Aposto

Cumartesi, 3 Aralık 2022
Cumartesi, Aralık 3, 2022
Premium'a Yüksel

Ege Dikencik

Ege Dikencik
1990'da Bursa'da doğdum. Bursa Erkek Lisesi ve İTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü'nden mezun oldum. Beş sene süren profesyonel spor hayatım ve birkaç sene zorlanarak gittiğim şan dersleri hayatıma nasıl şekil vermem gerektiğiyle ilgili çok şey öğretti. İstanbul'a geldiğimden beri birçok farklı işi ucundan deneyimledim ve harika insanlarla tanıştım. Şimdilik öğretim hayatıma yüksek lisansa kadar ara verdim; 'eğitim' hayatım ise tam hızıyla devam ediyor.

LATEST STORIES

Kentlerin yaşamı ve ölümü

Kent demek, sorun ve fırsat demek; geliri düşük olanlarla yüksek olanların aynı kaldırımda yürümeleri demek. Aynı zamanda gençlerle yaşlıların aynı toplumsal hafızaya sahip olabileceği mekânsal olanaklar demek. Tarih mükerrer olsa da canlılar için aynısı geçerli değil. Öyle ki içerisindekilerin yaşarken fani olduğunu hatırlatan sistem, bizlere “güzel veya değerli bir yaşamı arzulamamız” gerektiğini hatırlatıyor. “... uygarlığın en değerli yönünün hayatı sürdürme yollarını kar­maşıklaştırması olduğunu; tüm o kalabalığı doyurmak, giy­dirmek, barındırmak ve bir yerden bir yere taşımak için basit ve koordinasyonsuz bir çaba değil, büyük ve ortaklaşa bir dü­şünsel çaba harcamak gerektiğini söylüyorum. Çünkü daha karmaşık ve yoğun bir düşünsel çaba harcanması, daha dolu ve zengin bir hayat demektir. Daha fazla hayat demektir. Hayat başlı başına bir amaçtır ve hayatın yaşamaya değer olup olmadığı sorusunun cevabı sadece, ne kadarını yaşamış olduğunuza bağlıdır.” diyor ABD’li hukukçu Oliver Wendell Holmes, Jr. Bu alıntı, Metis yayınlarından çıkan Büyük Amerikan Şehirlerinin Yaşamı ve Ölümü isimli Jane Jacobs eserinin başında yer alıyor. Bu hafta, size tam da bu konuyu, yani içindekiler gibi bir şehrin de nasıl yaşadığını veya öldüğünü kısaca açıklamaya çalışacağım. Bir kent nasıl hayatta kalır? Bir şehrin yaşamı ve ölümü, hususi olduğu kadar kalabalığı ve zamanı da ilgilendiriyor. Çünkü kolektif bir yorumlama ortaya çıkabiliyor, tanımlar zamanla değişiyor. Örneğin, Jane Jacobs için insanların sokakta yürümesini teşvik etmeyen bir şehir, uzun süre hayatta kalabilecek bir sisteme sahip değildi; sona ermeye, yıkılmaya mahkûmdu. Bu, günümüzün kırdakini katlayan kentli nüfusuna uygun; en azından çoğunluğu için de geçerli olabilir. Fakat bundan çok daha eskiye dayanan metinler, bize nasıl doğru bir topluluk olunacağını anlatırken, aslında bir kentin, ya da insan eliyle yaratılan bir yerleşmenin diyelim, nasıl hayatta kalabileceğini konusunda bir fikir telakkisi sunuyordu. Bu açıdan bakınca toplumsal sözleşmeler, bize yaşayan bir kent sistemini açıklıyor; kentin yaşamasını sağlamak için kaleme alınıyor. Fakat yine tam da bu sebeple, Jean Jacques Rouesseau, “Roma Cumhuriyeti’ni büyük bir devlet, Roma’yı da büyük bir kent” olarak tanımlıyordu. Rousseau’ya göre, bu güçlü ve yaşayan bir kentin gerekçesi nüfus ve eli silah tutan kişi sayısıydı. Çünkü; zaman içinde “sokaklara” dönüşebilen kriterler, o dönemlerde otoritenin sağlanmasına öncelik veriyor, ardından yaşayanlar için en iyi sistemi kurmayı amaçlıyor; sokaklardan evvel, kentsel sistemin önemini demlendiriyordu. Bugün baktığımızda Rousseau'nun kriterinin hâlâ geçerli olduğunu görebiliriz. Bir kentin güçten düştüğünü gösteren verilerin başında yüksek gelirli kesimin göçü yer alıyor. Kişi başına düşen gelirin azalması, sosyal altyapı eksikliği, konut fiyatlarındaki düşüş, atıl bir hâle dönüşen sanayi kuşağı da buna ek olarak sayabileceklerimiz arasında. İstanbul Sadece bu da değil, kentin canlılığını ölçmek için konut sayısına, suç oranına, bebek ölümlerine, çocuk nüfusuna da bakılıyor. Örneğin; Türkiye’nin en güçlü ve yaşayan kenti olan İstanbul’a bakarsak, suç oranı düşerken kentin verdiği göç gittikçe artıyor . Kentte yaşayanların en büyük sıkıntıları trafik, deprem ve ekonomi. Hane gelirleri artmadığı gibi kentsel dönüşümün belirteci inşaat sektörü de yavaşlıyor, verilen krediler azalıyor. Bunların her biri, yaşayan veya ölmeye başlayan bir kentin verileri. Jane Jacobs gibi kentle ilgili düşünceleri 20. yüzyılda ses getirmiş uzmanlara göre, ekonomik faaliyetlerde çeşitliliğini koruması, trafik sorununu çözmek için de alternatif ulaşım yöntemlerine ve karma kullanım alanlarına yatırım yapılması gerekiyor. Kentin zamanla yenilenmesi gerekiyor çünkü gittikçe artan nüfuslar yeni ihtiyaçlar doğuruyor.

