Tek kişilik bir masa: Yalnız yemek eksiklik mi, özgürlük mü?

Tek başına yemek yemek, bir dışlanmışlık göstergesi mi, bireysel bir tercih mi yoksa toplumsal normlara karşı bir meydan okuma mı? Tarih boyunca bu deneyim bazen bir papa için devrim, bazen de kadınlar için bir özgürlük mücadelesi oldu. Peki bireysellik ile toplumsallık, özgürlük ile yalnızlık arasındaki bu denge bugün nasıl şekilleniyor?
Tek kişilik bir masa: Yalnız yemek eksiklik mi, özgürlük mü?

15 Mart - Macrocenter - apero
Macrocenter ile birlikte

Günlük, taze, leziz: Homemade by Macrocenter Lezzetli ve güvenilir öğünler için Macrocenter Homemade her an yanınızda. En kaliteli ve taze malzemelerle hazırlanan, klasik tariflere özel dokunuşlar katan Macrocenter mutfağında günlük olarak üretilen mezeler, salatalar, atıştırmalıklar ve tek kişilik öğün kutuları; pratik, sağlıklı ve enfes tatlar sunuyor. Evde, ofiste, piknikte ya da misafirlikte keyifle tüketebileceğiniz bu özel lezzetler, sağlıklı beslenmek isteyenler için hem leziz hem de uygun fiyatlı alternatifler oluşturuyor. Zeytinyağlı vişneli yaprak sarma, Ezine peynirli haydari, beyaz kinoalı tabule ve portakallı enginar türlüsü gibi özgün tatlar sizi bekliyor. Bu zengin meze seçkisine tüm Macrocenter mağazalarından ulaşabilirsiniz.

Daha fazlasını öğren

apéro

apéro

İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.

Yorgos Lanthimos'un 2015 yapımı filmi The Lobster'da bekar insanlar 45 gün içinde kendilerine romantik partner bulabilebilecekleri bir merkeze gönderiliyor ve verilen sürede partner bulamadıkları takdirde tercih ettikleri bir hayvana dönüştürülüyorlardı. Eş bulmanın hayata insan olarak devam edebilmek için tek yol olduğu bu dünyanın ilerleyen sahnelerinde tek başına yemek yemenin dehşet verici hüznü de perdeye yansıyordu. Bekar insanlar bir otelin balo salonunda toplanıp ilişkilerin avantajları üzerine propagandaları izlemeye zorlanıyordu.

  • İlk kısa filmin adı Adam Tek Başına Yiyor. Adamın boğazına bir lokma takılıyor ve boğulup ölüyor. İkinci film ise Adam Kadınla Yiyor. Adamın boğazına yine lokması takılıyor ancak bu sefer masanın karşısında Heimlich manevrası yaparak hayatını kurtaran bir kadın oturuyor. Son sahne izleyenlerden alkışlar topluyor.

Tek başına yemek yemek, çoğumuzun zihninde hüzün ve yalnızlıkla ilişkilendiriliyor. "Mutlu olmak için bir başkasına ihtiyacım yok" cümlesini kurduğumuzda birçok insan sırtımızı sıvazlayıp bizimle hemfikir olsa da toplumsal tabular halen halka açık bir yerde yemeğin tadını çıkarmak için başkalarına ihtiyaç duyduğumuzu fısıldıyor. 

1984 yapımı The Lonely Guy filmindeki Steve Martin'i hatırlayın. Martin, kalabalık bir restorana giriyor. Akşam yemeğinde tek başına olacağını söylediğinde garson "Yalnız mısınız?" diye soruyor ve müzik, çatal-bıçak tıkırtıları, neşeli sohbetler, yani restoranın bütün sesleri aniden durup bütün başlar Martin'e çevriliyor. Uzun bir sessizlikten sonra garson sonunda "Beni takip edin efendim" diyor. Martin'in üzerinde beliren beyaz bir spot ışığı kalabalığın ortasındaki masasına varana dek onu takip ediyor, aynı esnada kalabalık da ona bakmaya devam ediyor.

