Makale
İnsanlık için kırmızı alarm: IPCC Raporu
Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli'nin (IPCC) 1’inci Çalışma Grubu tarafından hazırlanan 6'ncı Değerlendirme Raporu dün yayımlandı. Rapor; "insan etkisinin" atmosferin, denizlerin ve kara parçalarının ısınmasına yol açtığını kesin bir biçimde ortaya koydu. Parantez: Küresel çapta toplam karbon emisyonunun üçte birinden BP, Shell, ExxonMobil, Saudi Aramco gibi fosil yakıt üreticilerinin de aralarında yer aldığı yirmi şirketin sorumlu olduğu biliniyor. "İnsan etkisi" tabirini bu perspektifle okumanın, tek tek bireylere sorumluluk yüklemekten daha önce geldiğini düşünüyoruz. Neden önemli? • IPCC çatısında rapor hazırlama süreçlerinde çeşitli görevlerde bulunan Murat Türkeş, beş yıllık bir değerlendirme sürecinin nihai ürünü olan raporun iklim değişikliğinin fizik bilimi açısından temeli konusundaki çok önemli bir küresel değerlendirme çalışması olduğunu söylüyor. 60'tan fazla ülkeden 234 bilim insanı tarafından yazılan ve bugüne dek 23 binden fazla hakem görüşü ve 50 binden fazla uzman ve hükümet temsilcisi yorumu alan rapor, iklim değişikliği ve ilişkili konularda en güncel ve gözden geçirilmiş bilgileri sağlıyor. • Sonbaharda gerçekleşmesi planlanan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı (COP26) öncesi duyurulan ve 195 ülkenin mutabık olduğu rapor; 14 bini aşkın makale atfıyla, ülkelerin Paris Anlaşması kapsamında verdiği vaatleri ne ölçüde gerçekleştirdiklerinin değerlendirileceği bu toplantı açısından da yol gösterici bir bilimsel doküman ve küresel bir uzlaşı mahiyeti taşıyor. Öne çıkanlar • İklim bilimciler, sera gazı salımlarında hızlı ve büyük ölçekli azalmaların olmadığı durumda dünyanın gelecek 20 yıl içinde 1,5 santigrat derece ısınacağını ortaya koyuyor. Raporda; bu koşullar devam ettiği müddetçe 2 santigrat derecelik ısınma sınırlarının da 21’inci yüzyılda aşılacağı konusunda uzlaşılıyor. • Son on yılın, geçtiğimiz 125 bin yıllık periyodun herhangi bir döneminden daha sıcak olduğunun belirtildiği rapor, bu süreçte deniz seviyelerinin 10 metre yükseldiğini gösteriyor. İki milyon yılın zirvelerinde olan atmosferdeki karbondioksit miktarını, 800 bin yılın tepe noktalarını gören metan ve azot oksit seviyeleri takip ediyor. • Emisyonlarda hedeflenen gerilemeye ulaşılması durumunda sıcaklık artışlarının birkaç on yıl içinde dengelenebileceğini gösteren çalışma, yine de deniz seviyeleri gibi bazı etkilerin yüz yıllar boyunca kalabileceğini ortaya koyuyor. • İklim krizi etkilerinin önümüzdeki on yıllarda her bölgede artacağını öngören rapora göre gelecekte daha uzun sıcak mevsimler ve daha kısa soğuk mevsimler bekleniyor. Bu durumun da tarım ve sağlık için kritik eşiklere ulaşılabileceğini gösteriyor. Su döngüsünün ve yağış modellerinin değişimiyle deniz seviyelerinin yükselmesi, aşırı yağışlar gibi olağanüstü olaylar olağanlaşma riski taşıyor. Yorumlar • Raporu "insanlık için kırmızı alarm" olarak tanımlayan BM Genel Sekreteri António Guterres, raporun "fosil yakıtların sonu" olması gerektiğini, aksi hâlde fosil yakıtların gezegeni yok edeceğini düşünüyor. • Raporun "fosil yakıt endüstrisini ve hükümetleri iklim acil durumundan doğrudan sorumlu tutmak için yeni ve güçlü araçlar sağladığını" ve bilimin iklim krizi konusunda dünya liderlerini ilk kez uyarmadığını belirten Greenpeace ise raporun gözle görülür önlemler alınmadan rafa kaldırılmasına izin vermeyeceklerini ifade ediyor. • Diğer yandan, son dönemdeki orman yangınlarını Aposto!'ya değerlendiren Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Levent Kurnaz, iklim değişikliğinin de etkisiyle gelecekte bundan çok daha kötü orman yangınlarıyla karşılaşma olasılığının yüksek olduğuna dikkat çekiyor.

Ağustos 10, 2021
·
Makale
ABD'de kürtaj tartışması: Kalp atışı yasası
ABD’nin Teksas eyaletinde hamilelerin altıncı haftadan sonra kürtaj olmasını engelleyen yeni bir yasa kabul edildi. Yüksek Mahkeme, yasanın yürütmesini durdurmayı dörde karşı beş oyla reddetti. Neler olmuştu? Yasa, mayıs ayında Teksas Valisi Greg Abbott tarafından hazırlandıktan sonra geçtiğimiz haftalarda onaylanmış; fakat kadın hakları savunucuları yürütmenin iptali için Yüksek Mahkeme’ye başvurmuştu. Neden önemli? Teksas’ta kabul edilen yasa, 1973 yılında kadınların kürtaj hizmetine erişimini yasal güvence altına aldığı için emsal niteliği taşıyan "Roe Wade’e karşı" kararının ihlali olarak görülüyor. Teksas yasası, kürtaj karşıtı bir kişiye "bireysel olarak harekete geçme hakkı" tanıyor. Yasa, herhangi bir vatandaşın kürtaj yaptırmak isteyen birinin hamileliğini sonlandırma seçeneğine müdahale etmesinin önünü açıyor. Bu kişi; kürtajı gerçekleştirecek doktora, bir hemşireye, hastanın yakınlarına ya da hastaya ulaşım hizmeti veren bir şoföre dava açabiliyor. Davacının, yasayı ihlal eden kişiyle doğrudan bir bağlantısının olması da gerekmiyor. Kürtaj olmayı tercih eden kişiye “yardım ve yataklık eden” herkese en az 10 bin dolarlık tazminat davası açabiliyor. Yasa, tecavüz ve ensesti de bir istisna olarak kabul etmiyor. Hamileliğin sonlandırılmasına yalnızca annenin hayatı tehlike altındaysa ya da “vücutta önemli ve geri dönüşü olmayan bir bozulmaya” yol açıyorsa izin veriliyor . Karşı çıkmak neden zor? Ülke genelinde "kalp atışı yasası" olarak bilinen yasalar, daha önce de tartışmalara sebep olmuş; ancak bugüne kadar hiçbiri onay görmemişti. 2011 yılında Ohio eyaletinde gündeme gelen yasa; Kuzey Dakota, Arkansas, Iowa, Kentucky, Louisiana ve Georgia gibi eyaletlerde dikkatleri çekmişti. Farkı ne? Kürtajı kısıtlayan yasalar, genellikle yasağı ihlal eden kişiye yönelik cezai yaptırımları içerirken Teksas'taki yasa bireysel vatandaşlara, kürtaj yapana karşı da dava açma hakkı tanıyor. Aslında yasağı uygulayan hiçbir hükümet yetkilisi veya kurumu bulunmuyor, bireylere kürtaj yaptıranlardan davacı olmanın yolunu açıyor. Yüksek Mahkeme çoğunluğuna göre de bu özel davalar mahkemede görülmeye başlanana dek yasa karşıtları kimse dava açamıyor. Bir diğer deyişle Teksas yetkileri, bir yasal boşluktan faydalanıyor. Etik ilkelere aykırı Yargıç Sonia Sotomayor, karara "Kadınları anayasal haklarından mahrum bırakmak ve yargı denetiminden kaçınmak üzere düzenlenmiş, açıkça anayasaya aykırı bir yasanın yürütmesini durdurma talebi karşısında yargıçların çoğu, başlarını kuma gömmeyi seçti." şeklinde tepki gösterdi. Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi, mahkemenin kararının Teksaslı kadınlar için yıkım getireceğini belirtti. Dr. Jennifer Villavicencio da kadınları hamileliklerini nasıl yöneteceklerine karar vermeye zorlamanın etik ilkelere aykırı olduğuna işaret etti. Teksas, 50 yıl geride Rahimdeki çocuğun hakkı: Kürtaj karşıtı gruplar, Teksas yasasının "rahimdeki çocuğun ailenin bir üyesi olduğu" görüşünü yansıttığını savundu. Bu gruplardan bazılarının, yasayı ihlal eden kişileri hedef aldığı ve insanların anonim bir şekilde ihbar etmelerini sağlayan internet siteleri kurduğu kaydedildi. Kaotik etki: Kürtaj hizmetini savunan gruplar ise, yasanın şimdiden kaotik bir etki yarattığını söyledi. Teksas'ta altı hafta sonra gerçekleşecek kürtaj randevularının bir bölümünün iptal edildiği, bazı kliniklerin çalışanlarının da olası bir davayla karşılaşmamak için işten ayrıldığı aktarıldı. Hak savunucuları, bu yasanın Teksas’ı 50 yıl geriye götüreceğini ifade etti .

