Sofrada söylenenler, söylenmeyenler: Sinemada bulduğumuz ağız tadı

Gastronomi filmleri iştah kabartmakla yetinmiyor; yemeği arzu, iktidar, suçluluk ve kayıp üzerinden yeniden kuruyor. Ratatouille’dan La Grande Bouffe’a, Tampopo’dan The Menu’ye uzanan bir seçkide sinemada sofraların anlattığı hikayelerin, yemeği nasıl bir karaktere ve dile dönüştürdüğünü inceliyoruz.
Sofrada söylenenler, söylenmeyenler: Sinemada bulduğumuz ağız tadı

apéro

apéro

İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.

Yazı: Selçuk Uzman (Sinegastro)

Artık çok sayıda gastronomi filmi var. Bir sofranın etrafında ya da gürültülü mutfaklarda geçen bu hikayeler gastronominin güncel rüzgarını arkalarına alıp yemeğin cazibesiyle ilgi topluyor. Yemeklerin neredeyse birer karakter gibi rol üstlendiği bu filmler, anlatılarını yiyecekler ve içecekler üzerinden kuruyor. İzlerken yalnızca acıkmıyor ya da sahnedeki yemeğin can çektirmesine kapılmıyoruz; yemek pişirme eğilimleri, yeme biçimleri, eşlikçi tercihleri, mutfak algısı ve sofra görgüsü gibi pek çok konuya dair farkındalığımız da uyarılıyor.

Gastronomisini güçlü duygularla tamamlayan iyi filmlerde bazı karakterler mutfakta birer rol modele dönüşürken, sahnelerde görülen kimi pratikler gerçek hayatta karşılık bulabiliyor. Julie & Julia’yı izledikten sonra tereyağının, filmdeki vurgusuyla zihne kazınması tesadüf değil. Lezzet veren bir malzeme olmanın ötesine geçip neredeyse aşkla özdeşleşen bir imgeye dönüşüyor. Ya da Babette’s Feast’i izlerken elinden gelenin en iyisini yaptıktan sonra yüzü aydınlanan sanatçının mutfaktaki bütünlüğünden etkilenmemek mümkün değil.

Gastronomi filmleri yemeği yalnızca tüketilen bir nesne olmaktan çıkarıp bir dile, bir karaktere dönüştürüyor. Sofrada kurulan ilişkiler, mutfakta tekrar eden ritüeller ya da bir tarifin nesilden nesile aktarılışı bu filmlerin ortak öğeleri arasında. Yemek, karakterlerin sınıfsal konumlarını, arzularını, saklı duygularını ve çatışmalarını görünür kılıyor. Çoğu zaman söylenemeyenin yerine geçiyor; bir bakışta, bir suskunlukta ya da ertelenmiş bir yüzleşmede insanın sakladıkları en çok sofrada açığa çıkıyor.

Ne yenildiğinden çok nasıl, kimle ve ne zaman yenildiğiyle ilgilenen gastronomi sinemasının güçlü örnekleri sofranın etrafında beliren yaşam zevkine dair önemli ipuçları sunuyor.

Julie & Julia

Yapım yılı: 2009
Yönetmen: Nora Ephron

Julie & Julia, gastronomi filmleri arasında yeri ayrı duran modern bir klasik. İzlerken acıkır, acıktıkça duygulanırsın. Birbirleriyle hiç karşılaşmadan yolları kesişen iki kadının sahici hikayesini anlatıyor.

Meryl Streep’in tavaya eğilip tereyağının kokusuyla kendinden geçtiği birkaç saniye, sinema tarihinin ikonik "gastro" anlarından biri. Öyle ki izlerken insanın içinden "Filmin adı Julie & Julia olmasa 'Tereyağı' olurmuş" demek geçiyor. Tereyağı öylesine yüceltiliyor ki iki kadın da kocalarını “Ekmeğimdeki tereyağımsın” diyerek seviyor.