Başkalarının bizi nasıl algıladığına dair kaygı görünüşe göre o kadar büyük ki bir grup araştırmacı Martin’in tek kişilik masa hüznünden esinlenerek The Lonely Guy: The Spotlight Effect adını verdikleri bir kitap yayımlamışlar. Cornell Üniversitesi'nde psikoloji profesörü olan Thomas D. Gilovich ve meslektaşları ise Journal of Personality and Social Psychology'de bir dizi çalışmanın ardından, insanların eylemlerinin ve nasıl göründüklerinin başkaları tarafından ne kadar fark edildiğini abarttıklarını yazıyorlar.

Mecburiyet mi, tercih mi?

Tek başımıza yediğimiz yemekler çoğu zaman sanki pek de önemli değilmiş gibi aceleyle yenir. Elbette hepimizin hızla yemek yiyip güne yetişmesi gereken zamanlar oluyor. Peki ya geri kalan vakitler? Neden tek başımıza yediğimiz bir yemek, düşünceden uzak olmalı veya bir otobüs yolculuğunda dinlenme tesisinden alınan çift kaşarlı tost misali hızla mideye indirilmeli? 

  • Fransızların meşhur "Kötü şarap içmek için hayat çok kısa" sözü neden tek başımıza şarap yudumladığımızda da geçerli olmasın?

2019 Refah Endeksi'ne göre İngiltere’de yetişkinlerin neredeyse üçte biri çoğu zaman veya her zaman tek başına yemek yiyor. Pandemi bu eğilimi daha da artırdı ancak tek başına yemek yemenin zorunluluktan doğan bir durumdan öte bilinçli bir tercih olabileceğini de fark etmek önemli. 

Sanat fotoğrafçısı Nancy Scherl, Dining Alone: In the Company of Solitude adlı kitabında onlarca yıl boyunca fotoğrafladığı yalnız yemek yiyen insan fotoğraflarını derledi. Scherl, tek başına yemek yiyenler için "Bazen telefonun insanlar için bir koltuk değneği hâline geldiğini hissediyorum" diyor. Oysa telefon yerine çevremizdeki insanlara, mekana ve hatta kendimize odaklanmak yemek yeme deneyimini çok daha anlamlı hâle getirebilir.

Yalnız masalar, çoğul anlamlar

Yurt dışında bir restoranda staj yaptığım dönemde şehri keşfetmenin bir yolu olarak sık sık dışarıda tek başıma yemek yerdim. Daha önce hiç gitmediğim bir mahalledeki bir mekanı seçer, günümü orada geçirirdim. Bütün kaliteli restoranlar aynı gün kapalı olduğu için merak ettiğim birçok mekanı keşfetme fırsatım olmamıştı. Ta ki tesadüfen verilen bir izne kadar... 

Arkadaşlarımın başka planları olduğunu görünce hiç vakit kaybetmeden yaptırdığım rezervasyonla bir Cumartesi öğle oturumunda, sonraki sene kapılarını kapatacak olan Relæ'ye gittim. Açık mutfağa bakan masama kuruldum. Tek kişilik bir tadım menüsü sipariş ettim. Sommelier’nin önerdiği açık altın sarısı rengiyle beyaz şeftali, yasemin, papatya ve taze kesilmiş çimen notlarını bugün hâla damağımda hissettiğim Michael Gindl’den bir kadeh Flora söyledim. 

Garsonlarla tek başıma olduğumu unutturacak derecede hoş bir sohbet hâlindeydim. Ara ara sohbetin hoşluğu yan masaya bulaşıyor, kendimizi kalabalık bir grup hâlinde laflarken buluyorduk. Etrafımdaki sesler kısıldığındaysa tüm odağım ya çalan müziğe ya da ağzımdaki lokmaya kayıyordu. 

