Dayanışma iyileştirir: Depremin 3. yılında Hatay'da tarım ve gıda


Zuma İstanbul’da öğle yemeği: Modern Japon lezzeti Zuma İstanbul , şehrin kalbinde öğle saatlerine yepyeni bir soluk getiriyor. 12.00–15.00 saatleri arasında sunulan yeni öğle yemeği menüsüyle misafirlerine lezzetli ve eşsiz bir deneyim sunuyor. Yeni menü, Zuma’nın global ruhunu yansıtırken, taze malzemeler ve dengeli tatlardan oluşan benzersiz bir seçki sunuyor. Neler var? Menü, Miso Çorbası ile başlıyor; ardından misafirler iki ara sıcak ve bir ana yemek seçimiyle bir lezzet yolculuğuna çıkıyor. Zengin seçenekler arasında Trüflü Ponzu Soslu Et Tataki, Lime Shiso Soya ile Sırlanmış Somon, Zuma Salatası, Karides ve Morina Malıklı Gyoza ve daha birçok özgün tabak bulunuyor. Ana yemeklerde ise Spicy Beef Tenderloin Donburi, Salmon Teriyaki ve Karaage Chicken Donburi gibi tatlar ön plana çıkıyor. Yeni öğle menüsü, Zuma’nın “İzakaya” ruhunu gün ortasına taşıyarak şehirli profesyoneller ve alışveriş severler için hem hafif hem doyurucu bir öğle alternatifi yaratıyor. Zuma İstanbul ile buradan tanışabilirsiniz.
Daha fazlasını öğren →
Yazı: Dicle Tuba Kılıç
Hatay’a gittiğimizde gördüğünüz her şey birbiriyle tezat. Haritalarda olan ama gerçekte olmayan yollar. Çamurlarla çevrili konteynerler arasında bembeyaz giyinmiş, tüm olumsuzluklara rağmen yaşamdan ümidini kesmemiş insanlar. Ağır toz bulutlarının altında pişen yemekler, neşeyle kurulan sofralar. Gördüklerinin hüznüyle bakışları ağırlaşan ama dilinde doğanın sevincini şakıyanlar... Acıyı zirvede yaşayan bu coğrafya bize umudun da zirvesini gösteriyor.
Öyle ki Doğa Derneği’nden arkadaşlarımla birlikte, hiç tanımadığımız insanların daveti üzerine, Samandağ’a Milleyha Kuş Cenneti için gittik. Yol boyunca şehirde yaşamın hâlâ onarılamadığını ve ne çok eksik olduğunu hayretle ve üzüntüyle izledik. Milleyha’da tanıştığımız insanlar da henüz evlerini tam olarak yeniden inşa edememişti. Ancak onların derdi kendi evlerinden ziyade kuşların, kelebeklerin, kaplumbağaların yaşam alanıydı. Kendi derdinin önüne doğayı koyan bu insanlar gerçek miydi? Evet, gerçekti.
Bir yandan biberli ekmek yiyor, bir yandan deprem hikayelerini dinliyorduk. Birden konu avcılarla nasıl mücadele ettiklerine bağlanıyor, tuzlu yoğurda banılan pidelerle arkadaşlığımız başlıyordu. Şubat ayında düzenleyeceğimiz Milleyha buluşmasını planlarken depremin yıldönümü için bu yazının başına oturdum.
Hatay benzersiz biyolojik çeşitliliği, ekosistemleri ve kültürel değerleriyle her zaman öne çıkan bir yer oldu. Dağların kucakladığı bu coğrafya sularıyla yaşamı, toprağıyla bereketi çoğaltan bir uygarlık diyarı.
İnsanın doğayla uyumunun 60-70 yıl önce bozulmaya başladığı bu uygarlık, Şubat depremleri ve sonrasında pek çok krizle karşı karşıya geldi. Amik Ovası’ndaki sulak alan ekosistemlerinin kurutulması, verimli çayırların yok edilmesi, bereketli tarım alanlarının inşaata açılması, suların ve toprağın kirletilmesi sonuçlarıyla her yerde karşılaştığımız problemler. Ancak deprem gibi bedeli ağır afetler, duya duya kanıksanmış bu problemlerin artık tahammül sınırlarını zorlamasına ve yaşam üzerinde geri dönüşü zor bedeller yaratmasına sebep oluyor.