07 Eyl 2021

Kuşatılmışlık hissi etrafında

Kamusal mekânların düzenlenmesinde başlangıç noktası yayadır. Nihayetinde fiziksel ve sosyal çevreye ihtiyaç duyuyoruz. Çünkü hareketlerimiz dinamizme sebep oluyor veya mekânsal örgütlenmelere yol açıyor. Yani süzülüyoruz veya toparlanıyoruz. Bunu sağlayan, hedefe yönelik sokağa çıkanlar veya yürüyüş için salınanlar arasındaki farktan kaynaklanıyor. Hareketlerimiz benimsediğimiz kültürle bağlantılı ve bunun haricinde caddelerin işlevi ve civarda yaşayanların sosyoekonomik durumları da akışkanlığa yansıyor. İki hafta önce alıntı yaptığım mimar Amos Rapoport da “yürümenin kültürden gelen bir davranış olduğunu” söylüyor. Nitekim Avrupa’da yürüyerek kendini meydanlara atanların yerini ABD’de hedefe hızlıca ulaşmayı planlayanlar alıyor. Kuşatılmışlık hissi Bir caddenin akışkanlığına bakılırken kuşatılmışlık hissine vurgu yapılıyor. Bu bizim, ince ve uzun bir yolda bütün hissedebilmemizle ilgili. Bu konudaki bilirkişiler, Bağdat Caddesi'nde kuşatılmış hissetmemize sebep olacak farklı oranlar belirtiyor Mimar ve teorisyen Camillo Sitte bu durumu “İdeal cadde, bütünüyle kuşatılmış bir birim olmalıdır. Kişinin izlenimi burada sınırlanmalı, âdeta sarılmalıdır. Daha mükemmel bir tablo şöyledir: Mekânda huzuru hisseden kişi, bakışları sonsuzlukta kaybolmayan kişidir. Kişi kendini baktığı noktadan, sonsuzlukta kaybolmadığı mekânlarda rahat hisseder,” diyerek ifade ediyor. Gözün alabildiğince... İki yanımızdaki cephelerin göz hizasında olması; yolun ve bina cephe yüksekliklerinin 1:3 oranını aşmaması gerektiğinin altı çiziliyor. Dar yollar, bizim ufukta kaybolmamızı engelliyor. Ama bu her zaman layığıyla kuşatıldığımız anlamına da gelmiyor. Bu açıdan Bağdat Caddesi’ni değerlendirince farklı oranları sebebiyle üçe ayrılan bölgeler görüyoruz. Bunu nirengi noktaları olmayan bir aksın üzerinde yapıyoruz. Yani mahallenin “eskisi” olmayanların yürürken nerede olduğunu fark etmesini sağlayacak katmanlar ve yapılar oldukça az. Emeritus profesör Cliff Moughtin, bir caddenin uzunluğunun kesintisiz olarak 1,5 kilometreyi geçmemesi gerektiğini belirtiyor. Caddelerin hareket ve yönelimlerle zenginleşmesi gerektiğinin altını çizen bu görüş, Bağdat Caddesi’nin tam olarak tutturabildiği bir rakam değil; bunun yaklaşık iki katı bir uzunluk, Erenköy’den Bostancı’nın başına kadar bizleri bekliyor. Mimar Jan Gehl de bir kişinin bir saatte ortalama beş kilometreyi etrafını rahatlıkla algılayarak yürüyebileceğini, dolayısıyla göz hizasından itibaren 12-35 derecelik açılarla etrafı algılayabileceğimizi savunuyor. Hızlı bir kentsel dönüşüm yaşayan caddenin gittikçe yükselen cephelerinin gelecekte bu rakamları da tutturabileceğine inanmak güç. Son söz Sadece bu da değil; kentsel aksın sık sık düzensiz yeşillik ve kentsel donatılarla kesildiği kaldırımlarda bankların duvara baktığını, taş döşemelerin farklılaştığını da görüyoruz. Bunlar da Bağdat Caddesi’nin estetiğini ve yaya deneyimini zorluyor. Fakat caddenin yerini kimselere kaptırmayacak havası, Anadolu yakasındaki birçok kişiyi kuşatıyor. Kaynak Cemali, A. L. Kentsel Kamusal Mekânda Yaya Hareketi: Bağdat Caddesi Örneği. Yüksek Lisans Tezi. (Yüksek Lisans Tezi). İstanbul Teknik Üniversitesi, 2011.