O anı düşünürken "Birinin karşısında oturmadığınızda dünyanın karşısında oturuyorsunuz demektir" lafını anımsıyorum. Bu zamana dek tattığım en lezzetli yemeklerden ekşi mayalı noodle da o günün nimetlerinden biri olarak hâlâ hafızamda. 

Yemek yediğimiz zamanların yarısından fazlasında tek başımızayız. Bu bizden önceki nesillere kıyasla çok daha sık tek başımıza yediğimiz anlamına geliyor. Çoğumuz kendi isteğimizle tek başımıza yemek yemiyor olsak da daha fazla insan bunu yaptıkça algı değişiyor. Öyle ki büyük şehirlerdeki restoran sahipleri, tek başına yemek yeme deneyimini grup yemeği kadar anlamlı hâle getirmek için adımlar atıyor. Hatta bazen daha da anlamlı... 

2017’de The World’s 50 Best Restaurants listesinde ilk sırada yer alan Eleven Madison Park'tan ünlü restorantör Will Guidara, misafirlerinin restoranını öncelikleri hâline getirip tek başına yemek yemesini büyük bir onur olarak gördüğünden bahsediyor ve onlar için ellerinden gelenin fazlasını yapmaya çalıştıklarını söylüyor. 

  • Restoran rezervasyon sitesi OpenTable'a göre ABD'de tek başına yemek yemek için yapılan rezervasyonlar, 2024 yılında bir önceki yıla göre %8 arttı. Bu eğilim yalnızca ABD ile sınırlı değil, Avustralya'da da bu oran %12 arttı. OpenTable CEO'su Debby Soo, uzaktan çalışmanın bu artışın nedenlerinden biri olduğunu düşünüyor. Bunda pandemi sonrası yaşanan değişimin de payı var. Ayrıca uzmanlar bu trendi Z kuşağı ve milenyum kuşağının yönlendirdiğini söylüyor. 

Andy Warhol, tek başına yemek yemekten hoşlandığını ve insanların bölmelerde oturup televizyon izleyebileceği bir restoran zinciri kurmak istediğini yazıyordu. Eğer yaşasaydı bu fikrin hayat bulmuş hâli olan Japon ramen zinciri Ichiran'ı kesinlikle ilginç bulurdu.

Ichiran, tek başına yemek yiyenler için tasarlanmış lezzet konsantrasyon kabinleri ile tanınıyor. Bambu perdeler ve bireysel bölmeler, müşterileri garsonlardan ve çevredeki diğer insanlardan izole ederek onların sadece yemeğin tadına ve kokusuna odaklanmalarını sağlıyor. 

Aslında ohitorisama olarak bilinen tek başına yemek yeme kültürü Japonya’da uzun yıllardır varlığını sürdürüyor. 1990’larda Ichiran’ın bireysel yemek kabinlerini tanıtmasıyla, bu kültür modern bir kimlik kazanmış.

Papa'nın parçaladığı gelenek

Tek başına yemek yemek, modern dünyanın en yanlış anlaşılan deneyimlerinden biri olabilir. Pek çok kişi bunu bir yalnızlık göstergesi olarak algılarken aslında tek başına yemek yemek, tadını çıkarabilenler için büyük bir lütuf, özgürlük alanı ve hatta kendini keşfetme pratiği olabilir. 

  • Çoğu zaman en eğlenceli aktiviteleri, sosyalleşebileceğimiz anlara saklıyoruz; sanki güzel bir yemeği hak etmek için mutlaka birileriyle paylaşmamız gerekiyormuş gibi... Oysa duyularımızı harekete geçiren, bizi anda tutan ve kendimizi beslerken ruhumuzu da doyuran yemek, dikkatimiz başka birine değil, doğrudan önümüzdeki tabağa yönettiğimizde bambaşka bir boyut kazanabiliyor.