60 yıllık hatadan ne zaman döneceğiz?
Etrafı dağlarla çevrili Hatay’da su problemi yaşanması ne depremle ne de kuraklıkla açıklanabilir bir durum değil. Kuraklık dünyanın, özellikle Akdeniz’in pek çok bölgesinde etkili oluyor. Lakin bizdeki kadar büyük su problemleri yaşanmıyor.
Türkiye, suyunu son 60 yıldır sadece metreküp hesabıyla yönetiyor. Yağan yağmurun tamamının barajlar, kanallar ve borularla insanlar için kullanabileceğini sanıyor; bitkilerin, su canlılarının, hayvanların ihtiyacını görmezden geliyor. Toprağın emeceği suyu, buharlaşmayı vs. hesaplamıyor. Böylece yer üstündeki su hiçbir zaman talebi karşılamazken doğal sulak alan ekosistemleri de yok oluyor. Yeraltı sularının aşırı kullanımıyla da en kıymetli reservler tüketiliyor.
Hatay’daki su döngüsünün bozulmasının hikayesi de 60 yıl öncesine, Amik Gölü’nün kurutulmasına kadar uzanıyor. Sadece göl değil, göl çevresindeki taşkın alanları da kurutuluyor. Ovada hayvancılık yapılan çayırlar tarım alanlarına, bereketiyle nam salmış tarım alanları yerleşim alanlarına, benzersiz biyoçeşitliliğe sahip Amik Gölü ve etrafındaki nehirler sulama kanallarına dönüştürülüyor.
Bu hazin hikayenin üzerine üç yıl önce yaşanan deprem de eklenince bölgede yaşanan sıkıntılar kaçınılmaz oluyor. Yarım yüzyıldır devam eden yanlış su yönetiminden dönmeye belki de Hatay’dan başlamak gerekiyor. Suyun döngüsüne göre yeni politikalar geliştirmek, Anadolu’nun binlerce yıllık iklim değişikliğine uyumlanma deneyimini modern yöntemlerle birleştirmek için en kritik dönemdeyiz.

Biyolojik çeşitlilik ve ekosistemlerde ciddi yaralar söz konusu
Depremde doğrudan zarar görmeyen türler ve ekosistemler, deprem sonrasında bölgede yapılan hatalı uygulamalar nedeniyle zamanla daha ağır etkileniyor ve bu zarar hâlâ sürüyor. Biyoçeşitlilik açısından çok zengin Önemli Doğa Alanları’na ve kritik ekosistemlere dökülen molozlar ve çöpler, "rezerv alan" ilanlarıyla dağlık bölgelerde açılan yeni yerleşimler ve yoğun altyapı çalışmaları bölgede büyük bir baskı yaratıyor.
- Bu uygulamalar habitatı parçalıyor; canlıların yaşam alanlarını daraltıyor ve ekosistem dengesini bozuyor. Plansız uygulamalar hava, su ve toprak kirliliğini artırıyor. Asbest riski de bu süreci tüm canlılar için daha tehlikeli hâle getiriyor.
Tüm bunlar üç yıldır sürüyor ve süreç insanı merkeze alan bir yaklaşımla ilerliyor. Deprem öncesinde yapılan pek çok hata burada yeniden karşımıza çıkıyor. Doğayı ve birlikte yaşadığımız canlıları gözetmeyen bu uygulamalar Hatay’da yaşam koşullarını daha da zorlaştırıyor. Yaşam kalitesini düşürüyor, yeni eşitsizlikler ve adaletsizlikler yaratıyor.
Bu nedenle deprem sonrası yeniden inşa süreci doğayı dışarıda bırakan bir yaklaşım yerine ekosistemlerin varlıklarını ve ihtiyaçlarını gözeten bir planlama anlayışıyla yürütülmeli. Moloz döküm alanlarının restorasyonu planlanmalı, vahşi depolama engellenmeli ve sulak alanlar ile doğal yaşam koridorları yapılaşmadan korunmalı. Asbest ve diğer kirletici riskler bağımsız denetimle takip edilmeli. Hava, su ve toprak kirliliğine karşı düzenli izleme yapılmalı. Hatay’ın doğası insanla birlikte bu coğrafyada yaşayan tüm canlıların yaşam hakkını gözeten bir iyileşme modeline bağlı.