Eylül 3, 2021
·
Makale
Asya-Pasifik’te neler oluyor?
ABD, Avustralya ve Birleşik Krallık; Avustralya'nın ABD tarafından sağlanan teknolojiyi kullanarak nükleer enerjili denizaltılar geliştireceği bir güvenlik paktı açıkladı. Bu stratejik ortaklıkla Avustralya, 1958'de Birleşik Krallık'a verilen izinden sonra ABD'nin nükleer teknolojisini açtığı ikinci ülke olacak. AUKUS Avustralya'nın sekiz nükleer enerjili denizaltı üretmesini öngören anlaşma; ismini Avustralya (A), Birleşik Krallık (UK) ve ABD'nin (US) baş harflerinden alıyor. Bu iş birliğiyle üç ülke arasında nükleer teknolojilerin yanı sıra yapay zekâ, siber güvenlik, kuantum ve uzun menzilli saldırı kapasiteleri gibi alanlarda da bilgi, tedarik zinciri ve teknoloji paylaşımı hedefleniyor. Anlaşma, üç ülke arasında daha derin bir diplomatik iş birliğini de beraberinde getiriyor. Neden nükleer denizaltı? ABD, Birleşik Krallık, Fransa, Çin, Hindistan ve Rusya'dan sonra Avustralya'nın da üretebilir hâle geleceği nükleer denizaltılar; geleneksel denizaltılara kıyasla daha hızlı hareket etme, daha zor tespit edilme, su altında aylarca kalabilme ve uzun mesafelere füze fırlatabilme gibi özelliklere sahip. Öte yandan Avustralya'nın nükleer silah geliştirmeyi hedeflemediği, yalnızca nükleer enerjinin kullanılacağı vurgulanıyor. Üç ülkeden hiçbiri açıklamalarında Çin'den söz etmiş olmasa da analistler Avustralya'nın ABD'nin Asya-Pasifik bölgesindeki etkisi için kritik olduğunu düşünüyor. Tepkiler ABD Başkanı Biden bu girişimin Çin’e karşı atılan bir adım olduğunu kabul etmese ve Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johnson düşmanlık amacı taşımadığını belirtse de kimi yorumlara göre ABD ve müttefikleri Çin'in bölgede artan etkisine, Tayvan üzerindeki baskısına ve askerî gücüne karşı caydırıcı önlemler almak istiyor. Ülkelerin bölgedeki güvenliğe dair dile getirdikleri endişeler de bunu bir ölçüde doğruluyor. Nitekim, açıklamalar ne olursa olsun Çin de bu adımdan pek hoşnut görünmüyor. Çin: Çin'in Vaşington büyükelçiliği iş birliğine ülkelerin "Soğuk Savaş zihniyetlerini ve ideolojik ön yargılarını sarsmaları" gerektiğini söyleyerek tepki gösterdi. Çin Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Zhao Lijian da üç ülkenin "bölgesel barış ve istikrara ciddi şekilde zarar verdiğini, silahlanma yarışını yoğunlaştırdığını ve uluslararası nükleer silahların yayılmasını önleme çabalarını zedelediğini" ifade etti. Fransa: Bu iş birliği Avustralya'nın Fransa merkezli Naval Group'la yaptığı 40 milyar dolar değerindeki denizaltı üretimi anlaşmasının da sonu anlamına geldiği için üç ülke, Fransa tarafından da eleştirildi. Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian, Biden'ı "sırtından bıçaklamak ve Trump gibi davranmakla" suçladı. Henüz iki hafta önce iki ülkenin savunma ve dışişleri heyetleri bir araya gelmiş; Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron iki ülke arasındaki iş birliğine övgüde bulunmuştu. Fransa şimdi tazminat gibi yollarla Naval Group’un finansal zararını sınırlamak için çalışıyor. ABD ise Fransa’nın bölgede “hayati bir ortak” olduğunu söylüyor. Yeni Zelanda: Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern iş birliğini memnuniyetle karşıladığını ifade etse de Avustralya'nın nükleer denizaltılarının Yeni Zelanda kara sularına girmesine izin verilmeyeceğini söyledi. Avrupa Birliği: Üç ülkenin anlaşmasının ertesi günü Avrupa Birliği de bölgedeki stratejisini açıkladı. AB Yüksek Temsilcisi Josep Borrell; paktın AB'ye danışılmadığını ve görüşmelerin bir parçası olamadıkları için üzgün olduklarını ifade etti. Borrell bölge ülkeleriyle ekonomik ve stratejik ilişkilerin güçlendirilmesini öngören stratejiyi sunarken "Diğerlerinin yaptığı gibi biz de kendi başımıza hayatta kalmalıyız." dedi. Şimdi ne olacak? Haziran ayının sonlarında, Çin'in Yumen şehri yakınlarındaki çölde kıtalar arası balistik füzeler için 100'den fazla yeni silo inşa etmeye başladığı iddia edilmişti. Hatta Çin'e ait olduğu düşünülen deniz araçlarının Güney Çin Denizi'ndeki askerî faaliyetler sebebiyle Japonya ve ABD'yi tehdit ettiği söylenmişti. Diğer yandan Avustralya ve Çin ilişkilerinin Avustralya’nın Covid-19’un çıkış noktası konusunda yapılacak araştırmayı desteklemesiyle bozulmaya başladığı ve bir ticaret savaşına dönüştüğü biliniyor. Avustralya Stratejik Politika Enstitüsü'nden Michael Shoebridge; tüm bu gerekçelerle anlaşmanın bölge ülkelerini memnun edeceğini ve Çin için caydırıcı olacağını düşünüyor. Stimson Center'dan Yun Sun da bu durumun bölgedeki güç dengelerini değiştireceğini, yaşanabilecek bir güvenlik durumunda Çin'in vereceği tepkileri etkileyebileceğini savunuyor. Çin'den savunma uzmanları ise olası bir nükleer gerilimde Avustralya'nın açık hedef hâline geldiğini ifade ediyor.

Eylül 17, 2021
·
Makale
Yoşihide Suga yarıştan vazgeçiyor
Japonya'nın iktidar partisi Liberal Demokrat Parti (LDP) 29 Eylül'de gerçekleşecek yeni seçimine hazırlanırken hâlihazırda partinin liderliğini ve başbakanlık görevini yürüten Yoşihide Suga; partisinin seçimlerine katılmayacağını açıkladı. Japonya Parlamentosu'nda çoğunluğa sahip olan LDP'nin seçilecek yeni lideri, Japonya'nın da yeni başbakanı olacak. Pandemiyle mücadelenin çok fazla enerji gerektirdiğini söyleyen Suga, aynı anda bunu sürdürmenin ve parti liderliği için yarışmanın mümkün olduğunu düşünmediğini, ikisinden birine konsantre olması gerektiğine karar verdiğini söyledi. Neler olmuştu? Geçtiğimiz yıl dönemin başbakanı Şinzo Abe , artan sağlık sorunları nedeniyle görevinden ayrılacağını söylemiş; başbakanlık görevine Abe'nin kabine sekreterliğini yapan Yoşihide Suga gelmişti. Şinzo Abe, yaklaşık sekiz yıllık görev süresiyle ülkede başbakanlık görevini en uzun süre yerine getiren lider olmuştu. Abe’nin de ilk başbakanlık görevi bir yıl kadar sürmüş, yakın dönemde ülke altı başbakan değiştirmişti. Geçtiğimiz günlerde Japonya yerel basınında Suga'nın aldığı desteği artırmak için parlamentoyu eylül ayının ortasında dağıtmayı ve 17 Ekim'de genel seçimlere gitmeyi planladığı iddia edilmiş; Suga da bu iddiaları yalanlamıştı. LDP'den bir yetkili de Reuters'a Suga'nın bir parti yetkilisini görevden almayı planladığını ve küçük bir kabine değişikliği düşündüğünü söylemişti. Yerel medya geçtiğimiz hafta salı günü LDP Genel Sekreteri Toşihiro Nikai'nin görevinden alınacağını öne sürmüştü. Neden? Göreve başladığında %74 gibi bir kamuoyu desteğine sahip olan Yoşihide Suga'nın görev onayı; ülkede yapılan anketlerde %30'lara kadar gerilemiş, geçtiğimiz hafta yapılan bir ankette başbakanlar için kritik sayılan %30'un altına inmişti. Suga yönetimi, pandemiyle mücadelede yetersiz kaldıkları konusunda eleştiriliyor. Şimdiye dek Covid-19 kaynaklı 16 bin ölüm kaydeden ülkede olağanüstü hâl ve tedbirler birkaç kez uzatıldı. Son dönemde hastalığın yayılma hızında bir yavaşlama görülmesine rağmen genç vaka sayısının ve ciddi seyreden enfeksiyonların sayısının yüksek olduğu biliniyor. Geçtiğimiz günlerde yapılan Nikkei / TV Tokyo anketinde hükümetin pandemiyle mücadele yolunu onaylamayanların oranı %6 yükselerek %64'e ulaşmıştı. Şimdi ne olacak? Suga'nın 29 Eylül'de gerçekleşecek parti seçimlerine kadar görevde kalması bekleniyor. Ülkenin yeni başbakanının belirlenmesi için de anayasa gereği 28 Kasım'a kadar seçime gidilmesi gerekiyor.

Eylül 4, 2021
·
Makale
Avrupa Birliği’nin yeni sınavı: Afganistan
ABD’nin Afganistan’dan çekilme ve tahliyelerin tamamlanması için vadettiği süre bugün sona ererken ABD askerlerini taşıyan son uçak dün Afganistan'dan havalandı. Afganistan’da yaşananlar; AB için ortak savunma politikası ve askerî yeterlilikler, göç krizi ve ABD ile ilişkiler gibi başlıkları bugünden itibaren daha da ciddi biçimde gündeme getiriyor. Afganistan’da yaşananlar AB için ne anlama geliyor? • Leonid Bershidsky, Bloomberg'deki Europe’s Afghanistan Failure Is Worse Than America’s başlıklı yazısında son yaşananları "Eğer Afganistan'dan çekilme ABD için bir felaketse Avrupalı müttefikleri için daha büyük bir rezaletti." şeklinde yorumluyor. Avrupa'nın iç siyasi meseleleri ve "irade felci" nedeniyle bölgede bir aktör olamadığını düşünen Bershidsky, Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johnson'ın "Batı'nın Afganistan görevini ABD desteği olmadan yürütemeyeceğini" söylemesinden şu sonuçları çıkarıyor: Afganistan, Avrupa'nın değil ABD'nin macerasıydı ve Avrupalılar, ABD gittikten sonra Afganistan'da herhangi bir süre kalmak için gerekli askerî kapasiteden yoksun. • Düşünce kuruluşu Avrupa Dış İlişkiler Konseyi (ECFR) Kıdemli Politika Üyesi Jana Puglierin Afganistan misyonunun Avrupa'ya ABD yeteneklerine ne kadar bağımlı olduklarını gösterdiğini, Avrupa'nın ABD'nin askerî desteği olmadan kendi personelini ve yerel Afgan güçlerini Kabil'den tahliye edemeyeceğini düşünüyor. • AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borell de "Bölgedeki güvenliği sağlamak için Kabil havalimanının çevresine 6 bin asker gönderemedik, ABD yaptı ama biz yapamadık." cümleleriyle Avrupa Birliği'nin ortak bir savunma politikası oluşturmayı hızlandırması gerektiğine yönelik eleştirilerin haklılığını kabul ediyor. Avrupa Birliği göçle nasıl başa çıkacak? Avrupa İçişleri Komiseri Ylva Johansson geçtiğimiz günlerde AB’nin Taliban yönetiminden kaçan Afgan mültecilerin dış sınırlarına ulaşmadan önce duruma müdahale etmesi gerektiğini söylemişti. Reuters’ın dün ulaştığı taslak açıklamada "AB’nin ve üye ülkelerin kontrolsüz büyük çaplı yasa dışı göç karşısında koordineli bir yanıt vermekte kararlı olduğu" vurgusu ve "Afganistan'ın yakın çevresindeki ülkelere verilen desteğin güçlendirilmesi" ayrıntısı da yer aldı. "2015 krizi": AB ülkelerinin iç siyasetinde "2015'te yaşanan senaryonunun tekrarlanmaması" popüler bir söyleme dönüşmüş durumda. Avusturya Başbakanı Sebastian Kurz kendi döneminde daha fazla göçmen kabul edilmeyeceğini söylemişti. Yunanistan da "AB'ye geçmek isteyen Afganların giriş kapısı olmayacağını" duyurmuştu. Çeşitli Avrupa ülkelerinin Türkiye’yi işaret etmesini takiben Cumhurbaşkanı Erdoğan, kimi yorumlara göre muhalefetin söylemlerinin "çalıştığını" görerek "Türkiye'nin ilave bir göç yükünü kaldırmayacağına" ilişkin bir mesaj belirlemiş ve Yunanistan, Birleşik Krallık, Rusya, Ukrayna, Almanya ve Avrupa Konseyi’yle görüşmeler gerçekleştirmişti. • Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, dün Birleşik Krallık ve Almanya'yla birlikte Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne Afganistan'da BM tarafından kontrol edilecek bir "güvenli bölge" önerisiyle gelse de kararda böyle bir plandan söz edilmedi. • Diğer yandan G20 dönem başkanı İtalya, Afganistan krizini Rusya ve Çin'in de konuya dâhil olmasıyla çözülebileceğine inandığı için G20 gündemine taşımak istiyor. İtalya, Rusya'yla temaslarında böyle bir olağanüstü toplantıya İran ve Pakistan gibi ülkelerin de davet edilmesi teklifini kabul etse de ABD'nin bu senaryoya sıcak bakmadığı yorumları yapılıyor. • ECFR’dan Susanne Baumann, AB hükümetlerinin "popülist manevralarla vakit harcamadıkları" ve komşu devletlerle, birbirleriyle koordinasyonda kaldıkları müddetçe yeterli zamanları olduğunu savunuyor. NATO’nun geleceği 2001'de ABD'de gerçekleşen 11 Eylül saldırısı, Kuzey Atlantik Antlaşması'nın "bir üyeye yapılan saldırı tüm üyelere yapılmış sayılır" çıkarımını içeren beşinci maddesine tabi sayıldı ve NATO 11 Ağustos'ta, tarihinde ilk kez Kuzey Atlantik bölgesi dışında bir görevi yönetmeye başladı. • Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas, bir röportajda "NATO kararlarının Vaşington tarafından alındığını ve Brüksel'in yalnızca bu kararların bir uygulayıcısı olduğunu, askerî güçleri bir yere göndermek konusunda daha çok politik tartışma yürütülmesi gerektiğini, aksi hâlde daima mevcut ABD başkanının kararlarını takip etme riskiyle karşı karşıya kalınacağını" söylemişti. • Atlantic Council'e göre de ani çekilme kararı NATO'nun bir ittifak mı yoksa ABD tarafından yönetilen bir güç mü olduğu sorularını gündeme getiriyor. Macron'un AB üye ülkelerini, savunmaya daha fazla yatırım yapmaya teşvik ettiği "stratejik özerklik" çağrılarının Afganistan’da yaşananlardan sonra daha çok konuşulacağı tahmin ediliyor. • Afganistan çekilmesini NATO ve Avrupa ilişkilerine bir darbe olarak tanımlayan The Financial Times yazısında ise ABD'nin güvenlik taahhüdünün şimdiye kadar AB'yi bir arada tuttuğu, çözülmenin başladığı durumda yapının güçlü kalmasının, Avrupa hükümetlerinin çabalarına bağlı olacağı belirtiliyor.