Julia Child'ın ışıltısı hep amatör ruhunu korumasında. 32 yaşında yemek pişirmeye başlıyor, o zamana kadar ise sadece iyi yiyor. Kızmış tereyağının kokusunda gözleri dolacak kadar yemeye tutkuyla bağlı. Tecrübesinden çok hayal gücüne güvenen bir aşçı Julia Child. Belinde havlusu, boynunda incisiyle mutfaktaki yalnızlığını seviyor. Ekranda onu milyonlar izlerken bile kendisini hep en yalın hâliyle aktarıyor. Tavadakini çeviremediğinde soyadı gibi çocuklaşıyor. Meryl Streep'in yorumuyla yemek pişirmeye meraklı herkes için ölümsüz bir ilham perisi o.

La Grande Bouffe (Büyük Tıkınma)

Yapım yılı: 1973
Yönetmen: Marco Ferreri

Hep o şarkı, hep o ızdırap. Severken, yerken ve ölürken... Ölmeyecek kadar yemekle, ölene kadar yemek arasında sıkışıp kaldık. İçinde yaşadığımız çağda hazzın dört bir yanımızdan akışına karşı koyamadık.

La Grande Bouffe’u izlerken bunlar dönüp duruyor zihnimde. Çünkü bu film, "Eğer bu bir gastronomi filmiyse izlediklerimiz ne?" sorusunu sorduracak kadar sarsıcı. Marco Ferreri, büyük tufana doğru giden bir eve Fransa’nın bütün lezzetlerini, şaraplarını ve oburluğunu dolduruyor. Cioran’ın deyimiyle "güzel ve firari bir cinnet" için her şey fazlasıyla elverişli. Kimse neden böyle bir sonu seçtiklerini bilmiyor. Dört arkadaş ölesiye yiyip içerken ölümsüz anlar yaratıyor. Van Gogh misali ızdırabın en derin yerindeler ama tuhaf bir şekilde içlerinde artık bir sükunet, saf bir ahenk ve neredeyse müzikal bir akış var.

Dört arkadaş bir evde; önlerinde yedikleri, arkalarında yemedikleri hiçbir şey kalmıyor. Her şeyi yeniden sevebilme ihtimalinden vazgeçildiğinde insanın içinde başka bir dünya kuruluyor: Sınırsız, kuralsız, pervasız, gamsız ve ahlaksız. O dünyada aptallar tarafından kınanmak mümkün değil.

Le Passion de Dodin Bouffount (Şeflerin Aşkı)

Yapım yılı: 2023
Yönetmen: Tran Anh Hung

İki saati aşkın bir film düşünün süresinin neredeyse dörtte üçü yemek sahnelerinden oluşuyor. Kalan bölüm de yemek ve aşk üzerine yapılan konuşmalarla tamamlanıyor. Bu kadar ayrıntılı yemek çekimini hikayeye yedirip akışı bozmamak ciddi bir ustalık işi. Şeflerin Aşkı, son yıllarda yapılmış en güçlü yemek odaklı filmlerden biri.

Film, birini baştan çıkarmak için yemek pişirmenin inceliklerinden çok daha fazlasını anlatıyor. Gastronomiyle iç içe geçen romantizmin yalın ritmi, mutfak zevkinin neredeyse unutulmaya yüz tuttuğu bir dönemde can suyu gibi akıyor.

Türkçeye Şeflerin Aşkı olarak çevrilse de filmin orijinal adı Le Passion de Dodin Bouffant. Filmde "Gastronominin Napolyon’u" olarak anılan gurme Dodin’in hikayesi üzerinden mutfak dünyasında bir şef ile bir gurmenin rolleri, aralarındaki farklar ve bu ilişkinin doğası incelikle açılıyor.

Filmin yemek danışmanlığını dünya çapında 15 restoranın mutfağını yöneten, özgeçmişinde 14 Michelin yıldızı bulunduran Fransız şef Pierre Gagnaire üstleniyor. Ayrıntılar konusundaki titizliği ile tanınan şef, Benoît Magimel’in mutfağındaki yemek geçidine yön veriyor.

Bella Martha

Yapım yılı: 2001
Yönetmen: Sandra Nettelbeck

Hamburg’daki bir restoranın baş şefi Martha’nın "asla yapmaması gerekenler" listesi hayli uzun ve hayli sıkıcı. Çalışırken içmez, müzikten rahatsız olur, aşçılarıyla şakalaşmaz, arada o "lezzetli ama berbat" şeylerden yemez, tatlı sevmez, bilmediği bir yere gidip kaybolmaz, depresyona girmez. Restoran ile evi arasındaki hayatını, bedenini seyyar bir tapınak gibi taşıyarak sürdürüyor. Ta ki bir gün mutfağında, elinde kızarmış bir bıldırcınla Şef Mario’yu bulana kadar.