'Her tarafımız su ama biz ona erişemiyoruz'
Samandağ Ticaret Odası Başkanı Selim Kamacı’ya tarımdaki su kullanımını sorduğumda coğrafyada yeterli suyun olduğunu ancak tarımda "vahşi sulama" dediğimiz salma sulama yapıldığını, yeterli yatırım olmadığı için hâlâ damla sulamaya geçilmediğini anlatıyor. Bölgedeki bir başka sıkıntı ise suyun kirliliği. Asi Nehri hem tarımsal zehirler hem de çöplerle kirletiliyor.
Buradaki önemli ürünlerin başında narenciye geliyor. Depremin yaşandığı yıl, ürünler satılamamıştı. Sonraki yıl ürün olmamıştı. Bu yıl verim yüksek ama ürünler hâlâ satılabilmiş değil. Üreticiler çok zor durumda. Yurt dışına gönderilen ürünler bu sene ağaçlarda kalmış, pek çok üretici zarar etmiş. "Ne ürünleri saklayacak depo ne de işleyecek tesisler var. Ağaçlarımızı sökmek istemiyoruz" diyor ve ekliyor Selim Kamacı:
“Gençlere gel tarımda çalış diyemiyoruz. Bu şekilde kültürel yapımız da kayboluyor.”
Tarımdaki bir başka sıkıntı ise rezerv alanları. Yuvasını, ailesini, yaşamını kökten kaybetmiş bir toplumun elinde son kalan değerleri, anıları tarım alanlarında yaşıyor. Ancak bu alanların bir kısmı yeni yerleşim yerleri yapılmak amacıyla rezerv alanı ilan edildi. Bu durum, insanların sadece tarımsal üretimini ve ekonomisini değil sosyolojik ve psikolojik açıdan geleceğini de etkiliyor.
Selim Kamacı sohbetimizi derdini anlatacak insan olmadığını ve içinin ne kadar dolu olduğunu söyleyerek tamamlıyor.
“En acısı da her tarafımız su ama biz ona erişemiyoruz.”
Samandağlı bir mimar olan Gizem Cabbaroğulları, depremden önce de su sıkıntısı yaşadığını anlatıyor. Bölgede yeterli su olmasına rağmen gerekli altyapı olmadığı için evlere su, sınırlı miktarda ve sınırlı süre sağlanıyor. Bu nedenle, pek çok evin kendi su deposu bulunuyor. Öyle ki bu depolar deprem zamanı yıkılarak insanlar için hayati tehlike de oluşturmuş.
Hatay’a baktığımızda altyapı yatırımlarının şehirde adil bir şekilde yapılmadığını görüyoruz. Mimar Gizem, bazı mahallelerde yeni yapılacak inşaatlarda şantiye suyu için başvurduklarını ancak altyapı yani su şebekesi olmadığı için su sağlanamadığını anlatıyor.
Şu an yeni yapılar dağlık kısımlara inşa ediliyor, altyapısı sağlanıyor. Ancak depremi atlatmayı başarmış binalarda ve mahallelerde su sıkıntısı halen sürüyor. Yöre halkı su için varlık içinde yokluk çektiğini söylüyor.
Gizem’e deprem sonrası mutfak kültüründe bir değişiklik oldu mu diye sorduğumda ise bu kültürün sürdüğünü ve değerini daha iyi anladıklarını söylüyor. Bölgedeki âdetler, özel günlerdeki kutlamalar sürüyor. Kültürde ve onu yaşatan kişilerde bir şey değişmemiş. Hatta diğer şehirlere giden Hataylılarla bu kültür yayılmış.
Şehirdeki en büyük sıkıntı ekonomik yetersizlik. Örneğin, kadınlar artık içli köftenin içine et koymakta zorlanıyor. Bir başka sıkıntı ise "temiz gıda" yani zirai zehir kullanılmamış, yerli tohumlarla üretilmiş gıda ürünleri bulmak.