Ağustos 31, 2021
·
Makale
Polonya’da koalisyonun sonu mu?
Polonya Başbakanı Mateusz Morawiecki, salı günü Cumhurbaşkanı Andrzej Duda'dan, koalisyon ortağı ve başbakan yardımcısı Jarosław Gowin'in görevden alınmasını istedi. Jarosław Gowin, istifasının Birleşik Sağ'ın sonu ve koalisyonun fiilen dağılması anlamına geldiğini söyledi. Morawiecki, geçtiğimiz hafta da vergi reformuna yönelik eleştirilerinden ötürü Kalkınma, Teknoloji ve Çalışma Bakan Yardımcısı Anna Kornecka’yı görevden almıştı. Gowin’in görevden alınma talebi, parlamentoda dün oylanan medya yasasından önce geldi. Gowin'in partisi Accord, 460 sandalyeli parlamentoda 10 sandalyeye sahip. Başbakan Morawiecki'nin partisinin liderlik ettiği Birleşik Sağ ise Accord'la beraber toplamda 232 sandalyeye sahipti. Hükümet sözcüsü Piotr Müller ise Birleşik Sağ'da ve parlamentoda "önerdikleri faydalı reformları destekleyecek insan olduğuna" inandığını söyledi ve çoğunluğu kaybetmeyi beklemediklerini ifade etti. Medya yasası Dünkü oturumda, 229'a 227 gibi bir dağılımla sonuçlanan oylamayla muhalefet, söz konusu düzenlemenin görüşülmesini erteletmeyi başarmış ve bu durum hükümetin parlamentodaki çoğunluğu kaybettiği yönünde yorumlanmıştı. Fakat oturumun devamında, Reuters'ın ilk elden aktardığına göre meclis başkanı Elzbieta Witek oylamanın "erteleneceği tarihi belirtmeyi unuttuğu için tekrarlanması gerektiğini" söyledi ve tekrarlanan oylamada oy dengeleri tam tersine döndü.. AFP, yasanın son durumda 228'e 216 oyla onaylandığını aktardı. Düzenleme, yabancı firmaların Polonya'daki medya şirketlerinde çoğunluk hissesi sahibi olmasının önüne geçmeyi hedefliyor. Hükümete göre yasa Polonya'yı Çin ve Rus propagandasından korumayı amaçlıyor. Fakat eleştiriler, yasanın 2023 seçimleri öncesinde ülkedeki ABD'ye ait bağımsız ve muhalif yayıncı TVN'e yönelik hazırlandığını işaret ediyor. Polonya vatandaşlarının geçtiğimiz günlerde düzenlemeyi Polonya'daki bağımsız TV yayıncısını susturmak için tasarlandığı gerekçesiyle protesto ettiği biliniyor. Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütünün 2021 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi'nde 180 ülke içinde 64'üncü sırada yer alan Polonya, örgüt tarafından medyada çoğulculuğun önüne geçtiği gerekçesiyle karardan vazgeçmeye çağrılıyor. ABD yönetimi de ABD merkezli Discovery çatısında faaliyet gösteren TVN'e yönelik olduğu düşünülen bu tasarının iki ülke arasındaki savunma, iş ve ticaret ilişkilerine kaçınılmaz olarak zarar vereceğini söyleyerek hoşnutsuzluğunu ortaya koyuyor. Anlaşmazlık nereden kaynaklanıyor? Partiler arasındaki anlaşmazlığın temelde ülkede son dönemde hayata geçirilmek istenen ekonomi reformlarından kaynaklandığı belirtiliyor. 2021 ilkbaharında Hukuk ve Adalet Partisi'nin (PiS) Polonya Anlaşması ismiyle açıkladığı yeni sosyo ekonomik program, Gowin’in partisi Accord tarafından orta sınıfı zor durumda bırakacağı ve enflasyonu yükselteceği öngörüsüyle eleştiriliyor. PiS ise programın vergi ödeyenlerin büyük çoğunluğunun yararına olduğunu savunuyor. Morawiecki'nin kararını, Gowin'in yönetimindeki Kalkınma, Çalışma ve Teknoloji Bakanlığı'nın Polonya Anlaşması’na yönelik çalışmalarının yetersiz kaldığı sebebiyle aldığı belirtiliyor. Polonya ve AB ilişkileri Polonya hükümeti, iktidara geldiği günden bu yana Avrupa Birliği'yle kadın ve LGBTİ+ hakları, basın özgürlüğü, yargı bağımsızlığı gibi konularda gerilimler yaşıyor. Ülkede kürtajı neredeyse tamamen yasaklayan düzenlemeye ilişkin 2020'nin sonlarında başlayan ve 2021'in ilk aylarına kadar süren protestolar, yargıya ilişkin düzenlemelerin yargıçların bağımsızlığına etki edeceği yönündeki endişeler, LGBTİ+ bireylerin giremeyeceği bazı alanların oluşturulması gibi konular AB'nin dikkatini çekiyor.