Geçmişe baktığımızda Papa'nın bile yemek yerken arkadaş aradığını görüyoruz. Köklü bir Vatikan geleneği olan Papa'nın tek başına yemek yemesi, Papa XXIII. John’un ilk yılı olan 1959’da değişiyor. Boston Daily Globe o gün şu başlığı atmış: "Geleneği parçaladı, tek başına yemek yemeyi reddediyor". Papa’nın açıklaması ise gecikmiyor:

"Bir hafta denedim ve rahat edemedim. Sonra kutsal yazıtlarda yalnız yemek yemem gerektiğini söyleyen bir şey aradım. Hiçbir şey bulamadım. Bu yüzden vazgeçtim ve şimdi çok daha iyi."

Üçüncü yer kavramı üzerine

Psikologlar, uzun zamandır tek başımıza geçirdiğimiz zamanın kendinizi ne kadar yalnız hissettiğimizle ilintili olmadığını anlatmaya çalışıyorlar. BBC'nin çeşitli üniversitelerden akademisyenlerle birlikte yürüttüğü bir çalışmada araştırmacılar, tek başına daha az zaman geçiren bazı kişilerin daha çok yalnız hissettiğini bildirdiğini; sık sık tek başına kalanların ise her zaman durumu böyle algılamadığını fark ediyorlar. Yalnızlık hakkında yazılar yazan terapist Megan Bruneau, bazı insanların neden tek başlarına zaman geçirmekten hoşlandıkları konusunda şunları söylüyor: 

"Geçici duyguların rahatsızlığıyla daha iyi başa çıkabiliyorlar ve o yüzden bu duygulardan o kadar da korkmuyorlar. Kendi ihtiyaçlarına karşı daha duyarlılar; gerektiğinde özbakım ve özşefkat uyguluyorlar."

Ben kendini dışarı yemeğe çıkarmayı sevenlerdenim. Ambiyans, tatlar, dokular, etrafımda dönen sohbetlerle, beni eğlendirecek bir yemek arkadaşı olmadan düşüncelerimle oturabilir; etrafımdaki dünyayı izleyebilir; diğer masaları dinleyebilir; bir barda oturuyorsam barmenle sohbet edebilirim. En sevdiğim tek başına yemek mekanım Pandeli’de geçirdiğim vakitleri düşünüyorum, hiç de yalnız olmadığımı fark ediyorum. Bir restoran dolusu insan arasında kendimi bir topluluğun parçası gibi hissediyorum.

Bazen tek kişilik bir masa, kalabalıklar arasında yalnız olmayı arzuladığımızda başvurduğumuz bir "üçüncü yer" de olabilir. Başka bir deyişle ev ve iş dışında, bireylerin topluluk içinde ama bağımsız kalabildiği mekanlar olarak tanımlanan bu alanlarda kendi yalnızlığımızla buluşurken yabancıların enerjisinin tadını çıkarmayı seçebiliriz. Restoranın köşesindeki bir masa ya da kafedeki tek kişilik iskemle, hem özgürlüğümüzü hem de bir topluluğa ait olma hissimizi besleyebilir. 

  • İlk kez sosyolog Ray Oldenburg tarafından The Great Good Place kitabında ortaya atılan "üçüncü yer" kavramı Starbucks ve Panera gibi ortak alanların da ilham kaynağı. 

Peki tek başına yemek yemeyi bir ödül hâline getiren nedir? Tek başına yemek yerken duyularımız yemeğe daha fazla odaklanıyor. Bir dilim ekmeği zeytinyağına batırırken kabuğun kıtırlığını ve iç kısmın yumuşaklığını daha bilinçli bir şekilde hissediyoruz. Böreğin kızaran köşesinin çıtırtısını, levreğin deniz kokusunu, kahvenin sıcaklığını fark ediyoruz. Bu farkındalık, yemeğin tadını daha derinlemesine çıkarmamızı sağlıyor. 

Dahası kendimize vakit ayırmak, kendimizi önemli hissetmenin de bir yolu. Çünkü kendimizle iyi vakit geçirebilmek dışarıdan alacağımız onaya bağımlılığı azaltırken bireysel tatmin hissini de artırıyor.

