Gün ortasında kendine ait bir zaman: Öğle yemeğini savunmak


Anadolu Efes, Onarıcı tarım faaliyetleriyle yetiştirilen ilk arpa hasadını gerçekleştirdi Ham maddelerinin yarısını topraktan alan ve kurulduğu günden bu yana tarımı işinin merkezine koyan Anadolu Efes , tarımın sürdürülebilirliği için Anadolu Meraları ile iş birliği yaparak üç ilde pilot ölçekte onarıcı tarım uygulamaları hayata geçirdi. Bu çalışmaların sonucunda, onarıcı tarım pratikleriyle yetiştirilen arpaların ilk hasadı gerçekleştirildi. “Gelecekte tarım, tarımda gelecek var!” yaklaşımıyla hareket eden şirket, tarım ekosisteminin dayanıklılığını artırmak ve üretimi desteklemek amacıyla 2025 yılında çiftçilerine 158,5 milyon TL’lik teşvik paketi sundu, tarımsal ekonomiye ise yaklaşık 1,7 milyar TL katkı sağladı. FAO verilerine göre tarım sektörü, hem çevresel etkileri olan hem de iklim krizine karşı en kırılgan sektörlerden biri. Dünya Sürdürülebilir Kalkınma İş Konseyi, iklim değişikliğini 1,5°C ile sınırlayabilmek için 2030’a kadar ekili alanların %40’ında onarıcı tarım yöntemlerinin uygulanması gerektiğini vurguluyor. Bu doğrultuda Anadolu Efes, onarıcı tarımı yaygınlaştırarak hem toprağı hem geleceği koruma kararlılığını sürdürüyor. Pilot uygulamalardan elde edilen olumlu sonuçlar, şirketin projeyi Türkiye geneline yayma hedefini güçlendirdi. Anadolu Efes, önümüzdeki yıllarda tüm ürünlerini bu yöntemle yetiştirilen arpalardan üretmeyi planlıyor. Anadolu Efes web sitesini buradan inceleyebilir, çalışmaları hakkında bilgi edinebilirsiniz.
Daha fazlasını öğren →
Sterling Cooper’ın Madison Avenue’deki ofisinde daktilo tuşlarının çıkardığı tıkırtılara karışan tek ses buzun bardak camına çarpışıydı. Gimlet’ler, sek viskiler, Manhattan’lar… 1960’ların reklam dünyasında içki neredeyse kahve kadar sıradan, su kadar erişilebilir görünüyordu. Ancak tüm bu içkiler arasında bir tanesi yalnızca akıllarda değil tarihte de iz bıraktı: Üç martiniyle taçlanan o öğle yemekleri.
1960'ların başında New York'un en prestijli reklam ajanslarından Sterling Cooper’ın hikayesini anlatan dizi Mad Men’in arşivlere kazınan Red in the Face bölümü bu alışkanlığın en unutulmaz temsillerinden biri olarak televizyon tarihine geçti. Şirketin en gizemli ama aynı zamanda son derece yetenekli reklam yöneticilerinden Don Draper, patronu Roger Sterling’i öğle yemeğine çıkarıyor. Martini üstüne martini, ardından birkaç düzine istiridye… Zamanın sağlıklı yaşam standartlarıyla uzaktan yakından ilgisi olmayan bir masa kuruluyor.
Ancak bu sahne yalnızca bir intikam hamlesi değil, aynı zamanda iş dünyasının ritüelleşmiş öğle yemeği kültürünün de dramatik bir temsiline dönüşüyor. Masada istiridyelerden çok iktidar oyunları konuşuluyor. Üçüncü martini'den sonra Sterling’in asansör çalışmadığı için 23 katı merdivenle çıkarken dengesini kaybedip dizlerinin üzerine çökmesi, iş dünyasının duygusal ve fiziksel sarhoşluklarının metaforu olarak da sunuluyor.
