Yabancıya cennet, yerliye memleket mekân: Privato Cafe


Yazın bereketli sebze ve meyve seçkisini bulabileceğiniz güvenli adres: Tazedirekt
Yaşadığımız dünyanın hızı ve çabuk tüketimi destekleyici düzeninde ilerlerken giderek tembelleşen tüketicilere dönüşüyor; hem sofralarımızın hem de ekolojik hayatın geleceğini göz ardı edebiliyoruz. Hâlbuki, yerel sebze ve meyvelerle…
Daha fazlasını öğren →
Yüksekkaldırım’dan aşağı inmesi ne kadar zevkliyse, yukarı çıkması o kadar eziyet. Eskiden Pera’daki binaların taşlarını hamallar bu yoldan nasıl taşırlardı hep hayret ederim. Taş taşımak kadar olmasın, sırt çantam dahi Atlas’ın omzuna binmiş yerküre gibi gelir. Fakat Yüksekkaldırım’ı keyifle, seke seke çıktığım nadir zamanlar da olur. Bunlardan biri kahvaltımı Privato Cafe’de yapacağım gündür.
Privato, özel veya mahrem anlamına gelen ismine yaraşır şekilde, Galata Kulesi’nden biraz daha yukarı çıkıldığında insanın geçerken bakmaya tenezzül etmeyeceği bir ara sokakta yerini almış. Yerleri ahşap mı hatırlamasam da en azından ahşapmış gibi sıcak bir his veren, el emeği göz nuru döşenmiş bir dükkân. Bu hissin sebebi de nice misafirlerinin Türkçe veya yabancı dillerde duvarlara, kapılara bıraktıkları notlar, çizimler ve benzeri anıların yarattığı yaşanmışlık.
Yol geçen hanı: Bu yaşanmışlık sayesinde Privato, gençlikte ağızdan düşmeyen Interrail seyahatleri, backpacking, couchsurfing, kısacası gençliğe ve görme merakına dair tüm kelimelerin içinde bulunduğu cümlelerin sonunda anlatılan lezzet duraklarından biri gibi görünüyor. Sadece misafirlerinin değil, kimi çalışanlarının dahi ana dili Türkçe olmayan bu tatlı kafe, Galata’nın yüzyıllardır kaybetmediği yol geçen hanı kimliğine en uygun yer.
Her yemeğin yapanı ayrı: Turistlerin uğrak mekânları her zaman yerlilerin gözdesi olmaz; nitekim buralarda şov amaçlı, adı allı pullu ama tadı pek bir vasat yemeklerle dolu menüler, emek değil konsept satan işletmeciler bulunur. Oysa Privato tam tersi. Kafenin başında olduğunu jestlerinden çıkardığım ve adını bilmediğim bey, malzemelerin neredeyse hepsini özenle, civar köylerden ve hatta Türkiye’nin farklı yörelerinden seçiyor. Yöresellik, "köyde yetişmiş" söylemleri artık içi boşaltılmış pazarlama sözcükleri; fakat ne kadar anlamını yitirse de doğru yapıldığında tadını yitirmiyor. Privato bu anlamda tam bir tedarik cenneti. Konu "sere serpme" Türk kahvaltısı olunca da tedarik edilecek malzeme kalem kalem. Peynirler civar köylerden ayrı ayrı seçiliyor. Her reçelin yapanı ayrı. Fındık ezmesi - Türkiye’de yediklerim arasında en lezzetlisi - Karadeniz’de bir teyzenin elinden çıkıyor. Sofraya zar zor sığdırılmaya çalışılan her küçük tabağın üreticisi ayrı, menşei ayrı, hikâyesi ayrı. Bunun bir pazarlama hilesi olmadığı da iki sebepten belli: Birincisi, sormadıkça söylemiyorlar; ikincisi, sadece ismen özel değil, lezzet itibarıyla da fevkalade ürünler.
Privato’da öğlen ya da akşamüstü yemek yemek de mümkün; fakat burada âdet Türk kahvaltısı söylemek. Benim tavsiyem yerli veya yabancı arkadaşları götürüp, ardı kesilmeyen, Muson yağmurları gibi masaya yağan tabakların karşısında fal taşı gibi açılan gözleri izlemek.
İki kademeli kahvaltı: Privato’da makbul olan herkes için Türk kahvaltısı söylemek. Bu istek karşısında önce çaya hakkının verildiği belli bir çaydanlıkta çay geliyor; ardından peynirler, reçeller, kuruyemiş ezmeleri, söğüşler, çeşitli soğuk mezeden hâllice güzellikler. Bunlar acuka olabilir, kişnişli avokado ezmesi olabilir, yoğurtlu kimi tabaklar olabilir. Beraberinde eşlikçi simitler ve ekmeklerle midelere inen bu ziyafete hızlı dadananlar hata eder. Nitekim bu ilk round. Tam “şükür doyduk” veya “wow that was delicious” nidaları masadan yükselirken, bir posta daha geliyor. Bitenlerin alındığı, bitmemiş tabakların üstüne kaçak kat çıkarcasına tabakların konduğu sofranın yıldızları bu sefer ıspanaklı çıtır gözlemeler, tuzlu veya tatlı mini pancake'ler, sahanda yumurtalar ve başka sıcak lezzetler. Araştırmamak benim suçum fakat eminim ki Privato’nun mutfağında bir hamur işi ustası mevcut, nitekim hamurlu kahvaltılıkları hem hafiflik hem lezzet olarak üstün işler, soğutmaya gelmiyor.
Dışarıda apartmanlar arasındaki püfür masalarında mı yoksa içerideki yaşanmışlıklı ambiyansında mı oturmak daha iyi bilemiyorum. Privato’nun içinden bir manzara var; fakat manzarada Galata Kulesi ne kadar görülüyor emin değilim, sofraya odaklanırken bakmayı akıl etmedim. Ama tabağımın altındaki kâğıtta kuleye dair bilgiler paylaşıldığını biliyorum, arsızca sabahı öğleye çevirirken gözüm oradaydı.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Haftanın menüsü: Kademeli meyhaneleşme rehberi ve Galata'da sabahı öğleye çevirmelik bir kahvaltıcı.
02 Haz 2021