'Kapımız sonuna kadar açık, buradan vazgeçmeyin'
"Haydi biraz da narenciye tadalım" diyerek Gizem bizi Şiraz ve Mişel Yoğun’un bahçesine götürüyor. Yaz boyu bahçelerindeki ağaçlara dinlettikleri müzikleri anlatırken gözleri parlıyor bu çiftin. Bahçedeki ağaçlar enfes mandalina, portakal ve limonlarla dolu. Bahçesini neşeyle gösteren Şiraz, bize hepsinden tattırmaya çalışıyor.
Kadın üretici olarak yaşadığı sıkıntıları sorduğumda deprem sonrası bölgede işçilik ücretlerinin artışını söylüyor. Neye göre arttığı belli olmayan bu ücretler nedeniyle işçi bulmakta ve bulsa bile çalıştırmakta zorlandığını, yedi dönümlük bahçenin hepsini işleyemediğini anlatıyor.
Depremin ardından Buğday Derneği’nin desteğiyle doğa dostu tarım uygulamaları denemeleri yapmışlar. İlk defa yeşil gübreleme tekniğini denemiş, otları narenciye bahçesinde bırakarak onun gölgesi ve nemini kullanarak tek sefer sulama yaparak üretimi başarmışlar. Yeni uygulamalar sayesinde artık zirai gübre ya da zehir kullanmadığını gururla anlatıyor. Hem sulama hem de zirai ilaç ve gübre masrafından kurtulması aynı zamanda veriminin azalmaması tarımda önemli bir başarı sağladığını gösteriyor.
- Şiraz, meyve ağaçlarında her zaman bir miktar ürünü kuşlar için bırakıyor, bahçesi minik bir kuş cenneti gibi…
Çiftçi olarak yaşadığı sıkıntıları sorduğumda "‘Birlikten çoğalırız’ sözü çok güzel ama birlik ve dayanışma uygulamada yok" diyor. Zehirsiz tarımı başardığını ancak pazarlama konusunda eksikler olduğunu anlatıyor. Ürünleri internetten sınırlı miktarda satılıyor. Bu nedenle üreticilerin çoğu perakende yerine toptan satışa geçmek istiyor. Şiraz ise böyle düşünmüyor. Sattığı ürünler için yapılan yorumları gördüğünde mutluluktan ağlamak istediğini, üretim süreci çok zahmetli de olsa mesajların bütün yorgunluğunu aldığını söylüyor.
Şiraz’ın ardından kiminle konuşsam depremin hemen ardından çok destek geldiğini, en önemlisi insanların bizzat geldiğini ve bunun nasıl iyileştirdiğini anlatıyor. Ancak artık insanların gelmiyor olmasına üzülüyor, kapılarının hep açık olduğunu söylüyorlar.

'Herkes yapıları onarmaya odaklanmıştı ama en çok onarılması gereken psikolojiydi'
Hatay’dan dönünce Şiraz’ın anlattığı doğa dostu tarım çalışmalarının ayrıntılarını öğrenmeye çalıştım. Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği’nden Batur Şehirlioğlu’nu arayıp bunları sordum. Batur, bir yardım kuruluşu olmadıklarını bu nedenle doğrudan gıda yardımı gibi çalışmalar yapamadıklarını, bunun yerine uzmanlıklarıyla bölgeye nasıl destek olacaklarının yollarını aradıklarından bahsetti. Sonuç olarak bölgeye afetlere dirençli tarım yöntemleriyle destek olmak için çalışmalara başladıklarını anlattı.
Herkes binaları onarırken onlar toprağı onarmak, geçim kaynaklarını desteklemek için yola çıkmış. İklim değişikliğinin etkilerine dirençli tarım sistemi kurmak, agro-ekolojik tarım yapmak, toprak onarımı çalışmak için bir ekip kurulmuş. İki yıl boyunca 60’ın üzerinde çiftçi ile çalışılmış. Uzmanlarla ve çiftçiden çiftçiye eğitimler sayesinde hem üretim hem pazarlamaya yönelik kazanımlar sağlanmış.
- Batur, çiftçi deneyimlerinin motivasyon anlamında da normal eğitimlerden çok daha etkili olduğunu, çiftçilerin daha kararlı olmasını sağladığını söylüyor. Burada amaç alternatif bir gıda sistemi kurmak ve afetlere, iklim değişikliğine dirençli bir model yaratmak. Ardından bu modeli yaygınlaştırabilmek.
Bu tür çalışmalar pek çok yerde deneniyor. Ancak afet bölgesinde, suyun, elektriğin sağlanamadığı bir coğrafyada nasıl başarılı olabilir? Sorumun cevabını ise bu çalışmanın yerelde koordinatörlüğünü yapan Karel Büyükgazel’den aldım. Karel, tüm ailesi Hatay’da olan, deprem sonrası yurt dışından bölgeye geri dönen genç bir kadın.