Bella Martha, mesleğine âşık şeflerin birbirine âşık olma filmi. Zamansız bir ölümün her zaman yeni bir hayat doğurabileceği fikriyle izleniyor. Aşırı meslek aşkı yaşayan insanların, ölümlü bir yaşamla bağlarının zamanla koptuğunu düşünüyorum. Katı prensiplerle tutunulan kazanımlar arttıkça içsel özgürlük sessizce elden gidiyor. Farkına varmadan yaşamın zevki gün gün hayattan eksiliyor.

The Menu

Yapım yılı: 2022
Yönetmen: Mark Mylod

Ormanlarla çevrili bir ada. Özel teknelerle ulaşılan, zarif bir restoran. Takıntılı bir menü. Servis başlamadan önce konuklarından "Yemeyin, tadın" diye ricada bulunan sıradışı bir şef.

Şef Slowik, teknenin içinden kim inerse insin o akşam adadaki tek yıldızın kendisi olduğunu biliyor. Mutfağına ölümüne bağlı. Yanında çalışan şeflerden de aynı bağlılığı talep ediyor. Yemeklerin içindeki en önemli malzemenin sevgi olduğuna inanıyor; adanın dışındaki hayatı ve insanları ise bu sevginin önündeki birer engel olarak görüyor.

Özel menü için kişi başı 1250 dolar ödeyerek adaya gelen on iki kişilik grubu aşağılamaktan gizli bir haz duyuyor. "Eşsiz bir deneyim" uğruna her muameleye katlanmaya razı bu seçkin zümreye aslında bir "hiç" olduklarını göstermek istiyor.

Akşamın menüsünde Slowik’in adaya özgü buluşları var: Orada yetişen sebzeler, kayıkla tutulan deniz tarakları, sahilden toplanan taşlar, filtrelenmiş deniz suları… Her tabak bir sanat eserine dönüşürken en son dokunuş olarak kimine bir tutam hasret, kimine bir tutam pişmanlık ekleniyor. Hasret gençliğine, pişmanlık bugününe ait. Kafka’nın Açlık Sanatçısı gibi: Hatasının farkında ama artık geri dönemiyor.

Last Holiday

Yapım yılı: 2006
Yönetmen: Wayne Wang

Tek başına yaşayan Georgia, küçük dünyasında mutlu gibi görünüyor. Dünyaca ünlü şefleri ve menülerini hayranlıkla takip ediyor. Çalıştığı beyaz eşya mağazasından yeni ızgaralar, fırınlar alıyor. Mutfağındaki televizyonun karşısında şeflerin tariflerini uygulamaya bayılıyor.

Hazırladığı yemeklerin fotoğraflarını çekip çekmecesinde sakladığı olasılıklar defterine ekliyor. Defterin sayfalarında gizlice olmak istediği kişinin hayatını yaşıyor. Ta ki doktorların koyduğu ölümcül teşhisle bütün birikimini çekip hayatının son yemeklerini Şef Didier’nin elinden yiyebilmek için Karlovy Vary’ye tek yön bir bilet alana kadar.

Ratatouille

Yapım yılı: 2007
Yönetmen: Brad Bird

Ratatouille, sinemada gastronominin köşe taşlarından biri. Filmde şeflerin kollarındaki yanık izlerine kadar uzanan detaycılığıyla mutfak dünyasını şaşırtıcı derecede gerçekçi bir yerden ele alıyor. Anthony Bourdain’in bu film için "Mutfak dünyasını yansıtma konusunda belki de mükemmele en çok yaklaşan film" demesi boşuna değil.

"Benden olmaz" diyenlere bile önlük taktırma gücüne sahip Ratatouille’un ana fikri basit ama güçlü: Herkes yemek pişirebilir. Bunun tek bir önkoşulu var, o da yiyecekleri sevmek. Mutfağa her girişte ilhamın ve mevsimin bu kez neyi farklı yaptıracağını merak etmek, pişirme işinin bütün zorluklarına rağmen saklı eğlencesini de burada bulmak mümkün.