Mad Men, her ayrıntısıyla geçtiği dönemin yaşam pratiklerini ve değerlerini ince bir mercekle önümüze seriyor. Öğle yemeği bu dünyada yalnızca bir beslenme arası değil; statünün, stratejinin ve güç ilişkilerinin yeniden kurulduğu bir alanı temsil ediyordu. Dizi, öğle yemeğini toplumsal bir ritüel olarak yeniden görünür kılıyordu.
Ama neden tam da bu öğün? Neden sabah kahvesi değil ya da akşam yemeği değil de öğle yemeği? Belki de bunun cevabı "3 Martini Lunch" kavramının ta kendisinde.
3 Martini Lunch: Sarhoş yaratıcılığın altın çağı
1960’ların ABD’sinde özellikle Madison Avenue’nün reklam ajansları başta olmak üzere medya, hukuk ve finans gibi sektörlerde çalışan beyaz yakalı erkekler için "3 Martini Lunch" sıradan bir öğle yemeğinden çok daha fazlasıydı. Bir iş görüşmesi, bir arınma ayini, bir psikolojik çözülme anı… Hatta çoğu zaman bunların hepsi birarada yaşanırdı. Ofisin stresinden, hiyerarşisinden ve toplantı notlarından uzakta, kelimenin tam anlamıyla "dışarıda" yaşanan bir yaratıcılık anıydı da.
Üç martini öğle yemeğinin ilk kuralı zamanı unutmak. Bu yemekler genellikle saatler sürer, içerken boşalan kadehler fark edilmeden yeniden dolardı. Roger Sterling’in garsona söylediği gibi:
"Bardağın dibini görmek istemiyorum."
Ardından gelen istiridyeler ya da biftekler mideye değil, mesaide yaşanacak çöküşe zemin hazırlardı. Ancak yine de bu yemeklerin esas menüsü yaratıcılıktı. Ajans yöneticileri ve müşteriler burada fikir alışverişinden çok daha fazlasını yapardı. Rol yapmadan konuşur, karar alır, güven inşa ederlerdi.
Bu yemeklerin vergi indirimiyle teşvik edilmesi, iş dünyasının bu alışkanlığı ne denli içselleştirdiğinin de bir göstergesiydi. Eski ABD başkanlarından John F. Kennedy, 1961’de 3 martini öğle yemekleri uygulamasına karşı çıkmış, Jimmy Carter ise 1976 seçimlerinde 3 martini öğle yemeklerini "zenginlerin işçi sınıfı tarafından sübvanse edilen lüksü" olarak eleştirmişti. Buna karşın dönemin birçok iş insanı bu öğle yemeklerinin "yaratıcılık" ve "verimlilik" adına vazgeçilmez olduğunu savunuyordu. Yine bir eski ABD başkanı Gerald Ford’un şu sözleri bu bakış açısının ironik bir özeti gibi:
"Üç martini öğle yemeği Amerikan verimliliğinin özüdür. Başka nerede aynı anda hem ağzınızı, hem midenizi, hem de burnunuzu doldurabilirsiniz?"
- Bugünden bakınca asıl ilgi çekici soru şu: O masalarda ne konuşuluyordu? Gerçekten çalışılıyor muydu? Yoksa bu yalnızca bir "boş zaman" pratiği miydi?
Görünürde içki içilen, öğle tatilinin sınırlarını zorlayan bu buluşmalar aslında iş dünyasının gayriresmi kararlarının verildiği alanlardı. Ajans yöneticilerinin genç ekip üyeleri ya da hiyerarşide daha alt kademedekilerden uzakta, doğrudan müşteriyle konuşabildiği, açık konuşmaların yapılabildiği bir güven buluşması. Ne konferans odalarının görgü kuralları, ne de asistanların gözetimi bu alanın içine sızabilirdi. Bu yüzden üç martini öğle yemekleri yalnızca bir yemek değil, bir tür kabine toplantısı işlevi de görüyordu. Notlar alınmazdı ama kararlar alınırdı.