'Akut dönem bitti, sıra sistematik ve uzun vadeli yardımlarda'
"Deprem bir şehre zarar vermedi, bir şehri yok etti" diyerek başladı sözlerine Karel. Akut dönemin artık bittiğini, uzun vadeli ve sistematik yardımlara ihtiyaç olduğunu anlattı.
Burada üretilen ürünlerin satışı için destek, yani dışarıdan sürekli bir şekilde buradan ürün alınması gerekiyor. Tek seferlik desteklerle buradaki yaşamın sürdürülmesinin mümkün olmadığı ortada. Üretimin sürmesi için destekler ve fonlar var ancak depolama, katma değeri artırma ve pazarlama ihtiyaçları giderilmiş değil.
- Üstelik bölgede ciddi bir sosyal kayıp söz konusu. Çocukların, gençlerin hayatı konteyner ve okulla sınırlı. Kültürel anlamda beslenme, toprak ve tarımla ilişkinin sürdürülmesi ihtiyacı çok fazla.
Böyle bir ortamda motivasyonunu, umudunu nasıl koruduğunu sordum Karel’e. Agro-ekoloji kelimesinin bir şey ifade etmediği gibi doğa dostu üretimleri anlatmanın zorluğunu, özellikle devlet kurumlarının ilgisiz kaldığını, pek çok kişi ve kurumun "romantikler" diyerek destek olmadığını anlattı.
Öte yandan, bunlar çalışmalarına engel olmamış. Üreticilerle kurduğu ilişkiler, zamanla güven ortamının oluşmasını sağlamış. Sonunda hep birlikte umutla başarıya ulaşmışlar. Şu an Türkiye’de pek çok üreticiye örnek olacak uygulamaları hayata geçiren ve sürdüren 60’tan fazla çiftçi bulunuyor Hatay’da.
- Şehir hâlâ yok, su hâlâ problem, sosyal ve kültürel yaşam yaralı. Tüm bunlar yokmuşçasına iyileşen, doğayla ilişkisini iyileştiren insanların olmasından daha umut verici ne olabilir ki?
Hatay’da depremle başlayıp sosyal fayda konusunda dönüşüme uğrayan bir başka girişim de Gönül Mutfağı. Akut zamanda, günlük 200 bin kap yemek çıkaran mutfak zaman içerisinde dezavantajlı yerlerdeki devlet okullarına yönlendirildi. Öğrencilerin temel gıda ihtiyacını karşılayan sosyal bir girişime dönüşmüş durumda. Üstelik 50 depremzede kadına istihdam sağlıyor.