27 Haz 2021

Cadıbostanı'ndan Cadde'ye

Geçtiğimiz hafta, şehrin sayfiyesinin benim için Bağdat Caddesi olduğunu söylemiş ve sevdiğim yerleri not etmiştim. Bu hafta da aynı yere başka bir şekilde bakmak için eskinin Cadde’ye dönüşüne değinmek istiyorum. Çünkü yazlıkta plastik sandalye izine rastlanmayan bir dönemin öncesinde farklı hikâyeler yatıyor. Cadde, tarihte nasıl biliniyor? Bağdat Caddesi ve civarı, Bizans ve Osmanlı imparatorlukları döneminde Kadıköy makam sahipleri tarafından yazlık olarak tercih edilen bir mesire ve tarım alanı. Bostanları herkesin dilinde. Dönemin gazetecilerinden ve saray yönetiminin gözetimi altından kaçmak için iyi bir lokasyon olduğuna inanılıyor. Nitekim gözden uzak bir yer olduğunu gösteren bir başka ayrıntı da haritalara yansıyor. Haritalarıyla şehrin tarihinde yer eden François Kauffer’in 18. yüzyıl sonlarını gösteren çalışmaları, bu döneme kadar İstanbul’un Anadolu yakasındaki yerleşim alanının Üsküdar olduğunu gösteriyor. Kadıköy, görece ufak bir alana yayılan bir lekeden ibaret. Gelişim nasıl başlıyor? 19. yüzyılın sonlarına doğru ulaşım ağının gelişmesi ve toprak mülkiyetiyle ilgili çıkartılan düzenlemeler ilçenin, semtin ve dolayısıyla caddenin gelişmesinin önünü açıyor. Bu düzenlemeler, 1858’deki Arazi Kanunnamesi ve 1882’deki Ebniye Kanunu. Ebniye, Osmanlıca bina demek ve bu kanunlar, hazine topraklarının bireyler tarafından sahiplenilmesini ve atıl durumdaki bakımsız bostanların değerlendirilmesini amaçlıyor. Dolayısıyla İstanbullular tapu kavramıyla karşılaşıyor. Kaynak: İlgili tez Köşklerden plajlara 1911’de Aksaray’da çıkan bir yangının ardından semtin zarar görmesiyle devlet erkanı Bağdat Caddesi etrafına taşınıyor. Yani imparatorluğun yüksek mevkilerinden ziyaretçiler artıyor. Çekirdek aile kavramı da henüz toplumda yer etmediği için bütün tanıdıkların beraber taşındıkları yaşayış biçimi, Cumhuriyet’in ilanından sonra modern kâgir yapılarda devam ediyor. 20’den fazla odası bulunan köşklerde yaşamanın verdiği maddi yükün henüz kimsenin sırtına binmediği 1930’larda Kadıköy’ün ilk plajı Suadiye’de açılıyor. Bunu birkaç yıl sonra Caddebostan Plajı takip ediyor. İmparatorluk zamanı denizle olan zayıf ilişki, Cumhuriyet’in ilanından sonra bedenle kurduğumuz ilişkinin değişmesiyle plaj gibi kamusal alanları mümkün kılıyor. Mimar Sibel Bozdoğan da plajların teşhirden çekinen bir toplumun değiştiğini gösterdiğini işaret ediyor. Batılı yaşamın benimsenmesi için kültür sanat anlayışına yapılan teşviklerden biri de plajların açılması. Bunu, bahçe sinemaları ve gazinolar takip ediyor. Yazlıkçılara veda 1950’ler köyden kente göçlerin arttığı ve şehrin hızla geliştiği yıllar. Kentleşme ihtiyacı, kenarda köşede kalan ve yazlık görevi gören Bağdat Caddesi ve etrafı gibi alanların da şehre dâhil edilmesine sebep oluyor. Adnan Menderes’in caddeyi genişletmek için yaptığı imar çalışmaları da köşklerin istimlak edilerek caddenin genişletilmesiyle sonuçlanıyor. Nitekim, İkinci Dünya Savaşı sonrası herkes yoksullaştığı için bu dönem, yoksunluğun arttığı bir periyot. Yani köşklerin masrafları da karşılanamıyor. Yazlıkların, oda oda başka ailelere kiralanması da çözüm olmuyor. Kentsel yoğunluk artınca, amiyane tabirle toprak sahibi olmak hayale dönüşüyor. Bu, bizim üzerinde yürüdüğümüz Bağdat Caddesi’ne geçişin ilk sinyali. 1965’te çıkartılan Kat Mülkiyeti Kanunu, az katlı yerleşmelerin çok katlı apartmanlara dönmesinin yolunu açıyor. 1973’te açılan Boğaziçi Köprüsü de tuzu biberi oluyor. Nüfusun hızla arttığı aksta, kimsenin dönemeyeceği müstakil yazlıkların önce apartmana şimdiyse yüksek katlı rezidanslara dönüşü başlıyor. Kaynak Cantürk, E. Konut Üzerinden bir Mikro-tarih Anlatısı: İstanbul, Bağdat Caddesi. (Doktora Tezi), İstanbul Teknik Üniversitesi, 2017.

20 Haz 2021

Bağdat Caddesi'ne doğru

Zaman geçiyor, kuşlar uçuyor. Şehir değişiyor çünkü semtler dönüşüyor. Hislerimizin bile baki olmadığı bir yerde, şehrin ziyaretçilerinin ve taleplerinin yerini başkalarınınkine bırakması normal değil mi? Eskilerin Bağdat’la olan ticarete, Bağdat'ın han ve kervansaraylarla kaplı yoluna binaen, şehrin adının sembolik olarak bir caddede olması da bu değişimin bir parçası. Yüzyıllar sonra aynı caddenin değişen döşemeleri, bana ve birçoğumuza bir yolculuğu değil, bir şehrin eski yazlığını anımsatıyor. Yazlığa geçiş: 1920’lerde Sovyet Rusya’dan İstanbul'a gelenlerin plaj âdetini getirdiğini belirten notlar, mekânın kum taşıcıları yla da tanışma vesilesini işaret ediyor. Bu arada hemen açıklayayım, kum taşıyıcısı , plajda ayağına yapışan kumu yola veya kaldırıma kadar getiren; o umursamazlığıyla, şehrin süslü havasını yerle bir eden kişi demek benim için. Şehrin ciddi havasını yumuşatan, nemini alan o rahat hava yani. Caddede yürüyüş: Dondurma bahanesiyle çıkıp Bağdat Caddesi'nde yürümek, sabahları koşarken ılık havayı solumak, mevsim normallerinde hissettiriyor. O esnada yolun başladığı yerde boter beni karşılıyor. Ardından Cadde'ye dönüyorum ve Göztepe Parkı'na kadar durmak yok. Çünkü insan görmek ama çok da ilişmemek için iyi bir patika. 92 yaşındaki Amos Rapoport'u anıyorum burada; çünkü mekânları statik ve dinamik ayıran mimar, statik mekânları birilerinin toplandığı alanlar olarak, dinamik mekânları da cadde ve sokaklar olarak tanımlıyor. Cadde'ye dönersek, orası bana hem statik hem de dinamik gibi geliyor. Çünkü gezindiğim yerleri düşününce bu kadar geniş kaldırımların süreklilik sağlayamadığı çok fazla örnek gelmiyor aklıma. Duvara bakan banklar, birbirini tutmayan yeşillikler ve yer döşemeleri, yama misali uygulamaların yansıması. Bunları düşünürken kahve bitiyor ve sıra İtalyan dondurması olarak bilinen gelato 'ya geliyor. MUA benim yeni favorim. Dip dibe durduğumuz dükkânda kim ne seçiyor diye en azından bir önündekini kontrol etmek çok normal davranış. "Hepi topu bir top dondurma için birilerini dikizlemeye değer mi?" diye soranlara tek atışın çok kıymetli olduğunu hatırlatmak isterim. Bu yürüyüş veya spor bahanesiyle sokaklarda dalgalandığım zaman aralığı akşamsa o zaman Babbo 'da dört peynirli pizza yemek güzel geliyor. Nicedir gitmediğim Burrito Shop 'u da özlediğimi fark ediyorum. Ama bu kadarla kalmıyor gece gezmesinde özlediklerim. Asıl aklıma düşen Cadde'deki Zeplin. Bir mekânın sizin için bir anlamı varsa orayı anmadan geçmek olmaz. Geceyi gündüze bağlarsak, Köhne 'de izlediğim bir futbol maçının keyfini anımsıyorum. Tam anlamıyla yaz akşamını hatırlatıyor. Bir de karşılaştığım bir çiçekçi vardı, o hâlâ orada mı? Hâlâ güzel papatyaları var mı? Turlarken düşünmeye devam ediyorum.