Kadınlar ve toplumsal gözler

Tek başına yemek yemenin tarihini araştırmaya başladığımda bir kadın olarak bir erkeğin eşlikçiliği olmadan ayda birkaç kez deneyimlediğim bu eylem uğruna önceki nesillerin mücadele etmek zorunda kaldığını da öğrendim. Tek başına dışarıda yemek yiyen bir kadın olarak hâlâ her yerde var olmayan, zor kazanılmış bir hakkı kullanıyormuşum meğer.

  • 20. yüzyılın başlarında bile New Yorklular kadınların erkek bir refakatçi olmadan dışarıda yemek yemesine izin verilip verilmemesi gerektiğini tartışıyorlardı. Bir asır kadar önce bir restoranda tek başına yemek yiyen bir kadının tabiri caizse "iş aradığı" varsayılıyordu; itibarsızlaştırılıyor, bunu mümkün kılan restoranlar da aynı damgayı yiyip damgalanıyordu.

Oysa bu algı, 20. yüzyılda şekillenen nispeten yeni bir olguydu. 19. yüzyılın başlarında restoranlarda uzun masalarda ortak yemek yemek yaygındı. İç Savaş’tan sonra lüks restoranların doğuşuyla birlikte özel yemek masası kavramı ortaya çıktı. Çiftler hâlinde yemek yemek norm hâline gelirken yalnız kadınlar caydırıldı ya da iyi restoranlarda tamamen yasaklandı. Sosyal tarihçi Jan Whitaker’ın belirttiği üzere "yalnız bir kadın" aslında gerçekten yalnız olmak zorunda değildi; bir grup kadının erkek eşlikçisi olmaması da onları "yalnız kadın" kategorisine sokuyordu.

New York Times’ın haberine göre 1908’de Kadın Cumhuriyetçi Kulübü’nün bir üyesi "Kadınların tek başına halka açık restoranlarda yemek yemesine izin verilmemesi tüm düzgün kadınlar için bir korumadır" diyerek yasakları savundu. Yine de kulüp, kadınların bir erkek olmadan halka açık yerlerde yemek yiyebilmesine izin veren bir yasa tasarısını destekledi. Ancak bunun hayata geçmesi kolay olmadı. 

Kadınların iş hayatına girmesiyle zorunluluktan doğan özgürlükler genişledi. Özellikle şehirlerde tek başına yemek yiyen kadınların daha rahat hissetmesini sağlamak için öğle yemeği tezgahları ve lokantalar yaygınlaşmaya başladı. Whitaker "Birçok kadın 1. Dünya Savaşı sırasında çalışmaya başladığında sistemin yıkılması için gereken tek şeyin bu olduğu ortaya çıktı" diyor. Ancak 1960’ların sonlarına kadar ABD'de bazı restoranlar kadınları tamamen yasaklamaya ya da yalnızca bir erkek eşliğinde kabul etmeye devam ediyor.

Kadınların tek başlarına yemek yiyebileceği bir alan yaratma çabaları devam ederken 1972’de ülkenin ilk feminist restoranı Mother Courage açıldı. Kadınlar, halka açık alanlarda yalnız yemek yeme hakkını kazandıkça başkaları tarafından rahatsız edilme endişesi de artıyordu. Bunun yaygın bir çözümü olarak Whitaker, "Bir restorana kitap götürmek ve yemek yerken okumak özellikle kadınlar için yaygın bir alışkanlıktı" diyor. 

Bugün bile tek başına yemek yemek, yer yer kadınlar için hâlâ cesaret gerektiren bir eylem olabiliyor. Kadınlar, eskiden yaşadıkları kadar sert kısıtlamalarla karşılaşmasalar da istenmeyen ilgiyle baş etmek zorunda kalabiliyorlar. Ancak onlarca yıldır süregelen damgalamaya ve tek başına yemek yemeyi korkutucu bir aktivite olarak tasvir eden anlatılara rağmen birçok kadın bu deneyimi sahipleniyor. 