YAZARLAR

Berkok Yüksel
A former child writing about food and London for Aposto.

apéro
İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.
İLGİLİ OKUMALAR
Batı Karadeniz’in iç kesimlerindeki Daday, deniz etkisinin azaldığı, yüksek rakımlı ve ormanlık bir coğrafyada yer alıyor. Ormanlar, meralar, tarım arazileri ve köyler birbiriyle iç içe. Üretim ise iklimin ve mevsimlerin çizdiği sınırlar içinde ilerliyor. İki gün boyunca ziyaret ettiğimiz çiftlikler, bu koşullarla kurulan farklı ilişkileri anlamak için iyi birer durak.

Bir zamanlar İstanbul’un takvimi deniz üzerinden tutulurdu. Palamutun, lüferin ve uskumrunun gelişi mutfakta neyin pişeceği kadar, kayıkların ne zaman suya ineceğini, balıkçı tezgahlarının görünümünü ve şehrin gündelik akışını da belirliyordu. Bazı şeyler hiç değişmiyor. Ekim geldiğinde İstanbul’da gözler hâlâ yeniden denize çevriliyor.

Londra’yı gastronomi üzerinden tanımak için her zaman şehrin en yeni restoranlarının peşine düşmek gerekmiyor. Bazen birkaç sokaklık bir rota, şehrin yemek kültürünün nasıl değiştiğini görmek için yeterli. Borough Market’tan Bermondsey Street’e kadarki bu bölge de bunun iyi örneklerinden biri. Emre Onar, sevdiği duraklar ve kendi deneyimleri üzerinden bu kısa mesafeyi adım adım anlatıyor; kahveyle başlayan rotayı pazar tezgahlarından restoranlara, oradan da Bermondsey Street’in sakinliğine taşıyor.

Urla’da sofraya giden yol, toprağın ve mevsimin sunduklarıyla başlıyor. WMF işbirliğiyle, Şef Dilek Yetkiner eşliğinde lavantalardan Ege otlarına uzanan bir hasadın ardından mutfağa geçtik. Doğada başlayan akşamı, uzun bir yaz akşamına yakışan sofrada, Bi’ Masa Akademi’de pişirdiklerimizle tamamladık.
05 Eki 2026

İki Michelin yıldızlı Villa Aida’nın kurucu şefi Kanji Kobayashi, Vakko L’Atelier’in “Guest Chef Dinner” serisi için İstanbul'daydı. Şef Kobayashi, sohbetimizde İstanbul’da karşılaştığı malzemeleri kendi mutfak diliyle yeniden düşünürken şehrin yemek kültüründe kendisine tanıdık gelen ve ayrışan noktaları anlattı.