13 Haz 2021

Şehirde yaz neydi?

Yaz, gelişini bahardan itibaren önce kokusuyla belli ediyor. Benim de böyle zamanlarda sokağa çıkma isteğim hızla artıyor. Özellikle de parklardaki meyve ağaçlarına ve semt pazarlarına uğramak için. Çünkü domatesleri, çilekleri toprakta dalında ve tezgâhta dizili görmenin keyfi bambaşka. Hele ki pandemi gibi uzun zamandır bizi kapalı mekânlara mahkum eden -veya önlem almak için buna mecbur eden- bir dönemin ardından meyve ve sebzeleri bir buket papatyaymışçasına nasıl kucaklamayalım? Dolayısıyla bugün, bahardan itibaren şehir çiçeklerle donatılırken ben şehrin rengiyle keyif veren meyve-sebzesine atıfta bulunacağım. Meyvesini yapraklarıyla alıp bundan mutlu olanlara selamlar. Başlarken… Daha önce yayımlanan bir harita geliyor aklıma. Meyvesi, sebzesi henüz şehrin sakinlerine yetmezken bir de üstüne beklediğimden az çeşidin olması şaşırtıyor beni. Veriler, pazar tezgâhlarındaki gibi bir refah sunmuyor. Şehrin elması, kimi çeperlerinde üretilirken ekim alanlarıyla ilgili yayımlanan başka bir haritaya da bakınca elmayla domatesin arttığını ve ayvanın zamanla azaldığını görüyoruz. Sarıyer’deki kivi üretimi şaşırtırken karpuzun sebze olarak tanımlanması kafa karıştırıyor. Eskiden nasılmış? İstanbul’da yaşayıp bu şehri rengârenk ürünlerine varıncaya kadar seven birinin “Eskiden nasılmış peki?” diye düşünmemesi mümkün değil. O zaman da İstanbul Ansiklopedisi gibi, 20. yüzyılda kaydedilen nefis bir metne başvuruyorum ister istemez. Zamanla neler değiştiğini bir kolaçan ediyorum. Tarihçi Reşad Ekrem Koçu tarafından kaleme alınan İstanbul Ansiklopedisi ’nde meyve ve sebzelerle ilgili pek not düşülmüyor. Bu maddelerin yerinin bu ansiklopedi olmadığını söylüyor Koçu, o sebepledir ki meyve-sebze isimleriyle argoda var olan deyişler varsa bunlara değiniyor. Örneğin, fındık “hileli zar,” demek oluyor. Fakat domatesle ilgili bir not ilgimi çekiyor: “Türk Ansiklopedisi bu kaydına göre yurdumuz için çok yeni sayılabilecek bu sebze-meyve, zamanımızda Türk mutfağında ve sofrasında en çok, en başta istihlak edilir (tüketilir) bir durumdadır; Türk gıda sanayinde de piyasaya konserve, salça veya keçap (ketçap) denilen bir şekilde arz edilerek çok önemli bir yer almıştır; kızarmamışından memleketimize mahsus olarak turşu yapılır. Kartal-Maltepe’de çok olur.” Kartal’daki ekim alanları azalsa da domatesin tekeli devam ediyor. Ayva için de Çengelköy’ünkilerin meşhur olduğunu ve semtte oturanların misafirliğe gittiğinde mutlaka hediye olarak ayva götürdüğünü not ediyor. Bostanlar: Asıl dikkat çekici bilgiler, şehrin bostanlarında üretilenlerin İstanbul’a fazlasıyla yettiğini not etmesinde saklı. 1958’de hazırlanan bir haritada 39 bostanın olduğunu, 1883’te de 102 tane kayıtlı bostanın şehri donattığını yazıyor. Şehrin açılan küfelerle bereketlendiği, kimsenin kimseyi kandırmadığı, kötü mal vermediği bir dönem. Tezgâhlara doğru: Meyveyle başlayan yolculuk, bizi aslında insanların tezgâhlarına götürüyor. Yine mekânda buluşuyoruz. Kamusallıktan insanlarla temas ettiğimiz bir alana geçiyoruz. Taze olduğunu varsaydığımız ve bizi yeni meyve sebzeler geldi diye heyecanlandıran yaz, biraz da bu.