Çözüm hem kolay hem de yakın
Hatay için yapacak çok şey var. Devletten sivil topluma, bireylerden özel sektöre, fonlardan eğitim kurumlarına kadar herkesin sorumluluğu var.
Tarım ve su politikalarının uzun vadeli ve bütüncül olması ilk adım. Doğanın haklarını gözetmeyen politikaların ne burada ne de ülkemizin başka bir bölgesinde başarılı sonuçlar vermediğini geçtiğimiz yarım yüzyılda yeterince deneyimledik.
Doğa dostu tarım uygulamalarının desteklenmesi gerekiyor. Bölgede üretilen yerli tohum Samandağ ya da Altınözü biberi gibi değerlerin korunması, zehirsiz tarım yöntemlerinin yaygınlaştırılmasına ihtiyaç var.
Kirlilik, özellikle suyun kirletilmesinin engellenmesi için herkese görev düşüyor.
Tüccara bağımlı sistemler yerine, üreticiden doğrudan satın alınan sistemlerin kurulması ve desteklenmesi önemli. Ürünleri koyacak depolar, işleyecek tesisler, ürünlere katma değer kazandırma gibi uygulamalarla ekonomik fayda sağlanmalı.
Gençlerin ve çocukların tarımla bağını güçlendirecek, tarımın itibarını artıracak, tarımdaki ekonomik geliri artıracak girişimler önceliğimiz olmalı.
Biz bireyler içinse bölgeyi yalnız bırakmamak, oradaki etkinlikleri, ihtiyaçları takip etmeye çalışmak, elimizden geldiğince gitmek, tanısak da tanımasak da oradakileri aramak, düzenli olarak ürün almak, gönüllü çalışmaları desteklemek, orada yaşamı çoğaltmaya çalışanlarla ilişkiler kurmak sandığımızdan çok daha kolay...
“Birlikten çoğalırız.”
Bu yazıda kullanılan fotoğraflar Buğday Derneği'nin arşivindendir.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Depremin 3. yılında Hatay'da üretimdeki sorunları ve umut veren örnekleri dinliyoruz. Suya erişim, tarımın sürdürülebilirliği ve üreticinin ayakta kalma mücadelesi bugünün odağında.
07 Şub 2026

YAZARLAR

apéro
İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.
İLGİLİ OKUMALAR
Türkiye'de kahvaltı hiçbir zaman yalnızca günün ilk öğünü olmadı. Ailelerin, dostlukların ve gündelik hayatın etrafında şekillenen bu kültür, Erenköy'deki Mehmet Ali Paşa Köşkü'nde bulunan Ethem Efendi Kahvaltı'yla geçmişi ve bugünü aynı sofrada buluşturuyor.
11 Tem 2026

Londra’da Türk mutfağı artık yalnızca kebapçılar ve mahalle restoranlarından ibaret değil. Şehrin merkezinde açılan yeni nesil restoranlar, sokak lezzetlerini yeniden yorumlayan girişimler ve farklı kitlelerle kurulan yeni ilişkiler, mutfağın görünürlüğünü ve algısını değiştiriyor. Soho’dan Dalston’a uzanan bu rota, Türk mutfağının Londra gastronomi sahnesindeki yerini takip ediyor.
04 Tem 2026

Beyoğlu’nun, ahşap dokulu ve minimalist atmosferiyle öne çıkan Uzak Doğu etkili restoranı Hona'dayız. Hona, şef Ansar Kemaloğlu’nun ailesinin sürgün edildiği köyün adı. Özbekistan’da geçen çocukluk yılları, Uzak Doğu mutfaklarıyla kurulan erken temas, Türk mutfağına yöneliş ve Uygur mutfağında başlayan profesyonel deneyim, bugün Hona’yı şekillendiren fikrin temelini oluşturuyor.

Ege kıyıları ve İstanbul Boğazı boyunca uzanan beş restorana konuk olduk. Her biri denizle kurulan ilişkiyi farklı yorumlarla ele alıyor. Kimi mevsime teslim olup günlük avın peşinden gidiyor, kimi ocakbaşını esintili bir Bodrum akşamına taşıyor, kimi ise köklü aile hikayelerini aynı bahçede yaşatıyor. Ortak noktaları ise ürünün kendisine duyulan güven ve ortak kurulan sofralar.
20 Haz 2026

Punch denince akla genellikle alkollü içecekler gelse de bu tarif, narenciye, çay ve baharat notalarının öne çıktığı alkolsüz bir yorum sunuyor. İsli karakteriyle öne çıkan Lapsang Souchong çayı, limon ve portakal kabuklarından hazırlanan oleo-saccharum ile birleşirken; tonik ve soda suyu karışıma ferahlatıcı bir canlılık kazandırıyor. Önceden hazırlanan soğuk demleme çay sayesinde derin aromalara sahip bu punch, kalabalık davetler için ideal.
20 Haz 2026