Öğle yemeği hayatımıza nasıl girdi?
Mad Men’in ünlü sahnesinde üç martini ve bir tabak istiridyenin ardından gelen fiziksel çöküş, tüm bu tarihsel ve kültürel arka planı kristal bir bardakta üç martiniyle önümüze koyuyor. Dizinin estetik evreninde o sahne yalnızca bir intikam değil bir arşiv gibi de. İçkinin, yemeğin, zamanın ve mekanın; güç, güven ve itirafla nasıl iç içe geçtiğini hatırlatıyor.
Bugün "öğle yemeği" olarak bildiğimiz öğün, geçmişte sabit ve evrensel bir uygulama değildi. Aksine zamanın, mekanın, teknolojinin ve kültürel alışkanlıkların şekillendirdiği, sürekli evrim geçiren bir yemek pratiğinden bahsediyoruz. Öğle yemeği üç ana öğünden biri olarak kabul edilmeden önce yalnızca gün ortasında atıştırılan basit bir ara öğündü. Kentleşme, sanayileşme ve toplumsal yapının dönüşmesiyle öğle yemeği de bugünkü anlamına kavuştu. Peki bugünün iş dünyasının da hâlâ hem en sıradan hem de en stratejik öğünlerinden biri olan öğle yemeği hayatımıza ilk nasıl girdi?
Yemek tarihçisi Megan Elias’ın da belirttiği üzere bugünkü anlamıyla "öğle yemeği" aslında oldukça yeni bir kavram. Tarihin büyük bir bölümünde insanlar güne yiyecek arayarak ve onu pişirmek için yakıt toplayarak başlıyordu. Dolayısıyla ilk öğün genellikle sabah saatlerinde değil, öğleye doğru yeniyordu. Elias’ın deyimiyle:
"Eğer öğle yemeğini gün ortasında yenen öğün olarak tanımlarsak aslında tarih boyunca tüm öğünler öğle yemeğiydi."
Gün ışığı, zaman ve öğünler
Roma döneminden Orta Çağ’a kadar günün ortasında yenilen yemek aslında günün ana öğünüydü ve "akşam yemeği" (dinner) olarak adlandırılıyordu. O dönemde elektrik olmadığı için insanlar gün ışığından daha fazla yararlanmak adına çok erken kalkıp erken yemek yermiş. İşçiler sabahın erken saatlerinden itibaren tarlalarda ya da atölyelerde çalıştıkları için gün ortasına doğru acıkırlarmış. Bu nedenle "beever" ya da "noonshine" adı verilen, genellikle ekmek ve peynirden oluşan hafif bir atıştırmalık öğünü yenilirmiş.
Zamanla yapay ışığın gelişmesiyle özellikle aristokrat sınıflar akşam yemeklerini günün daha geç saatlerine almaya başlamış. Bu kayma, gün içerisinde yeni bir öğünün, yani bugün öğle yemeği dediğimiz kavramın doğmasına önayak oluyor.
Öğle yemeği pratiği toplumsal sınıflar arasındaki farklar belirginleştikçe dönüşmeye başlıyor. Zengin sınıflar gün içinde birden fazla öğün tüketirken, orta sınıf da bu alışkanlığı zamanla benimsiyor. Ancak asıl kırılma Sanayi Devrimi’yle geliyor. Uzayan mesai saatleri, güneş doğmadan başlayan ve karanlık çökmeden biten tempolar sabah kahvaltısıyla akşam yemeği arasına zorunlu bir ara öğün eklenmesini kaçınılmaz kılıyor. 19. yüzyılın ortalarında ise elektrik ve gazlı aydınlatmanın yaygınlaşması hem iş saatlerini hem de sosyal hayatı uzatıyor. Bu teknolojik gelişmeler üç öğün sisteminin de temelini atıyor.