06 Haz 2021

Yerleşik olamamak: Göçebelik

Geçtiğimiz haftalarda tam kapanmanın verdiği bunalmayla kendini karavanlarıyla Maltepe sahiline atanlar haber oldu . Havaların güzelleştiği günlerde ikametgâh adresiyle sınırlı bir yaşam alanı zor elbette. Göçebe misali, leyleği havada görmüş gibi gezmek istiyoruz. Göçebelik de bir süredir şehrin sakinlerinin kendilerini tanımlarken kullandıkları kelimeler arasında yer almaya başladı. Özellikle uzaktan çalışanlar yeni kültürleri keşfederken kendilerini böyle bir yaşam tarzına yakın görüyor. "Dijital göçebe" (İngilizcesi digital nomad ) tamlaması profillerde geziyor. Peki, şehre ait olmaktan, ikametten bahsederken yertsiz yurtsuz, mekânsız, göçebe mekânlara kalmış olmak ne demek, onu düşünelim. Göçebelik derken... Baştan başlayalım: Kelimenin anlamı “bir kimsenin/topluluğun belirli aralıklarla yer değiştirmesi geleneği”. Türleri de var; tam göçebelik ve yarı göçebelik gibi. Tam göçebelik, bir konutta yaşamadan çadırda veya karavanda kalmayı; yarı göçebelik biraz yerleşik hayat biraz da geçici konaklama çözümleriyle yaşamayı gerektiriyor. Asıl farkları konaklama şekillerinden kaynaklanıyor. Sadece bu kadar mı? Değil; çünkü göçebe olmak, herkesin “bu benimdir, şu da benim olmalıdır.” diye haykırmak istediği bir dünyanın stiline uymuyor. Mekân, mesken, ikamet veya en basit hâliyle bir eve bağlı kalmamakla ilgili birçok düşünür fikrini belirtmiş ve hâlâ da belirtiyor. Filozoflar Gilles Deleuze ve Félix Guattari, göçebelerin konaklama anlayışlarının “kaygan mekân üzerine” olduğunu, göçebelerin (veya göçebe ruhlu bireylerin diyelim biz buna) işgal ederek geçici olarak bir mekânı mesken edindiğini, sadece bu şekilde bir ev anlayışına sahip olduğunu belirtiyor ve göçebelerin hayatları boyunca yegâne bir yurt anlayışı olduğunu ekliyor. Kavramın günümüze gelişi Göçebe ve göçebelik kavramı, içinde özgür olmak ve reddetmek anlamlarını barındırdığı için Deleuze tarafından 1968 yılı Fransa’sına ve hippi hareketine benzetiliyor. Göçebelerin, hayatı yönetme ve yönetilme arzusu bulunmuyor, kalıcılık gerektiren mekânlara işi düşmüyor. Bütünleyici bir mekân anlayışındansa deniz, orman gibi kaygan mekânların benimsendiği de not ediliyor. Yerleşik hayata geçip ikametgâh adresi verememenin (kapitalist) düzenin bozulmasına önayak olabilecek bir davranış olabileceğinin altı çizilirken anlaşılıyor ki göçebeler biraz da “öteki”. “Kütük neresi?” sorusunun eleştirel bir yanıtı; “ben bir yere ait olmak zorunda değilim” cevabının belki de en naif eyleme dökülmüş hâli… Göçebeliğin en büyük problemi, aynı evsizler gibi, sağlık ve eğitim gibi haklardan yararlanamamak. Sayı tespiti ve mobil olmakla ilgili isteklere devletin nazarında henüz kıymet verilmiyor. Eskinin Köy İşleri Bakanlığı tarafından ilk defa 1971’deki “Göçebe ve Gezginci Nüfusun Uzun Vadeli İskân Planlaması” isimli çalışmada göçebeliğin tanımı yapılıyor. Osmanlı İmparatorluğu ve Cumhuriyet'in ilanından sonraki yıllarda da vatandaşların yerleşik olması politikalarla teşvik ediliyor. Bir yere ait olmak önemli mi? Sosyolog Richard Sennett’e göre en basit hâliyle bir evde yaşamak, kentli olmakla alakalı temel taşlardan biri. Çünkü “zamanı” ve deneyimi de kapsıyor. Sosyal kuramcı David Harvey de bir mekânın, toplumdan ve sermaye sahipleriyle arasında yaşananlardan ayrı düşünülemeyeceğini savunduğu için herhangi bir şehrin sakini olmakla ilgisi olduğunu belirtiyor. Yani, fıldır fıldır şehirde gezeceğim günleri düşünürken kendimi imkânım olsa karavanla yollara vurur muydum? Şimdilik hayır. Çünkü zor durumda kalma ihtimalim daha yorucu bir düşünce. Dolayısıyla İstanbulluların kulağına göçebelik güzel gelse de benim gibiler için henüz mekânlarla süslü hayallerin ötesine geçemiyor.