Küçük şef Remy’nin babasına söylediği gibi "Doğa değişimdir." Tabakta da bu değişim çoğu zaman küçük dokunuşlarla gerçekleşiyor. Omlet aynı omlettir ama üzerine bırakılan taze bir fesleğen yaprağıyla damağın bambaşka bir yerine temas eder. Her yiyeceğin, içeceğin bellekte duygusal bir eşleniği var. Küçük bir tat ya da kokuyla geçmişin uzak odalarına götürülüp bırakılıyoruz. Filmi sıradan bir animasyon olmaktan çıkaran nüanslar en çok filme adını veren Ratatuy yemeği sahnesinde belirginleşiyor. 

Kanalizasyondan gizlice girdiği ünlü bir Paris restoranında çalışmaya başlayan fare Remy, yaptığı ratatuy ile katı yemek eleştirmenini çocukluğuna götürüyor. Fare ve mutfak, yan yana gelmesi en zor kelimelerden biri olsa da Disney senaristleri bu imkansızlığı ilham verici bir gastronomi şölenine dönüştürmeyi başarıyor.

Tampopo

Yapım yılı: 1985
Yönetmen: Jûzô Itami
 

Jûzô Itami’nin Tampopo’su rahatsız edici bir sinema salonu sahnesiyle açılıyor. Ambalajını hışırdatarak köri soslu cipsini yiyen bir seyirci, sevgilisiyle sessiz sedasız film izlemek isteyen başka bir seyircinin öfkesini üzerine çekiyor. Bir gastronomi filmi ilk kez daha en başta, sessiz bir sinema salonunda yeme-içmeye yer olmadığını hatırlatarak başlıyor.

Tampopo, gastronomi filmleri arasında belki de en özgür, en oyunbaz ama aynı zamanda en ciddi örneklerden biri. İyi bir ramen arayışı, aslında kusurlu bir düzenin içinde kendine ait bir yer açma çabasına karşılık geliyor. Bu yolculukta mutfak didaktik bir okul klişesini aşarak dayanışmanın, gözlemin ve tekrarın alanı oluveriyor.

Yemek etrafında kurulan yan hikayelerle hemen yanı başımızda akıp giden yaşama odaklanılıyor. İstiridye kabuğuyla öğretilen görgü kuralları, ramenin yüksek sesle yenmesine dair sosyal normlar ya da restoranda sipariş vermenin adeta bir mizansen hâline gelişi filmi benzerlerinden ayıran detaylar.

Tampopo’nun ustalaşma süreci, bireysel bir başarı hikayesinden çok kolektif bir deneyim olarak ilerliyor. Bu yönüyle gastronomi filmlerinin sıkça başvurduğu "dahi şef" anlatısından bilinçli biçimde uzak duruyor.

Babette’s Feast

Yapım yılı: 1987
Yönetmen: Gabriel Axel

Gastronomi filmleri kaba bir ayrımla ikiye ayrılabilir: Sessiz, dingin mutfaklar ile gürültülü, kaotik mutfaklar. Gabriel Axel’in Babette’s Feast’i mutfaktaki sessizliğe yazılmış bir övgü gibi. Babette ise sanatını icra etmekten başka bir gayesi olmayan mutfaktaki münzevi bir figür.

Film sessizlik, ketumluk ve bastırılmış arzularla örülü bir atmosferde geçiyor. Yemek neredeyse kuşkuyla karşılanan bir yabancı gibi anlatılıyor. Küçük bir Danimarka kasabasında katı dinsel kuralların gölgesinde yaşayan cemaat için Babette’in mutfağı yalnızca yeni tatlar değil, yeni ihtimaller de sunuyor. Çatışma tam da burada doğuyor: İhtimal memnuniyetle değil, şüpheyle karşılanıyor.

Babette’in sofrasına oturanlar yediklerinin zevk vermesinden neredeyse utanıyor; damakla birlikte vicdanlar da harekete geçiyor. Yemeğin dönüştürücü gücü büyük patlamalarla değil, küçük çatlaklardan sızarak işliyor. Sertleşmiş yüzler gevşiyor, eski kırgınlıklar askıya alınıyor. "Yemek kimseyi mutlu etmese bile iyileştirir" düşüncesi filmin ardından uzun süre zihinde kalıyor.