Ağustos 12, 2021
·
Makale
Polonya - AB gerilimi: Polexit bir ihtimal mi?
Varşova'nın Kale Meydanı, pazar günü Polonya muhalefet lideri Donald Tusk’ın çağrısıyla toplanan ve "kalıyoruz" pankartları taşıyan on binlerce kişinin Avrupa Birliği'nde kalmayı destekledikleri bir eyleme ev sahipliği yaptı. Kalabalığa seslenen Tusk, hükümetin Polonya'nın Avrupa Birliği'nden çıkmasını istediğini belirtti ve "parti liderinin emriyle, anayasayı ihlal eden bir sahte mahkemenin Polonya'yı AB'den çıkarmaya karar verdiği" konusunda uyardı. Neler oluyor? Polonya anayasa mahkemesi geçtiğimiz günlerde bazı Avrupa Birliği yasalarının Polonya anayasasıyla çeliştiğine hükmetmişti. Mahkemenin kararında üye ülkeler tarafından imzalanan uluslararası AB anlaşmalarının, Polonya'nın en yüksek yasası olan anayasaya saygı göstermesi gerektiği belirtildi. 14 yargıçtan 2'si karara karşı çıksa da mahkeme çoğunluğun kararıyla, Polonya ve AB arasındaki gerginliği daha da yükseltecek yasayı kabul etti. Polonya Dışişleri Bakanlığı da kararın ülkedeki hukuksal hiyerarşiyi yeniden teyit ettiği ve yargıçları anayasayı göz ardı etmekten koruduğu gerekçeleriyle karara destek verdi. Varşova ve Brüksel arasındaki gerilim yıllardır sürüyor. Daha önce kürtaj yasağı, LGBTİ+'lara yönelik kararlar, mülteci kabulü gibi konularda karşı karşıya gelen taraflar; Polonya'nın Yargıtay kararlarına itiraz haklarının bazı kurumlarla sınırlandırılmasını, yargıçların zorunlu emeklilik yaşının 65 olarak belirlenmesini, Ulusal Yargı Konseyi üyelerinin atama usullerinin değiştirilmesini öngören yargı reformu konusunda da uzlaşmazlık yaşamıştı. İlk tepkiler Almanya ve Fransa "Avrupa Birliği üyeliğinin ortak değerlere ve kurallara tam ve koşulsuz bağlılıkla" mümkün olduğunu ve bu kurallara uyumun her üye devletin sorumluluğu olduğunu hatırlatan ortak bildiri yayımladı. AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen kararın ardından "derin endişe duyduğunu" ve atılacak adımlara kapsamlı ve hızlı şekilde karar verilebilmesi için çalışılmaya başladığını söyledi. Parlamento üyeleri de AB fonlarının en büyük faydalanıcısı konumundaki ülkeye yapılan ödemelerin durdurulması gerektiğine dair paylaşımlar yaptı. Diğer yandan Macaristan lideri Viktor Orbán, Polonya mahkemesinin kararını memnuniyetle karşılayan bir ilke kararı imzaladı. Kararda AB kurumları üye ülkelerin egemenliğine saygı duymaya çağrıldı ve AB hukukunun yalnızca AB'nin yetkin olduğu alanlarda uygulanması gerektiği, bunun çerçevesinin de AB'nin kuruluş anlaşmalarında bulunduğu belirtildi. Bir yorumcunun "AB hukuk düzenine nükleer saldırı" olarak tanımladığı karar, Polonya'nın AB'den çıkışıyla sonuçlanacak bir Polexit süreci konusundaki endişeleri de artırdı. Polexit bir ihtimal mi? İktidar partisinin lideri Jarosław Kaczyński geçtiğimiz ayın ortasında yaptığı bir açıklamada "Polonya'nın geleceğinin AB'nin içinde olduğunu, Polexit'in söz konusu olmadığını" söylemiş, yine de AB'ye Polonya'nın "egemen bir ülke" olmak istediğini hatırlatmıştı. Polonya Başbakanı Mateusz Morawiecki de Polexit fikrini muhalefetin "zararlı bir efsanesi" olduğunu söyleyerek reddetti. Muhalefetse bu son kararı endişe verici buluyor. "Jarosław Kaczyński tarafından planlanan Polonya'yı Avrupa'dan çıkarma operasyonu tüm hızıyla başladı" ifadelerini kullanan muhalefet lideri Tusk, sessiz kalındığı durumda "Kaczyński'yi hiçbir şeyin durduramayacağını" söylüyor. Bir başka muhalefet partisi olan Poland 2050 lideri Szymon Hołownia da halka "kimin için oy verdiğinden bağımsız olarak herkesin sosyal medyada, anketlerde soğuk bir tepki verme" çağrısında bulunuyor. Avrupa Komisyonu, Polonya için 24 milyar avro hibe ve 12 milyar avro kredi öngören pandemi kurtarma programının dava sebebiyle onaylanmadığını açıkça belirtmişti. Muhalefet liderleri, Polonya'nın bu miktarları alamayacağını da hatırlatıyor. Hükümet sözcüsü Piotr Müller ise komisyonun bu onay sürecini uzatmak için hiçbir yasal dayanağı olmadığını savunuyor. Hatta dün Macaristan ve Polonya AB Adalet Divanı'ndan, AB'nin hukukun üstünlüğünü ihlal ettiği düşünülen ülkelerden fon kesmesine izin veren tedbiri iptal etmesini istedi. POLITICO'nun aktardığına göre yakın tarihli bir anket, bu yıl bir referandum yapılsa Polonya halkının %64,5'inin AB'de kalmak için oy vereceğini gösteriyor. Yine de Avrupa Komisyonu'nun yasal yollarının tükendiği ve yaptırım seçeneklerinin azaldığı yorumları yapılıyor. Avrupa Birliği Antlaşması Madde 7'de öngörülen ve bir ülkenin AB'de oy haklarının kaybıyla sonuçlanabilecek prosedür kalan ülkelerin tamamının fikir birliğini gerektiriyor. Polonya’nın Macaristan'dan destek bulması, bu yolu kapatıyor. Üye ülkelerin nitelikli çoğunlukla Polonya'ya yapılan ödemelerde kesintiye karar vermesinin 2020'de AB'den 18 milyar avronun üzerinde destek aldığı bilinen Polonya için ciddi bir yaptırım olacağı belirtiliyor. Daha önce Komisyon'un 126 milyon avro fonu kesme tehdidinin, bazı bölgelerin "LGBTİ+'lardan arındırılmış" beyanlarını geri çekmesine sebep olduğu, bu yönüyle bu kozun işe yarayabileceği düşünülüyor.

Ekim 12, 2021
·
Makale
Avrupa ordusu: Hayal mi, gerçek mi?
Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Josep Borrell'in, "Avrupa tehlike altında" mesajıyla acil müdahale ekibi de dâhil olmak üzere birliğin yurt dışında ortak askerî harekât yürütmesine olanak tanıyacak askerî bir doktrin hazırladığı ve Komisyon'a sunacağı öğrenildi.Avrupa Birliği (AB) dışişleri ve savunma bakanlarının nihai belge üzerinde anlaşma sağlamak için mart ayında bir araya geleceği açıklandı. Neden önemli? Borrell'in hamlesi, "Avrupa ordusu" kurulmasına yönelik tartışmaları yeniden alevlendirdi. ABD'nin Afganistan'dan ani bir şekilde çekilmesinden sonra başlayan tartışmalar, Avrupa'nın NATO dışında özerk bir savunma gücüne ihtiyacı olduğuna ilişkin söylemleri de güçlendirdi. Arka plan: Borrell, geçtiğimiz aylarda da Avrupa ülkelerini "müdahale gücü" kurmaya davet etmişti. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Avrupa'nın stratejik özerkliğinin savunucusu olmuş; birliği "ABD'nin gölgesinden çıkmaya" çağırmıştı. Avrupa Konseyi Başkanı Charles Michel birliğin askerî savunmasını geliştirmenin Avrupa'nın geleceği için önemli olduğunu söylemişti. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen da AB'nin NATO'dan bağımsız hareket edecek bir ordu kurmasının zamanının geldiğini ifade etmiş ve birliğin bu konuda adım atmak için "ortak bir siyasi bir iradeye" sahip olması gerektiğini dile getirmişti. Dönüm noktası: Afganistan'ın bölünmesi ve kontrolün Taliban'ın eline geçmesinden sonra Avrupa ülkeleri NATO'nun yönlendirmesi doğrultusunda ülkeden çekildiklerini; kendilerine söz hakkı tanınmadığını iddia etti. Bu iddia aynı zamanda ülkeden kaçan Afgan göçmenlerin sığınma aramak için Avrupa'ya gelebileceği ve birliğin yeni bir insani krizle karşı karşıya kalabileceğine yönelik beklentileri de pekiştirdi. Neden ihtiyaç duyuluyor? Rusya tehdidi: Macron'un bir Avrupa ordusu kurulmasına ilişkin arzusu yeni değil. Fransa Cumhurbaşkanı daha önce de Rusya'nın Avrupa için bir tehdit olabileceğini ve birliğin kendini savunabilmesinin şart olduğunu ileri sürmüştü. Son günlerde Polonya ve Belarus arasında yaşanan gerginlik de Macron'un söylemlerini tekrar akıllara getirdi. İki ülke sınırında bekleyen göçmen topluluğu, bölgedeki sıcak atmosferi artırdı. Polonya sınırdaki asker sayısını dün 17 bine çıkardığını açıkladı. Rusya, Belarus hava sahasına iki bombardıman uçağı yolladı. Polonya Başbakanı Mateusz Morawiecki, sınırda yaşanan krizden Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'i sorumlu tuttu. Dünya gücü: AB’nin askerî gücünü ABD'den alması da birliğin bir orduya ihtiyacı olduğuna ilişkin görüşleri yeniledi. Armin Laschet, Avrupa'yı güçlendirme işini "Amerikalılara" bırakmak istemediğini söyledi. Almanya Savunma Bakanı A nnegret Kramp-Karrenbauer ise, ABD'yle eş değer olabilecek bir güvenlik stratejisi oluşturabileceklerini; ancak bunun ayrı bir ordu kurmayı gerektirmediğini belirtti. Gerçekçi değil mi? Bütçe meselesi: Ordunun kurulması ihtimali, bütçelendirilmesi konusunu da gündeme getiriyor. Birlik, Avrupa Savunma Fonu için 2027 yılına kadar 9 milyar dolardan fazla para harcamayı kabul etse de ülkelerin bu alandaki harcamalarını da artırmaları gerektiği söyleniyor. AB ülkelerinin savunmaya yönelik harcamaları 2019'da %1,2, ABD'nin ise %3,4 olarak kaydedilmişti; bu sebeple orduyu finanse etmek için gerekli miktarın siyasi gerçeklikle bağdaşmadığı da belirtiliyor. Gazeteci Ceyda Karan da bütçenin önemli bir sıkıntı olduğu görüşünü savunuyor. Karan, AB'nin NATO'yla ilgili bütçelerini de sınırlandırmaya çalıştığını; ordu için en büyük engellerden birinin finansman olduğunu düşünüyor. Birlik içindeki çatışma: Başta Polonya olmak üzere birçok Avrupa ülkesinin ordu kurulması fikrine sıcak bakmadığı ifade ediliyor. Avrupa ordusunun NATO'nun varlığını tehlikeye atacağı endişesinin de yaygın olduğu görüşü hâkimiyetini koruyor. AB'nin kendi arasındaki anlaşmazlıkları da ordu kurulması için gerekli siyasi zeminin hazırlanmasının önünde engel teşkil ediyor. Belarus'a yönelik yaptırımlar, Polonya sınırındaki göçmen krizi, birliğin Polonya ve Macaristan gibi ülkelerle insan hakları temelli konularda anlaşmazlığa düşmesi, Avrupa'da Angela Merkel sonrası yaşanan lider boşluğu da von der Leyen'ın "ortak akılla" hareket etme çabasını baltalıyor.