16 May 2021

Zamane konutları

İkamet üzerine düşünmek, şehir ve bölge planlama okuduğum yıllardan kalan bir yadigâr. Çünkü konut, bir aidiyet hissi yaratırken romantik bir bağlantı da sunuyor. Ne demek istediğimi biraz daha açayım; bir mekânın/mahallenin bizde bıraktığı algısının o mekânın sahibi veya sakinleriyle ilgili bize söyledikleri sıklıkla aklımı kurcalıyor. Bizi birleştirdiğini ve hatta kimi zaman özgürleştirdiğini düşündüğümüz mekânlar olarak evlerimizin de anlamı zamanla evriliyor. Dolayısıyla bugün, konutların maddi olmayan boyutları üzerine düşünmek için birkaç dakikanızı alacağım. Neden önemli? Ev, “yalnız bir ailenin oturabileceği biçimde yapılmış yapı” demek, konut “insanların içinde yaşadıkları ev, apartman vb. yer, mesken,” ikamet ise “bir yerde oturma”. İkametin mekânsal karşılığı, yani evimiz sosyolog David C. Thorns’a göre, mahalle(li) ve topluluğu oluşturuyor. Yani bir konutun içinde başlayan hikâyemiz, bir mahalleli olarak topluluk davetine icabet etmemizle devam ediyor; fakat Thorns burada “bir kâğıt parçasını da ikamet adresi olarak” kabul ediyor . Dolayısıyla evimizde otururken topluluğun bir üyesi olarak topluluğu etkileyebiliyor, güncel gelişmelerden de etkilenebiliyoruz. Ben, biz oluyor. Mahalle mekânın, topluluk da bireylerin gündemi takip etmesine ihtiyaç duyuyor. Nasıl? Yukarıda yazdığım kelimeler sözlükte tanımlı ama hissettirdikleri subjektif ve bizler gerçeğin ne olduğunu unutsak bile hissettiklerimizi hatırlayan canlılarız. Değişim, tam da burada, gündelik konularla tetikleniyor. Mülk, yakınlık, cinsiyet, belli bir etnik gruba bağlı olmak, aile ve ilişki biçimleri; evimizle kurduğumuz bağı tanımlıyor. Buradan yola çıkarsak sıcak yuva simgesi, sürekli psikolojik veya fiziksel şiddet gören kişiler için bir kapana dönüşüyor veya yatırım amacıyla ev sahibi olmak farklı öncelikleri vurguluyor. Kadın-erkek, genç-yaşlı: Araştırmacılar, özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra postmodernizmin etkileriyle yaşananların küresel çapta hissedildiğini ve makro analizlerin mümkün olduğunu gösteriyor. Profesör Gill Valentine’in notlarına göre de “ev”in ne olduğuna dair yapılan araştırmalar feminist eleştirilerden kaçınamıyor. Çünkü konuyla ilgili araştırmalarda kadınların günlük deneyimleri üzerinden bir bağ kuruluyor. “Çekirdek ailenin” yapısı ve evi geçindiren baba karakterleri de baskın anlatımlardan. Konuyu derinlemesine ele almak isteyenler de evin farklı bireyleri için ne anlam ifade ettiğini araştırarak bu bağı açıklamaya çalışıyor. Örneğin, Kuzey ülkelerinde yapılan bir araştırma, çocuk ve gençlerin evlerini “arkadaşlarının geldiği, yarı açık/kamusal alan” olarak gördüklerini ortaya koyuyor. Birleşik Krallık’ta yürütülen bir çalışma da benzer sonuçlarla bunu destekliyor. Gelecek belirsizken... Thorns gibi akademisyenler 20. yüzyıla bakarak 21. yüzyılı tahmin ederken evlerin, iş için ofis olarak kullanılacağına, sınıf gibi öğrenme merkezi olacağına, sanal alışveriş merkezi görevi göreceğine emindi . Hatta teknolojinin daha az iletişime ihtiyaç duyacağımız ev yaşantılarına sebep olacağını; danışmanların, tasarımcıların ön plana çıkacağını da belirtmişlerdi. Yeni tahminler, anlaması zor hibrit ilişkileri işaret ediyor. 2020’den beri deneyimlemeye başladığımız “yeni normal”in ilk etkilerinden birinin evle kuracağımız bağı değiştireceğine hemfikir olanlar bu politize olabilecek dönüşümün sancısını nasıl yaşayacağımızı tahmin edemedikleri boyutlarıyla ele almaya çalışıyor.