The Cook, the Thief, His Wife & Her Lover

Yapım yılı: 1989
Yönetmen: Peter Greenaway

Gastronomi filmlerinin her zaman iştah kabartma gibi bir sorumluluğu yok. Yemeğin ve sofranın rezilliğe açılan kapıları da var. Karın doyurmak insanın en yabani dürtülerinden biri; en ilkel hâliyle yemek yalnızca bir yakıt.

Hırsız, züccaciye dükkanına dalan bir fil gibi. Lüks bir Fransız restoranına girdiğinde tehdit etmediği tek bir his kalmıyor. Albert’in masadaki varlığı yemeği tanınmaz hâle getiriyor. Lokmaların nasıl alındığı, neyin paylaşıldığı, neyin zorla ele geçirildiği filmin esas meselesine dönüşüyor. Uzun bir masanın etrafında yemekle seksin doyumsuz histerisi iç içe geçiyor. Her iki hazzın da estetikle kurduğu ilişki bilinçli olarak bozuluyor. Film bittiğinde geriye kalan tat ise uzun süre geçmeyen bir rahatsızlık hissi.

Eat Drink Man Woman

Yapım yılı: 1994
Yönetmen: Ang Lee

Ağzının tadı kaçtıysa gastronomi ne ifade eder ki? İnci gibi tarifler, özenle kurulan sofralar, dumanı üstünde yemekler, neşeli içkiler… Hepsinin büyüsü, içten içe hissedilen büyük bir boşlukta dağılıyor. Ang Lee’nin Eat Drink Man Woman’ı insana en önemli umaminin ağzın tadı olduğunu hatırlatıyor.

Tayvan’da üç yetişkin kızıyla yaşayan tecrübeli bir şef için yemek masası aile olma hâlinin resmi. Her akşam aynı düzenle kurulan sofralar babayı ayakta tutarken, kızları yavaş yavaş tüketiyor. Her biri bu düzenin içinden başka bir kaçış yolu deniyor. Hayatlarına giren insanlar, ani kararlar ve beklenmedik itiraflar bir noktadan sonra pazar sofralarının ağırlığını taşımakta zorlanıyor.

Big Night (Büyük Gece)

Yapım yılı: 1996
Yönetmen: Stanley Tucci, Campbell Scott

Bir akşam yemeğine bu kadar umut yüklenir mi? Bu soru Big Night boyunca masanın üzerinde asılı kalıyor. Tek bir gecenin "büyük" olması ihtimali küçük bir restoranın kaderini belirliyor. Tarifler, hayaller ve kardeşlik aynı anda risk altında.

Her şey sona erdiğinde hikaye sıcak bir tavanın etrafında yeniden başa dönüyor. Kardeşler yan yana sade bir kahvaltı hazırlıyor; yumurtalar kırılıyor, omlet çevriliyor, ekmek bölünüyor. Kahvaltının mutlulukla pek ilgisi olmayabilir ama ertesi sabah devam edebilmenin kendisi başlı başına bir anlam taşıyor.

La Cocina

Yapım yılı: 2024
Yönetmen: Alonso Ruizpalacios

La Cocina, şimdiye dek izlediğiniz tüm kaotik mutfak temsillerini sönük bırakacak kadar sert, karanlık ve acımasız bir film. Siyah-beyaz akan görüntülerde kamera bile tezgahların arasında sıkışıyor. Sistemin kırbacı olan sipariş fişleri, mutfakta belirebilecek herhangi bir rengi daha kızarmadan bastırıyor.

Bu sahneler ister istemez Anthony Bourdain’in mesleğe başladığı yılları anlattığı Mutfak Sırları kitabını hatırlatıyor. Bilinçli bir gönderme midir bilinmez ama bir sahnede, onun en sevdiği şarkılardan biri olan Ramblin’ Man’i duyuyoruz.

La Cocina’da herkes bir şeylere yetişmeye çalışıyor ama kimse tam olarak nereye ait olduğunu bilmiyor. Filmdeki tek renk akvaryumdaki ıstakozun turuncusu. İnsan mutsuzluktan ölse bile iç dünyasında tek bir renk bulduğunda mutluluğu bir anlığına kabul ediyor.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

apéro

apéro

İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.