Kasım 11, 2021
·
Makale
COP26'nın ardından: Dünya nereye gidiyor?
İskoçya'nın Glasgow kentinde 1-12 Kasım arasında düzenlenen 26'ncı Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı (COP26), "dünya için son şansımız" olarak tanımlanmıştı. Zirvenin küresel ısınmanın dengelenmesi ve fosil yakıtlardan vazgeçilmesi gibi konularda dünya liderlerine baskı görevi üstlenmesi bekleniyordu. Zirvede, 2015'te imzalanan Paris İklim Anlaşması'ndan bu yana çözümsüz kalan birçok sorun ve uygulanmayan "taahhütler" yeniden konuşuldu. Yeni taahhütler de verildi; ancak dünya küresel sıcaklık artışını kısıtlama hedefinin çok uzağında. İçeride zirveyi takip ederken "uyuyan" liderler varken dışarıda aktivistlerin protestosu sürdü. 40 binden fazla kişinin katıldığı zirvede fosil yakıt endüstrisiyle bağlantılı delegelerin sayısı da eleştiri konusu oldu. Gergin başlangıç Glasgow’daki zirvenin ilk haftasını yerinden takip eden gazeteci Doğu Eroğlu, izlenimlerini şöyle anlattı: "COP26 aslında biraz gergin başladı. Bunun sebebi aslında adında saklı. 25 toplantı geride kaldı ancak sera gazı azaltım mekanizmaları kurulmakta şimdiye kadar başarısız olundu. Kyoto örneği tutmadı ve Paris Anlaşması'nın kurduğu çerçeve de 5’inci yılını doldurdu. Ülkelerden artık bizi 1,5 derece hedefine yaklaştıracak ulusal katkı beyanları gelmesi gerekiyordu. COP süreçlerinde ciddi hedef açığı var. Hem daha fazla taahhüt lazım hem de uygulamaların artması lazım. Yoksa 2100 itibarıyla biz 1,5 ya da 2 derece değil 4 dereceye de gidebiliriz gibi bir görüntü var." ABD ve Avrupa’da meydana gelen aşırı iklim olaylarının zirveyle ilgili beklentileri artırdığını belirten Eroğlu, önceki COP zirvelerinde de büyük sorunların çözülemediğine işaret ederek "Sorun büyük beklentiler büyük... Bir toplantıdan beklentilerimiz bakımından değerlendirildiğinde tek bir COP’la büyük sorunlar çözüldüğü olmamıştı. COP26’da da bu değişmedi." dedi. İddialı başlangıca rağmen kömürle ilgili devrimci adımların atılamadığını belirten Eroğlu’na göre zirvenin en büyük başarısızlığı finans konusu oldu. Eroğlu şunları söyledi: "Metan gazı emisyonlarının %30 kısılması hedefi kondu. Ormansızlaşmanın engellenmesi daha önceki zirvelerde de vardı. Bunu önümüzdeki senelerde göreceğiz. İklim değişikliğiyle toplumsal mücadeleyi küresel anlamda yayabilmek için daha yüksek finansman gerekli. Geçmiş yıllarda ortaya atılan 100 milyar dolarlık senelik hedefe ulaşılamadı. Daha ciddi bir fona ihtiyaç olduğunu biliniyor. Fakat bu düşük görünen fon bile toplanabilmiş değil. Zirvenin en büyük başarısızlığı finans konusunda çözülemeyen bu kördüğüm oldu. Çözüm, bir sonraki COP’a kalacak gibi görünüyor." Ya Türkiye? Eroğlu, Türkiye’nin finansal yardıma erişimde yarattığı zorluk ve sorumlulukta dezavantajlı durumuna düştüğü gerekçesiyle "gelişmiş-gelişmekte olan" kategori kavgasını 1992’deki Rio Sözleşmesi’nden beri sürdürdüğünü hatırlattı. Eroğlu’na göre ‘Türkiye vazgeçti’ anlamına gelmese de Glasgow’da geri çekilen bu taleple "gelişmiş-gelişmekte olan savaşı" bir süreliğine de olsa bitti. Türkiye’nin "kömürden küresel çıkış deklarasyonu" için imzacı olmadığını ve bu konuda ciddi plan sunmadığını belirten Eroğlu, koyulan "2053 net sıfır emisyon" hedefine karşın adım atılmadığı belirterek "2053 hedefine dair net plan yok. Kömürden çıkış için de soru işareti var. Hükümetin kömür endüstrisine olan yakınlığı da düşünüldüğünde adım atmaktan imtina ettiği akla geliyor" diye konuştu. Eroğlu, Türkiye’den uluslararası zirvelere katılan temsilcilerin aynı söylemleri tekrar ettiğine dikkat çekti: "Zirve boyunca Türkiye’nin iklim konusundaki başmüzakerecisi olan Mehmet Emin Birpınar vardı. Bakan Murat Kurum da gelip bazı oturumlarda konuşma yaptı. Oradaki konuşması da Türkiye’nin son yıllarda iklimle ilgili söylemlerinin tekrarıydı. Erdoğan ya da Kurum ne zaman uluslararası kuruluşlarla buluşsa çok bilindik aynı söylemleri tekrar ediyorlar. Ama Türkiye’nin sera gazı emisyonunu azaltma konusunda özel bir planının olmadığı Kurum’un konuşmasından da anlaşılıyor."

Kasım 12, 2021
·
Makale
Fas’ta değişim mi, monarşinin meşruiyeti mi?
Fas, 8 Eylül'de pandeminin başından bu yana ilk kez sandık başına gitti. %50'nin biraz üzerinde gerçekleşen katılım, 2016'daki seçimlere kıyasla bir gelişme olarak yorumlandı. Fas İçişleri Bakanı Abdelouafi Laftit gerçekleştirdiği basın toplantısında parlamentodaki 395 sandalye için büyük ölçüde netleşen sonuçları açıkladı. %96'sı sayılan oylarda liberal görüşüyle bilinen 2016’daki seçimlere kıyasla 37 yeni sandalye daha kazanan Millî Bağımsızlar Birliği (RNI) 97 milletvekiliyle seçimin galibi oldu. Onu 82 sandalyeyle bir diğer liberal parti Asalet ve Çağdaşlık Partisi izledi. Merkez sağ İstiklal Partisi 78 milletvekili çıkarırken mevcut koalisyonun büyük ortağı, ılımlı İslamcı Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (PJD) yalnızca 12 sandalye elde ederek ağır bir yenilgiye uğradığı söyleniyor. PJD ise seçimde usulsüzlükler olduğunu, RNI gibi partilerin oy satın aldığını iddia ediyor. Atmosfer 2011'de Arap Baharı protestolarının ardından yeni anayasaya geçerek anayasal monarşiye yaklaşsa da Kuzey Afrika ülkesi Fas'ta son sözün ülkenin kralı tarafından söylendiği biliniyor. En çok sandalye kazanan parti bir başbakan ve kabine belirleyerek kralın onayına sunuyor. Ayrıca içişleri, dışişleri, savunma gibi kilit bakanlıklara yönelik atamalar da yine kralın onayından geçiyor. Salgın yönetimine ilişkin kararların da yine Saray tarafından alındığı ve kralın bu yolla gücünü pekiştirdiği düşünülüyor. Kral? Rabat Hukuk Fakültesi mezunu olan VI. Muhammed'in Fransa'da hukuk doktorası, George Washington Üniversitesi'nden de fahri doktorası bulunuyor. Ülkede 2021 baharında, kralın desteğiyle yürürlüğe giren ve sandalyelerin fiilen oy kullananların sayısı yerine kayıtlı seçmen sayısına göre verilmesini öngören yeni seçim yasası ise kimi yorumlara göre güçlü bir hükümet kurmayı zorlaştırdı ve parçalı bir parlamento yapısını beraberinde getirdi. Zira büyük partilerin daha çok sandalye elde edebilmesinin önüne geçen bu yasayla partiler koalisyon kurabilmek ve Saray'la iyi geçinmek için benzer politikalar önermeye başladı. Seçim reformlarının en büyük kaybedeniyse Adalet ve Kalkınma Partisi (PJD) oldu. Kimi yorumlarda ülkede işsizlik ve siyasi sisteme duyulan güvensizliğin yüksek olduğu, kralın siyasi sistemin bu kadar merkezinde olmasının değişim inancını kaybettirdiği bir manzara çiziliyordu. Neden önemli? Seçim sonuçları, liberal partilerin "İslamcıları hezimete uğrattığı" şeklinde yorumlanıyor. Zira RNI, mevcut hükümette tarım bakanı olarak görev yapan milyarder iş insanı Aziz Akhannouch tarafından yönetiliyor. 1978'den bu yana faaliyet gösteriyor ve çoğunlukla iş insanlarından, teknokratlardan oluşuyor. Partinin daha az muhafazakâr olduğu ve PJD liderliğindeki hükümeti sona erdiren Kral VI. Muhammed'e yakın durduğu söyleniyor. The International Interest’ten Sami Hamdi, seçim sonuçlarını "kralın başarılı bir geri dönüşü olarak" yorumluyor. Hamdi; Arap Baharı'ndan korkan kralın parlamentonun güçlendirilmesi için verdiği tavizleri bu sonuçlarla geri aldığını; halkın o dönemde Müslüman Kardeşler bağlantılı Adalet ve Kalkınma Partisi'ni kralın yönetimsel etkisine bir umut olarak gördüğünü fakat bu durumun aslında bölgesel dinamiklerle ilişkili olduğunu düşünüyor. The New York Times da Mısır'da Müslüman Kardeşler'in adayı Mursi'yi deviren ve bugünkü rejimi yaratan darbeye, Tunus'ta Cumhurbaşkanı Kays Said'in birçok ülkenin darbe olarak yorumladığı Müslüman Kardeşler bağlantılı El Nahda'nın birinci parti konumunda olduğu parlamentoyu askıya alma hamlesine atıfta bulunarak "İslamcıların bölgedeki alanlarının daraldığını" ifade ediyor. Siyaset bilimi profesörü Mohamed Daadaoui sonuçların ülkenin siyasi gidişatını pek değiştirmeyeceğini savunuyor. Parlamentonun mevcut rejimi ve sistemi meşrulaştırmak için var olduğunu, değişikliklerin tasarlanmış biçimde gerçekleştiğini ve Fas monarşisinin her zaman son sözün kendisine ait olmasını sağladığını söylüyor.

Eylül 10, 2021
·
Makale
Ekim 20, 2026
·
Hikaye
Ekim 20, 2026
·
Hikaye
Ekim 20, 2026
·
Hikaye
İran'da Cumhurbaşkanlığı seçimi
İran’da iki dönemdir görevde olan Hasan Ruhani’nin görev süresinin dolmasının ardından Cumhurbaşkanlığı seçimleri dün gerçekleştirildi. Cumhurbaşkanı adaylarını inceleme yetkisine sahip muhafazakâr yapıdaki Anayasayı Koruyucular Konseyi, eski Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, eski Cumhurbaşkanı Yardımcısı İshak Cihangiri ve eski Meclis Başkanı Ali Laricani gibi pek çok önemli siyasetçinin aday olmasına izin vermemişti. Seçime katılan tek reformist aday, halkta heyecan uyandırmadığı söylenen Merkez Bankası Başkanı Abdüşnasir Himmeti olmuştu. Sıkı muhafazakâr Yargı Erki Başkanı İbrahim Reisi'nin seçimi kazanması garanti olarak görülüyordu . Boykot çağrısı İran halkı ekonomik sıkıntılara ve rejimin baskıcı tutumuna karşı geçtiğimiz yıllarda protesto gösterilerinde bulunmuştu. Sokak protestoları şiddetli şekilde bastırılmış, onlarca insan hayatını kaybetmişti. İnsanların değişim beklentisinin mevcut seçim sistemiyle karşılanmayacağına ikna olan ülke içindeki ve dışındaki muhalifler, oy kullanmanın yalnızca rejimi meşrulaştıracağı gerekçesiyle boykot çağrısında bulunmuştu. Seçim öncesinde katılım beklentisi %36’ya kadar düşmüş, seçime katılım oranı adayların oy oranından daha çok merak edilir hâle gelmişti. Katılım çağrısı Boykot çağrısının ardından dinî lider Ali Hamaney “ABD ve Birleşik Krallık gibi dış güçlerin kontrolünde olan basının aktardığına aldanmaksızın” oy verme çağrısında bulunmuş, sandığa gitmemenin kabul edilemez olduğunu söylemişti. İran sokaklarında adayların posterlerinin yanı sıra sadece oy vermeye çağıran ve ABD'nin suikastı sonucu ölen Devrim Muhafızları komutanı Kasım Süleymani'nin fotoğraflarının olduğu posterler de görünür olmuştu. Reisi’den beklentiler ABD’nin yaptırım listesinde bulunan Reisi’nin ABD yönetimiyle iyi anlaşabileceği düşünülmüyor. Dinî lider Ali Hamaney’in varisi olarak görülen Reisi yönetiminde İran’ın daha da izole bir ülke hâline gelmesi bekleniyor . Hamaney’e yakınlığı sayesinde karar alma özerkliğine sahip olması beklenen Reisi’nin komşu ülkeler ve Batı'yla gergin ilişkilere sahip olabileceği, nükleer anlaşmanın da zor bir sınava dönüşeceği ifade ediliyor. Vatandaşların özgürlük ve zenginlik taleplerini karşılayamayan, bir değişim de vadedemeyen rejimin meşruiyet krizi içine girmesi de olası görünüyor.