Yemeğin ortasındaki güç: Power lunch
Öğle yemeği, zaman içinde yalnızca midenin değil, statünün ve stratejinin de meselesi hâline geliyor. Elias, bu öğünün "uzun bir sosyal statü oluşturma ve ittifakları pekiştirme geçmişine" sahip olduğunu vurgularken, Fransız iş insanı Bernard Arnault’nun çocuklarına strateji dersi vermek için ayda bir kez düzenlediği 90 dakikalık aile öğle yemeklerini örnek veriyor. Bu öğün yalnızca beslenmek için değil güç üretmek için de yeniyordu.
İşte tam da bu bağlamda 1979 yılında Esquire dergisinde ilk kez dile getirilen bir kavram, aslında çoktan hayatın içinde var olan bir pratiğe isim veriyor: Power lunch.
Power lunch, özellikle medya, finans, hukuk ve reklamcılık gibi sektörlerde çalışan kişiler için kararların alındığı, ilişkilerin pekiştirildiği, kimi zaman anlaşmaların içkilerle mühürlendiği öğle yemekleriydi. Geçmişin İstanbul’una uzanıyoruz: Eminönü’ndeki Hamdi Restoran, Topkapı Sarayı’ndaki ve Sirkeci’deki Konyalı Lokantası, Beyoğlu’ndaki Lades geçmişin iş yaşamında önemli öğle yemeği noktalarıydı. İstinye Park’taki Masa ve Lütfü Kırdar’daki Borsa yöneticilerin neredeyse ikinci ofisiydi. Papermoon, Şans gibi restoranlar ise gerçekten güçlü olanların sahnesiydi. Bu restoranlarda yalnızca yemek yenmez, sosyal hiyerarşiler yeniden yazılırdı. Aynı yüzler, aynı masalar, aynı garsonlar ve her gün yeniden kurulan bir sahne hayal edin.
Power lunch, yemeğin fiziksel bir ihtiyaçtan çok daha fazlası olduğunu gösterdi. Bu öğün kimi zaman bir terapist koltuğu, kimi zaman bir pazarlık masası, kimi zaman ise bir kariyer sıçramasıydı. Hangi masada oturduğunuz, kimle yemek yediğiniz, hatta hangi içkiyi söylediğiniz bile bir sinyaldi. Burada masa düzeni, kelimenin tam anlamıyla sosyal düzeni temsil ediyordu.
Bu sistem elbette yalnızca güç ilişkilerini değil, bir tür dışlayıcılığı da barındırıyordu. Genellikle erkeklerin hakimiyetinde olan bu dünyada öğle yemeği neredeyse bir "erkekler kulübü" işlevi görüyordu. Fakat yine de bu öğün ofis dışı bir ciddiyetle ama ofis içinden daha gerçek kararlarla örülü bir zemine sahipti.
Bugünden bakıldığında power lunch geleneğinin izleri silikleşmiş gibi görünüyor. Artık hızlanan hayatlarımızda öğle yemeği çoğu zaman bir masa başında alelacele yenilen bir sandviç, bazen de tamamen atlanan bir öğün. Ancak bu yalnızca zamansızlıkla açıklanabilir mi?
Kapitalist sistemin verimlilik odaklı yapısı içinde, öğle yemeği çoğu zaman "gereksiz bir lüks" gibi algılanmaya başladı. Oysa tarihsel olarak baktığımızda bu öğün yalnızca karın doyurmakla kalmamış, sosyal bağları kurmuş, sınıf ayrımlarını görünür kılmış, iş dünyasının resmi olmayan ama etkili kararlarının alındığı bir alana dönüşmüştü.
Öğle yemeği hâlâ gerekli mi? Belki artık üç martiniyle birlikte gelmiyor. Belki artık Şans gibi restoranlar güç gösterisi sahnesi değil. Ama insanın gün ortasında soluklanmaya, yeniden düşünmeye ve bir başka insanla gerçekten temas etmeye ihtiyacı hâlâ sürüyor.