09 May 2021

İkametin unutulan yüzü: Evsizlik

Geçen ay, çizer arkadaşımın Berk’in (Şentürk) Paris’te yaşayan Philippe isimli bir evsizin hayatını resimlendirdiği kitabı yayımlandı . Böyle bir hikâyeyi aktardıkları için gururlu olan arkadaşım, bende de aynı hissi ona karşı uyandırdı ve bu sayede çoğu zaman şehrin sakinleriyle ilgili bir şeyler yazarken evsizleri göz önünde bulundurmadığımı fark ettim. Hâlbuki “yoksulluğu bir statü olarak kabul edersek, bundan statü yokluğuna”* bir yolculuğu deneyimleyen evsizlerin sadece İstanbul’da 7 bin kişiye ulaştığı düşünülüyor . Bugün ikametin, ikametgâhı olmayanlara nasıl yansıdığına bakalım. Nedir? Evsiz kelime olarak, ekonomik zorluktan öte ev gibi ikamet edilen bir yerin eksikliğini yaşayan kişiler için kullanılıyor. TDK’ya göre “sokakta yaşayan” anlamını da barındırıyor. Buna ilaveten toplumda evsizlerin “pis, bankta uyuyan, hor görülen veya görülmesi gereken kişiler” olduğunu düşünülüyor. Uluslararası terminolojiye baktığımızda bunun nasıl gerçekleştiği ve evsizlerin nasıl yaşadığına işaret edenler tanımlar da var. Örneğin, Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal İşler Dairesi de “evsiz ailelerin eşyalarını daima yanında taşıdığını, kapıda iskelede uyuduğunu” söyleyerek bir tanımlamada bulunurken Birleşmiş Milletler Avrupa Ekonomik Komisyonu evsizleri birincil ve ikincil evsizlik olarak ikiye ayırıyor . Buradaki temel fark, kimilerinin insanlığa yaraşır bir yaşam alanı olmadan yaşamak zorunda kalmasıyla kimilerinin geçici konaklama imkânının olması. Tarihte nasıl yer buldu? Kimi düşünürler bu konunun muhataplarına anlatmak için farklı kelimeler tercih etti. Filozoflar Karl Marx ve Friedrich Engels evsizlerden bahsederken baldırı çıplaklar ; düşünür Walter Benjamin ise ezilenler kelimelerini kullandı; akademisyenler Ayşe Buğra ve Çağlar Keyder bu kişilerin durumunu anlatırken yeni bir yoksul kimlik demeyi tercih etti. Sosyolog Georg Simmel yoksulluğun en uç fenomeninin evsizlik olduğunu söylerken; antropolog Mary Douglas, mülkiyet yoksunu olmanın bir tercih olmadığı varsayımıyla yola çıkarak evsizlerin toplumda “pis, habis” olarak damgalanmasının, yine toplumun kendi düzeni olduğunu ilave etti. Hak temelli yaşamın evsizler için geçerli olmadığını gösterircesine sosyal dışlanma, eşik ve tabu konusu olarak yaşadıklarını ekledi. Neden önemli? Bu kesimi, sokaktan geçen birine görünmez kılan neyse modern devlete de de görünmez kılıyor. Örneğin, Nüfus Hizmetleri Kanunu’nda aile kütüğünde bulunması gereken bilgilerin içinde adres de var . Adres veremeyen kişiler vatandaşlık haklarından yararlanmakta zorlanıyor. Adrese dayalı nüfus sayımında yer alamadığı için tam sayıları da bilinemiyor. Kendi literatürünü bile oluşturan kesimin yaşadığı “düşüş”, onları bir “hücre” aramaya muhtaç bırakıyor. Düşüş , evsizlerin evlerinden mahrum oldukları anı, hücre ise sonrasında yaşadıkları yeri anlatmak için kullandıkları sözcükler. Bu sadece bize, İstanbul’a özgü değil, postmodern kentlerin, yani tüm dünyanın sorunu. Gittikçe yoksullaşan toplumlar, başkalarının inisiyatifine kalan bireylerin sayısındaki artışından kaçamıyor. Neler yapılıyor? Yurt dışında evin olmamasıyla evsiz denilmesi, önceliğe işaret ediyor; ev sahibi olunması için kamu kurumları ve politika yapıcılar çalışıyor. Bu çok kolay olmadığı için ortak barınma yapıları artırılıyor . Türkiye’de hukuki olarak evsizlik kavramı, aile bütünlüğü üzerinden ele alınıyor ve her ilde bir yapı buna ayrılıyor. Burada bir süre konaklayan kişilerin başka kurumlara nakli yapılıyor. İstanbul özelinde bakarsak nisan ayı Beyaz Masa istatistiklerinde gelen aramaların neredeyse yarısının sosyal yardım talebi üzerine olduğu görülüyor . Destek ve bilgi almak için yapılan 200 bin çağrıların sonucunda geçici konaklama uygulamaları devam ediyor . Fakat bu nasıl yeterli olur? Kişisel fikrim medyada daha çok yer bulmasıyla. Bu noktada da Hayata Sarıl Derneği gibi yerlerin çabasına ayrıca teşekkür çekmek gerekiyor. * Gümüş, Goncagül. Evsizlik: Yeni Bir Metropol Yoksulluğu Deneyimi. Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Bilgi Üniversitesi, 2016.

02 May 2021

Kırılganlık Haritası'nı nasıl okumalıyız?

Babamın küçükken bana sıklıkla Tanju Okan’ın “ Papatya Gibisin Beyaz ve İnce” şarkısını söylediğini hatırlıyorum. Bu şarkı bende o zamanlar ağlama isteği yaratıyor, sanki birinin kalbi kırılmış gibi hissettiriyordu. Belki bir çocuğun kendisini narin ve güçsüz hissetmesiyle ilgili olarak, o günkü duygularımı günümüzde “kırılgan” diye tanımladığımız kişilerden biri gibi hissetmemle açıklayabiliriz belki. Bu anıya nereden geldim? Bu hafta anlatacağım konu kasımda yayımlanan Kırılganlık Haritası’yla ilgili. Kulağımda yine bu şarkı var. Çünkü konu “papatya gibi narin kişileri” içeriyor. Kırılganlık: Kelimenin kökeniyle ilgili kaynaklar Latince yara anlamına gelen vulnus kelimesinden türetildiğini yazıyor. Nitekim yaralanabilirlik olarak Türkçeye çevrildiğini de belirtelim. Hasar görebilir, yani hassas veya savunmasız anlamlarını barındıran kırılganlık terimi, en geniş anlamıyla çevresel ve toplumsal değişimlere uyum sağlama açısından zarar görmeye müsait olma hâlini anlatıyor. Bu fiziksel hem de ruhsal olarak güçsüzleşmeye sebep olduğu gibi sıklıkla ekonomi ve sosyoloji tezlerinden karşımıza çıkıyor . Harita: İBB’ye bağlı ekiplerin 11 Mart 2020’de Türkiye’de görülen ilk koronavirüs vakasının ardından projelendirdiği harita , dört ana başlık altında 39 ilçenin analizini gösteriyor. Dört başlık üzerinden mekânsal yoğunluğa, ulaşıma göre, mekânsal yayılma riskine bağlı, sosyoekonomik duruma bağlı kırılganlığı irdeliyor. 961 mahallenin tek tek 22 alt başlıkta derlenen verileri bize nerelerin daha kırılgan ve pandemi koşullarında zorlanabileceğini gösteriyor. Bu noktada kullanılan veriler, mahalledeki AVM sayılarından mahalle sakinlerinin eğitim durumuna, toplu ulaşım sefer sıklıklarından para yardımına başvuran kişilerin oturduğu mahallelere çeşitleniyor. Neden önemli? Nüfusu resmî rakamlara göre 16 milyona dayanan İstanbul’da kilometre kare başına 3 bin kişi düşüyor. Nüfusun yarısından fazlasının eğitim durumunun lise ve altı olduğu görülüyor. Şehrin sakinlerinin yaşlarına bakınca da en yüksek yüzdenin 35-39 yaş aralığındaki kişilere ait olduğunu görüyoruz. Buna sayısı yüksek diğer yaş aralıklarını da ekleyince 20-49 yaşlarının en büyük yani Y ve Z kuşağının güçlü bir kitleyi oluşturduğu ortaya çıkıyor. Şehrin bizlere umut vadeden noktası enerjik bir kitleye ev sahipliği yapması, en büyük zorluğu ise yine bu kitlenin her açıdan sağlıklı bir şekilde hayatına devam edebilmesi. Proje, ham verinin toplanması, analizi ve senteziyle şehrin müdahaleye ihtiyaç duyan noktalarını; dolayısıyla saha ekiplerini işaret ediyor. Sonuç nedir? Hangi mahallelerin kamusal alan mobilyalarının temizliğine dikkat edilmesi gerektiği, yardım hattıyla telefondan destek sağlamak için kaç kişilik ekiplerin çalışması gerektiği, sefer sıklıkları, çocuklar için çevrim içi oyun hizmetleri, barınma imkânı bulunmayan kişiler için boş olan kaç yapının gerektiğini bildiriyor. Sentez sonuçlarına göre kalabalığın hareket eğrisiyle ve hareket edebileceği kamusal alanlarla doğru orantılı mekânsal yayılma riskine bağlı kırılganlık en yüksek Zeytinburnu'na bağlı Beştelsiz Mahallesi'nde yaşanıyor. Sosyoekonomik açıdan en kırılgan gruplar ise Arnavutköy'e bağlı Fatih, Yunus Emre ve Atatürk Mahallelerinde ikamet ediyor. Ulaşıma bağlı kırılganlık, toplu taşımayı yoğun kullanan kesimlerin verileriyle şekillenirken Üsküdar'ın Mimar Sinan Mahallesi birinci sırada yer alıyor. Kentsel yoğunluğa bağlı kırılganlığın ölçümü de bu konuda Başakşehir'deki Ziya Gökalp Mahallesi'nin düzenlemeye ihtiyaç duyduğunu gösteriyor. Büyük resim var mı? Haritalama sistemiyle bilginin işlenmesi yeni olmamakla beraber uygulandığı takdirde tebessüm ettiren sonuçlar veriyor. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ekipleri kırılganlığın ölçümüyle ilgili rehberler hazırlarken Dünya Ekonomik Forumu'nda en kırılgan şehirlerin listesi hâlâ haber niteliği taşıyor . Bütün bunlara rağmen henüz "yangına su atılmasının" ilerisine geçemediğimizi söyleyebiliriz. Fakat bu, dünyanın bu kırılgan gruplara eğilmediğini söylemiyor. Koronavirüs özelindeki kırılganlık haritalamaları bir kenarda dursun, gelecekte kırılganlığı eşit vatandaşlıklara evirmek için daha çok uygulamalarıyla karşılaşacağımız aşikâr. Çünkü irili ufaklı eylemlerin heyecanı bizi de yavaş yavaş sarıyor.