Lucullus Lucullus'la

Antik Romalı devlet adamı Lucius Lucullus, bir gün akşam yemeği menüsünün sıkıcı göründüğünü fark edip aşçısına zengin ve çok çeşitli bir ziyafet hazırlaması talimatını veriyor. Aşçı misafirlerin kim olduğunu sorduğunda Lucullus öfkeyle cevap veriyor: 

"Bugün Lucullus'un Lucullus'la yemek yiyeceğini bilmiyor musun?"

Lucullus için sofra, özenle hazırlanması gereken bir deneyimmiş. Yunan ileri gelenleri Lucullus'un onlar için düzenlediği akşam yemeklerinin ihtişamından hayranlıkla bahsedermiş. O ise bu gösterişin yalnızca misafirlerine yönelik olmadığını açıkça belirterek "Yunan dostlarım bu harcamanın bir kısmı gerçekten de sizin için, ancak çoğu Lucullus'un hesabına" dermiş.

Bugün kendimizden üçüncü şahıs olarak bahsetmeyen ve çoğu zaman yemek yemeyi hızlıca atıştırılan bir eyleme indirgeyen bizler için Lucullus’un yaklaşımı yabancı görünebilir. Tek başına yemek yerken bir başkasıyla yemek yemekten farklı bir ruh hâline bürünmemiz oldum olası ilginç geliyor. Başkalarıyla yenen yemekler özenli, paylaşıma dayalı ve kimi zaman ritüelistik olurken, kendimizle baş başa kaldığımızda yemek yeme deneyimi çoğu zaman sıradan ve işlevsel görülüyor. 

Ünlü yemek yazarı M.F.K. Fisher, Serve It Forth (Art of Eating) kitabında yaşlı bir adamın tek başına yemek yerken sergilediği neredeyse dinî saygıyı anlatıyor:

"Pudra şekeri serpilmiş ve Rus kümmel likörüne batırılmış yarım bir avokadoyu yavaşça yerken huzurlu ve farkında görünüyordu. Lucullus'un Lucullus ile bir sebepten dolayı yemek yediğinin farkındaydı."

Unutmamak gerekir ki bir yemek deneyimi başka insanları içermeden de anlamlı olabilir. Yemek, doğası gereği sosyal bir olay ancak yalnızca sosyal bir olay değil. Yemeğin bir bağ kurma aracı olduğu sıkça söyleniyor; insanlarla, kültürlerle ve doğayla bağlantı kurmanın bir yolu. Ancak belki de en önemlisi kendimizle yeniden bağ kurmamızı sağlıyor. 

Evde, restoranda ya da bir barda sessizce ve farkındalıkla yenen bir yemek, meditatif bir deneyime dönüşebilir. Günümüzün yoğun ve yorucu şehir hayatı içinde, tek başına dingin bir yemek, beklentilerden bir süreliğine sıyrılmak ve anda kalmak için bir araca dönüşebilir. Belki biz de Lucullus’un yaptığı gibi tek başımıza yemek yemeyi bir lüks, bir farkındalık pratiği ve kendimize gösterdiğimiz özenin bir işareti olarak görmeliyiz. 


Bu yazıdaki fotoğraflar Nancy Scherl’ün Dining Alone: In The Company of Solitude kitabından alınmıştır.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

apéro

apéro

İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.

NEREDE YAYIMLANDI?

apéroapéro

BÜLTEN SAYISI

🪑 Tek kişilik bir masa: Yalnız yemenin tarihi

Tek başına yemek, toplumsal kodlardan sıyrılarak kendimize sunduğumuz bir hediye olabilir mi? Antik Romalı Lucullus’un yalnızca kendisi için kurduğu sofralar bize ne anlatıyor? Sinema yalnız yeme deneyimini nasıl şekillendiriyor?