Öğle yemeği nereye kayboldu? Kapitalizm masada ne bıraktı?
Bir zamanlar günün ortasında kısa bir nefes alma, bedenimizi dinleme ve başkalarıyla bağ kurma fırsatı sunan öğle yemeği, bugün birçok çalışan için yalnızca "toplantılar arasında hızlıca atıştırılan zorunlu bir kalori alımına" dönüşmüş durumda. Ne oldu da öğle yemeği hayatımızdan bu kadar sessizce uzaklaştı? Bu sorunun cevabı kapitalizmin, teknolojinin, pandeminin ve bireysel yaşam koşullarının kesişiminde saklı.
Ekonomist Milton Friedman’ın "There’s no such thing as a free lunch" sözü neoliberal politikaların temel mottolarından biri hâline geldi. Bu anlayış sadece ekonomik ilişkileri değil, bireysel hayatlarımızı da şekillendirdi. 20. yüzyılın ortalarında ABD’de popüler hâle gelen "3 martini lunch" ya da "power lunch" kavramlarının öğle yemeğini yalnızca bir beslenme saati değil, aynı zamanda bir statü göstergesi ve sosyal etkileşim alanı olarak sunduğundan bahsettik. Ancak 1980’lerden itibaren hız kazanan neoliberal dönüşüm bu ritüeli üretkenlik baskısına feda etti.
Kapitalist üretim ilişkileri içinde zaman yalnızca fiziksel bir kavram değil, denetim aracı oldu. E.P. Thompson’ın Time, Work-Discipline and Industrial Capitalism (1967) adlı çalışmasında vurguladığı gibi endüstri öncesi toplumlarda zaman, doğa ritimleri ve topluluk etkinlikleriyle uyumlu bir biçimde akıyor. Oysa sanayileşmeyle birlikte zaman saatle ölçülen, parçalanmış, disipline edilmiş bir yapıya kavuşuyor. Öğle yemeği bu parçalanmış zamanın içinde konumlanıyor; üretkenliğin geçici olarak askıya alındığı ancak yine de sistemin kontrolü altında kalan bir aralık olarak tanımlanıyor.
Bu anlamda bugün öğle yemeği bireyin zaman üzerindeki özerkliğini değil, sistemin ona tanıdığı esneklik aralığını temsil ediyor. Örneğin beyaz yakalı bir çalışanın öğle yemeği molası, şirket politikaları tarafından belirlenmiş 1 saatlik bir zaman dilimine sıkışırken; mavi yakalı bir işçi için bu süre 30 dakikaya kadar indirilebilir. Her iki durumda da öğün bireyin değil, organizasyonun ritmine bağlı durumda.
Artık ofis çalışanları için öğle yemeği çoğu zaman "verimsiz" bir zaman dilimi gibi görülüyor. Üretkenliğin kutsandığı bu yeni çağda yemek yemek bile bir performans kriteri hâline geldi. Masasında sandviç yiyerek e-postalara yanıt veren çalışan sistemin ideal örneği olarak öne çıkıyor. Bu dönüşüm yemekle kurduğumuz ilişkinin yalnızca biyolojik değil, ideolojik de olduğunu gösteriyor. Zira kapitalizm bizden sadece zamanımızı değil, sosyal bağlarımızı da çalıyor.
Artık daha da uzakta…
Pandemi sonrası ofis düzenindeki değişiklikler öğle yemeğinin yok oluşunu daha da hızlandırdı. Bugün birçok çalışan haftanın sadece birkaç günü ofise gidiyor, geri kalan zamanlarda ise evden çalışıyor. Evde yemek hazırlamak ya da dışarı çıkmak da ekstra çaba gerektiriyor. Üstelik bu molayı uzatmak artık "disiplin kaybı" olarak değerlendirilebiliyor.