Haziran 19, 2021
·
Makale
Ekim 20, 2026
·
Hikaye
Ekim 20, 2026
·
Hikaye
Koltuk krizinden aktörlük krizine: Sofagate
AB Liderleri Charles Michel ve Ursula von der Leyen, 7 Nisan’da Cumhurbaşkanı Erdoğan’a diplomatik ziyarette bulundu. Ziyaretin amacı uzun zamandır masada olan pozitif gündemi canlandırmaktı. Hatırlanacağı üzere 25 – 26 Mart tarihlerinde gerçekleşen AB Liderler Zirvesi’nde, özellikle göç yönetiminde iş birliğine dayanan bir dizi ekonomik ve sosyal teşvikler açıklanmıştı. Hemen ardından Brüksel’in Ankara’yı ziyaret edeceğini duyurmasıyla iki tarafın da ilişkilerin düzeltilmesi yönünde çabalayacakları yönünde sinyaller verildi. Protokol sırasında von der Leyen’ın Erdoğan ve Michel ile eş statüde oturmaması ise ziyaretin amacını gölgeledi. Bir haftadır devam eden tartışmalar, AB’nin kendi dinamiklerini sorgulayan nitelikte. • Birliğin işleyişi: Avrupa Birliği’nin kendine özgü (sui generis) yapısı uluslararası politika çalışan uzmanlar açısından önemli bir tartışma konusu olagelmiştir. AB’nin nasıl bir “aktör” olarak tanımlanacağı sorunu, tartışmaların ana eksenlerinden biri olarak konumlanıyor. Dış politika ve AB uzmanları uzun süre Henry Kissinger’ın “Avrupa’yı aramak istediğimde kimi arayacağım?” sorusundan hareketle AB’yi tanımlamaya çalışıyor. Zira aktörlük; dış politikada muhatap arayan, tek bir lideri ve dış politika vizyonunu görme teamülünü geliştiren devletler için önemli bir sorun olarak düşünülüyor. Öte yandan birliği oluşturan üyelerin çıkarlarının çatışması durumu da aktörlüğün sınırlarını çizme ihtiyacını doğuruyor. Birlik aktörlük sorununu çözmek üzere yeni bir anayasa oluşturmayı hedeflese de girişimleri başarısızlıkla sonuçlandı. 2010 yılında yürürlüğe giren Lizbon Anlaşması ile AB’nin iç ve dış politikası için sınırları belli bir çerçeve oluşturuldu. Kurucu anlaşmalarla belirlenen Konsey, Komisyon ve Parlamento’ya yeni roller verildi. Ayrıca anlaşma çerçevesinde kurulan Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilciliği ve Avrupa Dış İlişkiler Birimleri’yle birliğin diplomatik temsilcileri; bütün birimlerin ortak amacı ise “Birliğin çıkarlarını korumak ve temsil etmek” olarak belirlendi. AB’nin kurumsal işleyişine göre; Avrupa Konseyi (European Council) devlet ve hükümet başkanlarını bir araya getiren, birliğin genel siyasi ilkelerinin belirlendiği kuruluş. Michel AB Konseyi Başkanı sıfatıyla 27 üye ülkeyi, von der Leyen da Avrupa yönetiminin yürütme kolu olan AB Komisyonu'nu temsil ediyor. Her iki lider de başkan sıfatıyla eş statüde bulunuyor. Koltuk skandalının çıkış noktası; Michel’in ekibinin AB Konseyi Başkanı'nı cumhurbaşkanı, AB Komisyonu Başkanı'nı da başbakan statüsünde anması olarak görülüyor. Olayın ilk günlerinden bu yana Ankara yaşanan durumun bir protokol kazası olduğunun altını çiziyor. Protokolden önce koltuk düzeni konusunda von der Leyen ekibinin yorum yapmadığı, düzenlemeleri Michel’in ekibinin gerçekleştirdiği biliniyor. Skandalın arka planı: Koltuk "Skandalı"nın arka planında, Komisyon ve Konsey başkanlarının farklı dış politika anlayışlarının ve “AB’nin yüzü olma yarışlarının” etkili olduğu savunuluyor. Almanya merkezli Der Spiegel gazetesine göre Michel, Liderler Zirvesi’ne ev sahipliği yapmaktan daha fazlasını hedefliyor. Von der Leyen ise ticaret ve düzenleyici gücüyle dünyayı gölgede bırakan bir jeopolitik komisyona liderlik etmeyi planlıyor. İkili arasındaki görüş farklılığı eylül ayından bu yana kamuoyuna yansıyor. 16 Eylül’de yaptığı Birliğin Durumu konuşmasında AB’nin uluslararası konumunu güçlendirmek için hedeflerini sıralayan von der Leyen “oy birliği ilkesinin gevşetilmesi” sinyalini vermişti. Michel ise oy birliğinin bazı durumlarda zorunlu olduğunu ve üye ülkeler arasında müzakereyi teşvik ettiğini savunarak bu karardan vazgeçilmeyeceğinin altını çizmişti. • Avrupa’dan tepkiler: AB’nin uluslararası imajı açısından "büyük bir leke" olarak görülen olayın ardından, Michel’in istifası yönünde istekler yükselmeye başladı. Kadın dernekleri, Michel’in von der Leyen’ı küçük düşüren cinsiyetçi tutumu nedeniyle imza kampanyası başlattı ve beş bin imza topladı. İtalya Başbakanı Mario Draghi, sorumluluğun Türkiye’ye ait olduğunu belirterek yaşanandan Erdoğan’ı sorumlu tuttu. Avrupa Parlamentosu Üyesi Iratxe García Pérez, Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden de çıktığını hatırlatarak von der Leyen’a karşı takınılan tutumu kınadı. Michel ise "olanlar için çok üzgün olduğunu, o zamandan beri geceleri uykularının kaçtığını, sorumluluğun kendisine ait olan kısmını kabul ettiğini" belirtti. • Bir daha izin verilmeyecek: Michel ve von der Leyen krizden sonra ilk defa 12 Nisan’da bir araya geldi. İki saat süren görüşme sonunda krizin değerlendirildiği ve von der Leyen’ın benzer bir durumun yaşanmaması için Michel’i açıkça uyardığı açıklandı.

Nisan 14, 2021
·
Makale
Ukrayna ve Karadeniz’de tehlikeli oyun
Ukrayna/Donbass krizi bir kez daha şiddetlendi. Bölgede son aylarda ciddi askerî hareketlilik yaşanıyor. ABD medyası Rusya’nın Ukrayna’yı işgal hazırlığı içinde olduğunu söylese de NATO güçlerinin bölgede hareketliliğini artırdığı biliniyor. Ukrayna aslında Rusya’yı sıkıştırmak isteyen ABD’nin Belarus’la birlikte ön cephelerinden birisi. Gazetelerde İstanbul Boğazı'ndan geçen ABD ve Britanya gemilerini sık sık görmekteyiz. ABD’nin Türkiye sınırındaki Dedeağaç dâhil bölge ülkelerine askerî yığınak yaptığı biliniyor. Beyaz Saray’da koltuğa Biden’ın oturmasıyla birlikte de ABD’nin Karadeniz ve Ukrayna politikası ulusal güvenlik stratejisine dâhil edildi. Trump döneminde ABD’nin buraya dair politikası Cumhuriyetçiler ve Demokratlar arasında "bilek güreşi" olarak şekilleniyordu. Sputnik’ten Emre Köse, Biden’ın başkan yardımcılığı döneminde Ukrayna dosyasından sorumlu olmasına ve oğlunun burada özellikle de doğal gaz piyasasıyla ilgili karıştığı "kârlı" işlere dikkat çekiyor. "Türkiye de stratejinin sacayaklarından biri" Emre Köse, bu konuyu şöyle değerlendirdi: "Ukrayna, Rusya'yı birincil hedef olarak tayin eden Biden için önemli bir ileri karakol. Ukrayna Başbakanı Zelenskiy, Washington'u da rahatsız eden bazı hamlelere girişse de ülke ABD için önemli. Bununla beraber Türkiye-Ukrayna askerî iş birliğinin Bayraktar satışıyla başlayan gelişimi ve Montrö Sözleşmesine ilişkin tartışmalar da ABD'nin ajandasıyla son derece uyumlu. Biden'ın Rusya'yı önceleyen stratejisi, Karadeniz'deki tüm aktörlerin bir araya getirilmesini öngörüyor. Türkiye de bu stratejinin sacayaklarından biri." Türkiye’de iktidarın kendini Bayraktar satışlarıyla dâhil etmeyi başardığı krizde NATO’yla uyumlu hareket ediyor. Donbass’ta Ukrayna’nın Minsk anlaşmasını ihlal eden Bayraktarlı saldırıları Rusya’yı giderek daha fazla rahatsız etmeye başladı. Rusya’yla bazı konularda geliştirdiği iş birliğiyle Batı’ya mesaj veren Türkiye, Moskova’ya da aynı şekilde oynuyor; ancak bu denge daha fazla devam etmez. "Gerilim Ukrayna'daki siyasi krizle de ilgili" Peki gerilimle ilgili olarak Ukrayna iç siyasetindeki dinamikler ne? Köse’nin tespitlerine göre bugünkü gerilime benzer süreçler sıklıkla Ukrayna siyasetindeki iç çatışmaların tezahürü olarak karşımıza çıkıyor. Önceki devlet başkanı Poroşenko’nun seçimlerdeki hezimeti, Donbass’ta gerilimi yükseltmesi ve Kerç Boğazı’ndaki olaylar sonrasında gelmişti. Anketlerde kaybedeceğini anlayan Poroşenko bölgedeki gerilimi arttırmıştı. Ancak seçimlerden önce "Donbass’ta savaşı bitireceğim" diyen mevcut başkan Zelenskiy de Poroşenko’yla aynı yolda. Köse, Zelenskiy’in ülkedeki durumunu şöyle özetledi: "Zelenskiy, şu aralar ülkenin tüm zenginleriyle kavgalı ve en büyük mali destekçisini yitirmiş durumda. Son haftalarda da ülkede darbe olacağı yönünde iddialarda bulunuyor. Bu konuda da ülkenin en zengini Rinat Ahmetov'a işaret ediyor. Ukrayna'da son dönemde alınan kamulaştırma kararları, Oligarklar Kanunu ile Ulusal Güvenlik Konseyi'nin inisiyatifine bırakıldı. Zelenskiy de şu an Ahmetov'un mal varlıklarını kamulaştırmakla tehdit ediyor. Ahmetov'un karşı hamlesinin ne olacağını ya da bunun sonuçlarını kestirmek zor, kolay lokma olmadığını belirtmek gerek." Bugünkü krizin pandemiye de bağlı olarak derinleştiğini vurgulayan Köse, sözlerini şöyle sürdürüyor: "Zelenskiy'in popülaritesi düştükçe daha da agresifleştiği ve ülkenin büyük sermayesine savaş açtığı görülüyor. Bu yüzden Donbass'ta gerilimin yükselmesi, NATO'nun Rusya karşıtı ajandası yanında Ukrayna içinde yaşanan siyasi krizle de alakalı. Zelenskiy idaresinin, Rusya'nın ülkeyi işgal edeceği histerisini körükleyerek buradan rıza devşirmeye çalıştığını söyleyebiliriz. Rusya'nın bugün Donbass ve Kırım konularında daha sert refleksler göstermesi ise Ukrayna'nın muhtemel NATO üyeliği ve mevcut ABD Başkanı Biden'ın Rusya'yı eski yönetimden çok daha yoğun baskı altına almasıyla ilgili. Biden'ın göreve gelirken "Çin rakip, Rusya düşman" sözü hatırlanacaktır." NATO’nun Karadeniz’e sarkma stratejisi ve Ukrayna siyasetinin iç dinamikleri oyunu tehlikeli hâle getiriyor. Kontrol edilmesi güç olan bu krizin sonuçlarını öngörebilmek için Gürcistan ve Kırım örneklerini hatırlamak gerekiyor.