NEREDE YAYIMLANDI?

apéroapéro

BÜLTEN SAYISI

🍽️ Sinemada bulduğumuz ağız tadı

Ratatouille’dan La Grande Bouffe’a, Tampopo’dan The Menu’ye uzanan bir seçkide sinemada mutfakların ve sofraların anlattığı hikayelerin yemeği nasıl bir karaktere ve dile dönüştürdüğünü Selçuk Uzman (Sinegastro) ile inceliyoruz.

17 Oca 2026

Big Night. Yapım yılı: 1996. Yönetmen: Stanley Tucci, Campbell Scott.

YAZARLAR

apéro

İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.

İLGİLİ OKUMALAR

apéroapéro

HİKAYE

Ethem Efendi Kahvaltı'da: Bir öğünden fazlası

Türkiye'de kahvaltı hiçbir zaman yalnızca günün ilk öğünü olmadı. Ailelerin, dostlukların ve gündelik hayatın etrafında şekillenen bu kültür, Erenköy'deki Mehmet Ali Paşa Köşkü'nde bulunan Ethem Efendi Kahvaltı'yla geçmişi ve bugünü aynı sofrada buluşturuyor.

11 Tem 2026

Ethem Efendi Kahvaltı'da: Bir öğünden fazlası
apéroapéro

HİKAYE

Londra'da Türk mutfağının yeni dönemi

Londra’da Türk mutfağı artık yalnızca kebapçılar ve mahalle restoranlarından ibaret değil. Şehrin merkezinde açılan yeni nesil restoranlar, sokak lezzetlerini yeniden yorumlayan girişimler ve farklı kitlelerle kurulan yeni ilişkiler, mutfağın görünürlüğünü ve algısını değiştiriyor. Soho’dan Dalston’a uzanan bu rota, Türk mutfağının Londra gastronomi sahnesindeki yerini takip ediyor.

04 Tem 2026

Londra'da Türk mutfağının yeni dönemi
apéroapéro

HİKAYE

Hona: Ahıska'dan kalanlar

Beyoğlu’nun, ahşap dokulu ve minimalist atmosferiyle öne çıkan Uzak Doğu etkili restoranı Hona'dayız. Hona, şef Ansar Kemaloğlu’nun ailesinin sürgün edildiği köyün adı. Özbekistan’da geçen çocukluk yılları, Uzak Doğu mutfaklarıyla kurulan erken temas, Türk mutfağına yöneliş ve Uygur mutfağında başlayan profesyonel deneyim, bugün Hona’yı şekillendiren fikrin temelini oluşturuyor.

Reyhan Ülker

·

27 Haz 2026

Hona: Ahıska'dan kalanlar
apéroapéro

HİKAYE

Ege’den Boğaz’a, Bodrum’dan Çeşme’ye: Denizin kıyısında beş sofra

Ege kıyıları ve İstanbul Boğazı boyunca uzanan beş restorana konuk olduk. Her biri denizle kurulan ilişkiyi farklı yorumlarla ele alıyor. Kimi mevsime teslim olup günlük avın peşinden gidiyor, kimi ocakbaşını esintili bir Bodrum akşamına taşıyor, kimi ise köklü aile hikayelerini aynı bahçede yaşatıyor. Ortak noktaları ise ürünün kendisine duyulan güven ve ortak kurulan sofralar.

20 Haz 2026

Ege’den Boğaz’a, Bodrum’dan Çeşme’ye: Denizin kıyısında beş sofra
apéroapéro

HİKAYE

Narenciye punch: Alkolsüz ve isli

Punch denince akla genellikle alkollü içecekler gelse de bu tarif, narenciye, çay ve baharat notalarının öne çıktığı alkolsüz bir yorum sunuyor. İsli karakteriyle öne çıkan Lapsang Souchong çayı, limon ve portakal kabuklarından hazırlanan oleo-saccharum ile birleşirken; tonik ve soda suyu karışıma ferahlatıcı bir canlılık kazandırıyor. Önceden hazırlanan soğuk demleme çay sayesinde derin aromalara sahip bu punch, kalabalık davetler için ideal.

20 Haz 2026

Narenciye punch: Alkolsüz ve isli