Stanford Üniversitesi’nden Nicholas Bloom’un araştırmasına göre uzaktan çalışanların çevrimiçi aktivitelerinde öğle saatlerinde kayda değer bir düşüş gözlemlenmiyor. Yani evdeyken bile öğle yemeği için bir duraksama yaşanmıyor. Bunun yerine yemek klavyenin başında alelacele tüketilen bir zorunluluk hâline geliyor. Bu durum, yemek yeme eylemini bile işin bir parçası hâline getiren bir anlayışı yansıtıyor.
Öğle yemeği kültürünün gerilemesinde teknolojinin rolü de yadsınamaz. Akıllı telefonlarımız ve sürekli gelen bildirimler yemek sırasında bile bizi işten koparmıyor. Masada karşılıklı oturmak ve sadece yemeğe odaklanmak neredeyse bir lüks. Modern teknoloji insan ilişkilerine dair her alanda olduğu gibi öğle yemeği gibi basit ama anlamlı bir ritüeli de gölgeliyor.
Y kuşağı ve sonrası için öğle yemeği aynı zamanda ekonomik bir mücadele alanı. Enflasyonun etkisiyle dışarıda yemek yemek neredeyse akşam yemeğiyle eşdeğer bir maliyette. 2024’te ABD’de öğle yemeği için harcanan ortalama tutarın 21 doları aşması bu maliyetin ciddiyetini gözler önüne seriyor. Birçok çalışan bu nedenle ya evden getirdiği yemeklerle idare ediyor ya da öğünü tamamen atlıyor.
Tüketici analizlerine göre restoranlardan alınan öğle yemekleri azalırken, market alışverişlerinin payı artıyor. Bu da bireylerin bütçelerine göre strateji geliştirdiğini ancak bunun da sosyal etkileşimi azalttığını gösteriyor. Öğle yemeği artık sadece bir yiyecek tercihi değil, gelir düzeyinin, sınıf farklarının ve ekonomik eşitsizliklerin açık bir göstergesi.
Hâlâ, her koşulda öğle yemeğini savunmak
Öğle yemeği ne akşam yemeği kadar törensel ne de kahvaltı kadar gelişigüzel. Tekrara açık ama rastlantılara da yer bırakıyor. Kalabalık ya da yalnız, özenli ya da pratik olabilir. Zamanla yarışan sistemlerde öğle yemeğinin sessizce yok olması bir öğünün kaybından ziyade insan ölçeğinde yaşamanın da giderek imkansızlaşması anlamına da geliyor.
Ben öğle yemeğini hâlâ önemseyenlerdenim. Bu basit eylemi mümkün kılmak için gün içinde zaman açmaya özen gösteriyorum. Beyoğlu Balık Pazarı’nda Reşat’ta sandviç yaptırıp köşedeki pub’ta bir Guinness eşliğinde yemek, dönüşte Aslıhan Pasajı’nda duraklamak, eğer vakit kalırsa çay ocağının taburesine konuşlanıp sade bir Türk kahvesi içmek…
Uzun öğle yemeği arayışındaysam Pandeli’ye ya da Karaköy Lokantası'na "sığınmak", ekşili köfte günü ofistekilerle Şahin Lokantası’na gidip dönüşte çay içmek için Suriye Pasajı’na uğramak, döneri bitmeden Engin’e yetişmek… Comedus hâlâ eski yerindeyken kaldırıma atılan karşılıklı iki sandalyede biraz ekmek, biraz peynir, bir kadeh şarap eşliğinde Mustafa Abi’yle sohbet etmek…
Hepsi kendi bağlamında farklı ama ortak bir işlev görüyor. Başımı kaldırmak, çevreme ve kendime bakmak için yarattığım bu fırsatlar beni gündelik hayatın hızından kısa süreliğine de olsa ayırıyor. Ekrandan uzaklaştığım o bir saatte bir yandan şehre karışırken diğer yandan günün ortasında dingin bir an yaratmayı başarabilmişim demektir.