Aralık 17, 2021
·
Makale
Lübnan’da siyasi çıkmaz son bulacak mı?
Geçtiğimiz hafta çarşamba günü Lübnan merkez bankası akaryakıt ürünlerine sübvansiyonlarını sona erdirme kararı aldı. Karar geçici hükümetin başbakanı Hasan Diyab tarafından "yasa dışı" ve "sorumsuz" olarak yorumladı. Neler oldu? Merkez bankasının kararının ardından yeniden alevlenen protestolarda halkın merkez bankası başkanı Riyad Selame'nin evini basmak istediği aktarıldı. Göstericiler, farklı şehirlerde çeşitli yolları kapattı. Lübnan ordusunun sübvansiyonların kalkmasının ardından açılmayan akaryakıt istasyonlarını basarak akaryakıtlara el koymaya başladığı ve bu akaryakıtların halka ücretsiz dağıtılacağı yönünde haberler gelmişti. Bu baskınların birinde ülkedeki gerilimi daha da tırmandıracak bir olay yaşandı. Tanker patlaması Ülkenin kuzeyinde yer alan Akkar bölgesinde ordunun el koyduğu bir akaryakıt deposunda gerçekleşen ve sebebi bilinmeyen bir tanker patlaması sonucunda en az 28 kişi yaşamını yitirdi ve 79 kişi yaralandı. Patlamayı protesto eden halk, başbakan adayı Necip Mikati'nin evinin önünde eylem yaptı ve polisle çatıştı. Mikati yaşananları "kabul edilemez vandalizm" olarak tanımladı. Uluslararası Af Örgütü'nden Sahar Mandour Akkar'da gerçekleşen patlamayı "yıllardır devam eden büyük yolsuzluğun neden olduğu ekonomik krizden kaynaklanan bir katliam" olarak tanımladı. "En kötü ekonomik krizlerden biri" Dünya Bankası'na göre 1850'den bu yana yaşanan en kötü ekonomik krizlerden birini 2019 yazında yaşamaya başlayan Lübnan'da yerel para biriminin bu süreçte %90 değer kaybettiği biliniyor. Birleşmiş Milletler İnsani Yardım Koordinasyon Ofisi verileri Lübnan nüfusunun %78'inin yoksulluk sınırının altında, %36'sının ise aşırı yoksulluk içinde yaşadığını gösteriyor. Birleşik Krallık merkezli Save the Children vakfı ise bir yılda %550 enflasyon görülen Lübnan'da her gelir grubundan insanın yemek, ilaç, elektrik gibi temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlandığını ortaya koyuyor. Ülkedeki yakıt kıtlığının artışı sebebiyle geçtiğimiz günlerde Beyrut Amerikan Üniversitesi Tıp Merkezi solunum cihazlarının ve diğer ekipmanların hizmet dışı kalabileceği konusunda uyarıda bulunmuştu. Beyrut ve diğer bölgelerdeki bazı fırınların kepenklerini kapattığı ülkede günlük elektrik kesintilerinin 20 saati bulduğu biliniyor. Siyasi çıkmaz Ekim 2019'da hükümetin WhatsApp üzerinden yapılan telefon görüşmelerini vergilendirmeye çalışması üzerine başlayan, sonrasında ekonomik krizin ve yolsuzlukların protestosuna dönüşen gösterilerin ardından Saad Hariri istifa etmişti. Aralık 2019'da hükümeti kurma görevi eski bakanlardan Hasan Diyab'a verilmişti. Geçtiğimiz yıl yaz aylarında 207 kişinin yaşamını yitirmesine yol açan Beyrut limanı patlamasının ardından Hasan Diyab da istifa etmişti. Görevi geçici olarak sürdüren Hasan Diyab, Cumhurbaşkanı Avn'ın yakıt krizine ilişkin Bakanlar Kurulu'nu toplama çağrısını anayasaya atıfla "geçici hükümetin yetkileri, dar çerçevede işleri yürütmekle sınırlıdır" diyerek reddetmişti. Ekim 2020'de ülkenin cumhurbaşkanı Mişel Avn tarafından hükümet kurmakla görevlendirilen, "Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un yardımların önünü açmak için şart koştuğu reformları hızla yapabilmek" istediğini söyleyen Hariri, Mişel Avn ile anlaşmaya varamadığı için hükümet kurma görevinden ayrılmıştı. Sırada ne var? Temmuz 2021'de mecliste gerçekleşen oylamayla hükümet kurmakla görevlendirilen Necip Mikati, ekonomik krizin çözümü için Fransa'nın önerdiği, reformları hayata geçirecek uzmanlardan oluşan bir hükümet kurma yolunu izleyeceğini söylemişti. Cumhurbaşkanı Mişel Avn birkaç gün önce, önümüzdeki günlerde yeni bir hükümet kurulmasını umduğunu dile getirdi. Mikati 16 Ağustos'ta Avn ile görüştükten sonra iki gün içinde bir hükümetin kurulmasının hâlâ mümkün olduğunu ve sorunların bir bir ele alındığını söyledi. Merkez bankasının bu kararının 20 litrelik benzini 336 bin Lübnan lirasına, 20 litrelik motorini ise 278 bin Lübnan lirasına çıkaracağı tahmin ediliyor.

Ağustos 18, 2021
·
Makale
Gürcistan'ın dilemması: Saakaşvili
Gürcistan'da bir insan hakları yetkilisi, ülkenin açlık grevindeki eski başbakanı Mihail Saakaşvili'nin tedavi gördüğü hapishane hastanesinin uygun tıbbi donanımdan yoksun olduğunu söyledi. Gürcistan Ombudsmanı Nino Lomjaria, " Saakaşvili'nin yerleştirildiği ve insan haklarını büyük ölçüde ihlal eden ortama" dikkat çekti. Lomjaria’nın açıklamasında "devletin insan onuruna saygı gösterme yükümlülüğünü açıkça ihlal ettiği" ifadeleri de yer aldı. Geçtiğimiz günlerde hastaneye kaldırılan ve doktorlar tarafından yüksek teknolojili bir klinikte tedavi edilmesi gerektiği söylenen Saakaşvili’nin avukatları tarafından yayımlanan bir mektupta da eski liderin gardiyanlar tarafından hakarete maruz kaldığı, yerde sürüklendiği ve darp edildiği belirtilmişti. ABD'nin Gürcistan Büyükelçisi Kelly Degnan, devletlerin mahkûmların tıbbi sağlık ve güvenliğini sağlama sorumluluğuna dikkat çekerek Gürcistan hükümetine Saakaşvili'yi tam donanımlı bir hastaneye transfer etme çağrısında bulundu. Büyükelçi; Saakaşvili'nin Gürcistan yasalarına ve uluslararası standartlara uygun olarak adil ve onurlu bir şekilde muamele görmesi gerektiğini vurguladı. Gül Devrimi 1995'ten itibaren başbakan olarak Gürcistan'ı yöneten Eduard Şevardnadze, döneminde yolsuzluklarla anılmaya başlamış, Kasım 2003'te gerçekleşen parlamento seçimlerine hile karıştırıldığını ileri süren Saakaşvili liderliğinde Tiflis'te gösteriler düzenlenmeye başlamıştı. Şevardnadze’nin döneminde Gürcistan’ın Avrupa standartlarına göre yoksullaştığı biliniyordu. Kasımın sonuna doğru doruk noktasına ulaşan gösteriler parlamento açılışında Şevardnadze'nin konuşması sırasında Saakaşvili liderliğindeki göstericilerin binaya girişiyle devam etti. Şevardnadze 23 Kasım’da muhalefet liderleriyle gerçekleştirdiği görüşmenin ardından görevinden ayrıldı ve bu durum göstericiler tarafından sevinçle karşılandı. Ocak 2004’te gerçekleşen seçimlerde birinci gelen Saakaşvili 25 Ocak’ta görevine başladı. 2007'de hükümet karşıtı protestoları dağıtma, yolsuzluk, görevi kötüye kullanma, bir milletvekilini dövdürme gibi suçlarla suçlanan Saakaşvili hakkında tutuklama kararı çıkarılmış, 2013'te görev süresi dolan Saakaşvili ABD'ye gitmişti. Oradan Ukrayna'ya geçen ve Mayıs 2015'te Ukrayna vatandaşlığı alan Saakaşvili, Aralık 2015'te Gürcistan vatandaşlığından çıkarılmıştı. Neler oluyor? Sekiz yılın ardından ülkesi Gürcistan'a geri dönen Saakaşvili, 1 Ekim'de tutuklanmıştı. Tutuklanışının ardından açlık grevi başlatan ve sonrasında grevinin sahte olduğu yönündeki iddialara karşı vitamin ve takviye alımını da durduran Saakaşvili; başarısız bir post-Sovyet ülkeden bir Batı demokrasisi ve ABD müttefiki yaratmak için çok çalıştığını belirterek "Gürcistan'ın Rusya'nın yörüngesine geri dönüşünü uzaktan izleyemezdim" ifadelerini kullanmıştı. Saakaşvili yönetimi ve Rusya, Güney Osetya meselesiyle karşı karşıya gelmişti. Ayrılıkçı olarak bilinen Güney Osetya gerilimi 2008'de bir savaşa dönüşmüş, Rusya birlikleri ve Oset milisler Gürcistan'a karşı savaşmış; gerginlik Avrupa Birliği Dönem Başkanı ve dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy'nin ara bulucuğuyla sona ermişti. Güney Osetya'yı bağımsız olarak tanıyan Rusya; NATO, AGİT ve Avrupa Konseyi gibi yapılarca kınanmış, Güney Osetya'yı Rusya işgali altındaki Gürcü toprakları olarak tanımlayan Gürcistan Rusya'yla diplomatik ilişkilerini kesmişti. Tutuklandığında açlık grevine başladığını duyuran liderin gıyabında görevi kötüye kullanma suçundan altı yıl hapis cezası bulunuyor. Saakaşvili ise suçlamaları reddediyor. Saakaşvili Batı yanlısı bir lider olarak biliniyor ve ekim ayının ortalarında protestolar düzenleyen destekçiler, Saakaşvili'nin serbest bırakılmasını "geleceği kurtarmak" olarak yorumluyor. Saakaşvili destekçileri, Gürcistan'ın "Batı yanlısı yoluna dönmesini" istiyor. Yaklaşık 3 bin protestocunun katıldığı protestolar hükümet tarafından "Saakaşvili tarafından tasarlanan ve yönetilen planlı bir darbenin parçası" olarak tanımlanıyor. Gürcistan Cumhurbaşkanı Salome Zurabaşvili geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada özel bir mahkûm olarak tanımlanmasında bir problem olmayan Saakaşvili'nin sağlık durumunun siyasi kargaşaya neden olmaması gerektiğini söylemişti. Yorumlar Siyaset bilimci Gia Nodia'ya göre Saakaşvili'nin varlığı, muhalefeti harekete geçirmede önemli bir faktör olarak yorumlanıyor ve etkisi azaltılmak isteniyor. Gürcistan'da yerel seçimler, geçtiğimiz haftalarda gerçekleşti. Gürcü Rüyası partisinin adayları, aralarında başkent Tiflis’in de bulunduğu 20 belediyeden 19'unu kazandı. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) "yıldırma, oy satın alma, adaylar ve seçmenler üzerinde baskı" gibi değerlendirmelerle oylamayı kusurlu buldu. Foreign Policy'nin yer verdiği yazıda "Vaşington'un unutulmuş altın çocuğu" olarak tanımlanan Saakaşvili, The Washington Post'ta "reformcu" olarak nitelense de muhalefete çok az tolerans gösteren bir lider olarak değerlendiriliyor. Saakaşvili'den sonra görevi devralan İvanişvili yönetiminin "reformculardan intikam almaya" başladığının belirtildiği yazıda Saakaşvili'nin de ülkeyi terk etmesiyle politik uçurumun giderek derinleştiği belirtiliyor.