15 Mar 2025

Macrocenter ile birlikte
Tek kişilik masa. Kaynak: Getty

YAZARLAR

Reyhan Ülker

İstanbul Bilgi Üniversitesi Gastronomi ve Mutfak Sanatları bölümü mezunu Reyhan, üniversite hayatı boyunca Mikla ve Ruhun Doysun başta olmak üzere şef Mehmet Gürs’ün çeşitli projelerinde yer aldı. Kopenhag'ta bulunan Noma’da tamamladığı staj programının ardından odağını "yemek hikayeleri"ne çevirmeye karar verdi. 2022 yılı Kasım ayından beri Aposto’da yemek editörlüğü yapıyor.

apéro

İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.

İLGİLİ OKUMALAR

apéroapéro

HİKAYE

Ethem Efendi Kahvaltı'da: Bir öğünden fazlası

Türkiye'de kahvaltı hiçbir zaman yalnızca günün ilk öğünü olmadı. Ailelerin, dostlukların ve gündelik hayatın etrafında şekillenen bu kültür, Erenköy'deki Mehmet Ali Paşa Köşkü'nde bulunan Ethem Efendi Kahvaltı'yla geçmişi ve bugünü aynı sofrada buluşturuyor.

11 Tem 2026

Ethem Efendi Kahvaltı'da: Bir öğünden fazlası
apéroapéro

HİKAYE

Londra'da Türk mutfağının yeni dönemi

Londra’da Türk mutfağı artık yalnızca kebapçılar ve mahalle restoranlarından ibaret değil. Şehrin merkezinde açılan yeni nesil restoranlar, sokak lezzetlerini yeniden yorumlayan girişimler ve farklı kitlelerle kurulan yeni ilişkiler, mutfağın görünürlüğünü ve algısını değiştiriyor. Soho’dan Dalston’a uzanan bu rota, Türk mutfağının Londra gastronomi sahnesindeki yerini takip ediyor.

04 Tem 2026

Londra'da Türk mutfağının yeni dönemi
apéroapéro

HİKAYE

Hona: Ahıska'dan kalanlar

Beyoğlu’nun, ahşap dokulu ve minimalist atmosferiyle öne çıkan Uzak Doğu etkili restoranı Hona'dayız. Hona, şef Ansar Kemaloğlu’nun ailesinin sürgün edildiği köyün adı. Özbekistan’da geçen çocukluk yılları, Uzak Doğu mutfaklarıyla kurulan erken temas, Türk mutfağına yöneliş ve Uygur mutfağında başlayan profesyonel deneyim, bugün Hona’yı şekillendiren fikrin temelini oluşturuyor.

Reyhan Ülker

·

27 Haz 2026

Hona: Ahıska'dan kalanlar
apéroapéro

HİKAYE

Ege’den Boğaz’a, Bodrum’dan Çeşme’ye: Denizin kıyısında beş sofra

Ege kıyıları ve İstanbul Boğazı boyunca uzanan beş restorana konuk olduk. Her biri denizle kurulan ilişkiyi farklı yorumlarla ele alıyor. Kimi mevsime teslim olup günlük avın peşinden gidiyor, kimi ocakbaşını esintili bir Bodrum akşamına taşıyor, kimi ise köklü aile hikayelerini aynı bahçede yaşatıyor. Ortak noktaları ise ürünün kendisine duyulan güven ve ortak kurulan sofralar.

20 Haz 2026

Ege’den Boğaz’a, Bodrum’dan Çeşme’ye: Denizin kıyısında beş sofra
apéroapéro

HİKAYE

Narenciye punch: Alkolsüz ve isli

Punch denince akla genellikle alkollü içecekler gelse de bu tarif, narenciye, çay ve baharat notalarının öne çıktığı alkolsüz bir yorum sunuyor. İsli karakteriyle öne çıkan Lapsang Souchong çayı, limon ve portakal kabuklarından hazırlanan oleo-saccharum ile birleşirken; tonik ve soda suyu karışıma ferahlatıcı bir canlılık kazandırıyor. Önceden hazırlanan soğuk demleme çay sayesinde derin aromalara sahip bu punch, kalabalık davetler için ideal.

20 Haz 2026

Narenciye punch: Alkolsüz ve isli