Bugün öğle yemeğini sürdürmek hayatın içinde kendine ait alanlar yaratma hakkını da savunmak anlamına geliyor bence. İddialı bir duruştan bahsetmiyorum. Tam aksine: Gayet makul, uygulanabilir ve gerekli.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
NEREDE YAYIMLANDI?
Bir zamanlar üç martiniyle başlayan uzun öğle yemekleri bugün ekran başı sandviçlere dönüştü. "Power lunch" kavramı kapitalizmin en sofistike ritüellerinden biriydi. Neoliberal çağda ise öğle yemeği bir performans kriteri hâlini aldı.
09 Ağu 2025

YAZARLAR

Reyhan Ülker
İstanbul Bilgi Üniversitesi Gastronomi ve Mutfak Sanatları bölümü mezunu Reyhan, üniversite hayatı boyunca Mikla ve Ruhun Doysun başta olmak üzere şef Mehmet Gürs’ün çeşitli projelerinde yer aldı. Kopenhag'ta bulunan Noma’da tamamladığı staj programının ardından odağını "yemek hikayeleri"ne çevirmeye karar verdi. 2022 yılı Kasım ayından beri Aposto’da yemek editörlüğü yapıyor.

apéro
İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.
İLGİLİ OKUMALAR
Türkiye'de kahvaltı hiçbir zaman yalnızca günün ilk öğünü olmadı. Ailelerin, dostlukların ve gündelik hayatın etrafında şekillenen bu kültür, Erenköy'deki Mehmet Ali Paşa Köşkü'nde bulunan Ethem Efendi Kahvaltı'yla geçmişi ve bugünü aynı sofrada buluşturuyor.
11 Tem 2026

Londra’da Türk mutfağı artık yalnızca kebapçılar ve mahalle restoranlarından ibaret değil. Şehrin merkezinde açılan yeni nesil restoranlar, sokak lezzetlerini yeniden yorumlayan girişimler ve farklı kitlelerle kurulan yeni ilişkiler, mutfağın görünürlüğünü ve algısını değiştiriyor. Soho’dan Dalston’a uzanan bu rota, Türk mutfağının Londra gastronomi sahnesindeki yerini takip ediyor.
04 Tem 2026

Beyoğlu’nun, ahşap dokulu ve minimalist atmosferiyle öne çıkan Uzak Doğu etkili restoranı Hona'dayız. Hona, şef Ansar Kemaloğlu’nun ailesinin sürgün edildiği köyün adı. Özbekistan’da geçen çocukluk yılları, Uzak Doğu mutfaklarıyla kurulan erken temas, Türk mutfağına yöneliş ve Uygur mutfağında başlayan profesyonel deneyim, bugün Hona’yı şekillendiren fikrin temelini oluşturuyor.

Ege kıyıları ve İstanbul Boğazı boyunca uzanan beş restorana konuk olduk. Her biri denizle kurulan ilişkiyi farklı yorumlarla ele alıyor. Kimi mevsime teslim olup günlük avın peşinden gidiyor, kimi ocakbaşını esintili bir Bodrum akşamına taşıyor, kimi ise köklü aile hikayelerini aynı bahçede yaşatıyor. Ortak noktaları ise ürünün kendisine duyulan güven ve ortak kurulan sofralar.
20 Haz 2026

Punch denince akla genellikle alkollü içecekler gelse de bu tarif, narenciye, çay ve baharat notalarının öne çıktığı alkolsüz bir yorum sunuyor. İsli karakteriyle öne çıkan Lapsang Souchong çayı, limon ve portakal kabuklarından hazırlanan oleo-saccharum ile birleşirken; tonik ve soda suyu karışıma ferahlatıcı bir canlılık kazandırıyor. Önceden hazırlanan soğuk demleme çay sayesinde derin aromalara sahip bu punch, kalabalık davetler için ideal.
20 Haz 2026