Kasım 10, 2021
·
Makale
Ermenistan'da neler oluyor?
25 Şubat Perşembe günü Ermenistan’da Genelkurmay Başkanı da dâhil 60 general, Başbakan Nikol Paşinyan ve hükümetinin istifasını istedi. Paşinyan, bunun bir “darbe girişimi” olduğunu belirterek destekçilerini gösteri yapmaya davet etti. Başkent Erivan’daki Cumhuriyet Meydanı’nda yapılan gösterideki konuşmasında Paşinyan “istifasına ancak kendisini seçen halkın karar verebileceğini, Ermenilerin darbeye geçit vermeyeceğini ” söyledi. Muhtıradan bir gün önce Genelkurmay İkinci Başkanı Tiran Kaçaryan'ı görevden almış olan Paşinyan, muhtıra sonrasında Genelkurmay Başkanı Onik Gasparyan’ı görevden aldı. Kaynak: PAN Photo Cumhurbaşkanı’nın vetosu: Ermenistan Cumhurbaşkanı Armen Sarkisyan, ordunun muhtırasından sonra itidal çağrısı yapmış, “barışçıl bir çözüm için acil önlemler aldığını” duyurmuştu. Sarkisyan önceki gün de Paşinyan’ın Genelkurmay Başkanı Gasparyan’ın görevden alma kararını onaylamadı. Sarkisyan tek amacının “ülkeyi anayasal düzene ve güvenliğe yönelik tehditlerden korumak, istikrarı ve Silahlı Kuvvetlerin işleyişini sağlamak” olduğunu açıkladı. Paşinyan, Cumhurbaşkanı’ndan dönen kararnameyi yeniden Cumhurbaşkanlığı’na gönderdi. Muhalefetin tepkisi: Muhtıraya destek olan muhalefet ittifakı Vatan Kurtuluş Hareketi'nin destekçileri, muhtıranın yayımlandığı gün "Genelkurmay'a ve silahlı kuvvetlere destek verme" ve "hain Paşinyan hükümetini" istifaya zorlama çağrısıyla gösteri yaptı. Sokakta hükümet destekçileri ve muhalifleri arasında gerginlik yaşanırken olayların iç savaşa dönüşmesi konusundaki endişeler arttı. Dün de bir grup gösterici güvenliği aşarak hükümet binasına girdi ve hükümet çalışanlarına Paşinyan’ı desteklememe çağrısı yaptı. Kadife Devrim: Ermenistan 2015 yılında anayasa referandumuyla parlamenter sisteme geçmiş, yürütme yetkilerinin çoğu Cumhurbaşkanı’ndan alınarak Başbakan’a verilmişti. 11 yıl Cumhurbaşkanlığı yapan Serj Sarkisyan’ın başbakan olma hırsı taşımadığını söylemesine rağmen 2018 baharında aday olması ve parlamento tarafından seçilmesi, değişim isteyen kitlelerde tepkiye sebep olmuştu. Yolsuzluk haberleriyle ünlü eski bir gazeteci olan, daha önce arabasına bomba konan, hapis yatan ve iki yıl saklanarak yaşamak zorunda kalan Nikol Paşinyan; Nisan 2018’de Gümrü şehrinden başkent Erivan'a bir yürüyüş gerçekleştirmiş, özellikle sosyal medya üzerinden yerleşik siyasi sisteme ve yolsuzluğa karşı çıkan, demokrasi ve insan hakları talep eden binlerce insanı örgütlemişti. Paşinyan “Kadife Devrim” adı verilen süreçte gözaltına alınsa da halkın ülkeyi kilitleyen eylemleri durdurmaması Sarkisyan’ın istifasını getirmişti. Kadife Devrim’in lideri Paşinyan parlamento tarafından geçici olarak başbakanlığa atanmış, Aralık 2018’de katılımın %49’da kaldığı seçimlerde Paşinyan önderliğindeki “Benim Adımım” ittifakı, geçerli oyların %70’ini almayı başarmıştı. Rusya’nın bakış açısı: Kadife Devrim, Rusya’nın etki alanının çok geniş olduğu ülkede Batı ile ilişkilerin geliştirilmesi konusundaki toplumsal beklentinin yansıması olarak da görülmüştü. Rusya medyası, batı ülkeleriyle iyi ilişkileri olan ve Ermeni diasporasının da desteğini alan Paşinyan’ın George Soros tarafından fonlandığını iddia etmişti. Rusya ülkedeki değişim sürecine müdahil olmasa da Ukrayna ve Gürcistan’a yönelik Rusya müdahaleleri, ülkede batı ile Rusya arasına sıkışma endişeleri doğurmuştu. Karabağ Savaşı : Eylül 2020 sonunda Azerbaycan ile Ermenistan arasında başlayan ve 44 gün süren savaş sonucunda Azerbaycan, 28 yıldır Ermenistan işgali altında bulunan Dağlık Karabağ bölgesindeki topraklarını geri almayı başarmıştı. Rusya, yıllardır sürmesini sağladığı statükoyu korumamış, Ermenistan’a destek vermemişti. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Paşinyan’ı cezalandırdığı yorumlarına sebep olan süreç sonucunda Rusya ara buluculuğunda ateşkes anlaşması imzalanmış, Rusya da bölgede askerî olarak varlık gösterme fırsatı yakalamıştı. Dağlık Karabağ’ı Azerbaycan’a bırakan ve Türkiye ile Azerbaycan arasında bir koridor oluşturulmasını sağlayan ateşkesin kabulü Ermenistan’da büyük tepkiyle karşılanmış, “hain Nikol” sloganları atan binlerce kişi savaş yenilgisini kabullenen hükümetin istifasını istemişti. İskender tartışması: Ordunun muhtırasından bir gün önce Başbakan Paşinyan, eski cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan'ın, Karabağ savaşında Rusya yapımı İskender füze sistemlerinin kullanılması gerektiği yönündeki açıklamalarına karşılık füzelerin patlamadığını ve “80’lerin silahı” olduğunu söylemişti. Rusya Duma Savunma Komitesi’nden yapılan açıklamada “Paşinyan’ın bir suçlu bulmaya çalıştığı, askerî işlerle hiç ilgilenmediğinin anlaşıldığı ve özür dilemesi gerektiği” ifade edildi. Rusya merkezli İzvestia gazetesi Genelkurmay Başkanı Onik Gasparyan’la yapılan bir görüşmeye dayanarak “savaş döneminde birkaç kez Paşinyan’dan füzelerin kullanılması için izin istendiğini ancak Paşinyan’ın uluslararası toplumun tepki göstereceği gerekçesiyle buna izin vermediğini, yalnızca bir kez kullanılan füzenin patladığını” öne sürdü. Olaydan bir gün sonra muhtıra verilmesi, ordudaki Rusya yanlısı grubun öne çıktığı iddialarını beraberinde getirdi. Ne olacak? Bir askerî yenilgi sonrasında siyasi karışıklığın uzun zamandır beklendiği Ermenistan’ın batı ile Rusya arasında yeni bir rekabet sahası olabileceği yorumları yapılıyor. Ermenistan’ın “Biden yönetiminin Rusya'yı sınırlandırma ve demokrasileri destekleme politikasının ilk test alanlarından birisi olabileceği” ifade ediliyor. Şimdilik net olarak görülen ise bölgede Rusya’nın etki alanının genişlediği ve savaş kaybeden, ekonomik olarak zaten zor durumda olan Ermenistan’ın yakın gelecekte istikrarlı bir ülke görünüme kavuşma ihtimalinin zor olduğu. Ermenistan’da Azerbaycan’la varılan ateşkesi kabul etmeyen savaş yanlısı bir yönetimin iş başına gelmesi ise bölgede zor sağlanan barış ortamını ve ateşkes anlaşmasının kazanımlarını riske atabilir.

Mart 10, 2021
·
Makale