25 Nis 2021

Kentsel tarımın geri gelen ayak sesleri

“Kahvaltı için salatalık, domates, biber toplayıver,” diyen anneannemin bana veya sofrasına oturanlara yaptığı iyiliği anlamam zaman aldı. Gıda üretiminin, hatta zehirsiz gıda üretiminin diyelim, önemini daha iyi idrak ettiğimiz bir zamandayız. Şehrin gürültü ve kirinden bağımsızmışçasına maydanoz, kekik ekmemizin sebebi de bu olabilir; çünkü kentsel tarım artık daha fazla değerlendirdiğimiz bir üretim biçimi. Peki, 365 günün sadece ikisini kendi ürettikleriyle geçirebilen , geri kalanını başka şehirlerden/köylerden/yerleşimlerden satın almak durumunda kalan İstanbul’un hâli nicedir? Başlarken… Kentsel tarım hobi bahçelerinden dikey bahçelere, çatı bahçelerine “genellikle yerel tüketim ve satış amaçlı meyve, sebze, hayvan ve balık yetiştirme faaliyetlerini" içeriyor. Fakat ticari bir ilişki olması gerekmiyor, örneğin bostanlar bunun en güzel örnekleri. Kentsel tarımın başlıca önemi , gıdanın besin değerini kaybetmeden tüketilmesi, kentte yaşayanların kendilerine yetebilmesi ve bir topluluk oluşturması. Mahallelinin bir aile gibi davranmasını, herkesin civarındakileri de gözetmesiyle toplumsal bir dönüşüm sağlıyor. Tarih boyunca şehirlerde tarımdansa sanayi gibi getirisi daha yüksek imalatlara ehemmiyet gösterilmesi plancıların veya yetkili mercilerin kararlarıyla da desteklendi. Fakat şehirde ekim yapılan alanların, bir nevi küçük bahçelerin olması gerektiğini söyleyen plancılar var. Örneğin Ebenezer Howard’ın 1898 yılında başlattığı G arden City Movement (Bahçe Şehir Hareketi), toplulukların kendilerine yetebilmeleri için gıda üretimi yapan alanlarla çevrilmesini önerdi. 20. yüzyılın ismi kulaklara sıklıkla çalınan tasarımcı ve şehir plancılarından Le Corbusier ise Contemporary City (Çağdaş Kent) modelinde üç farklı gıda üretim alanı planladı. 20. yüzyılın etkileyici mimarlarından Frank Lloyd Wright da Broadacre City adını verdiği ütopik tasarım modelinde kentle kırsalın kalkınması için her ailenin bir ekim alanı olması gerektiğini belirtti. Peki, tarih bize neler gösteriyor? Özellikle 19. yüzyılda sanayileşmeyle değişen ekonomik gelir modelleri, şehir içindeki arsalarda tarımın arka plana atılmasına sebep oldu. Artan nüfusun ihtiyaçlarının karşılanamamasıyla devreye giren gıda marketlerinin çiftçilerin rekabetini ortadan kaldırması da bunda etkili. 1893’te yaşanan kriz ise kendi kendine yetmenin öneminin altını çizdiği için kentsel tarım uygulamaları geri geldi. 1894’te Detroit Belediye Başkanı Hazen Stuart Pingree boş alanların değerlendirilmesi için Potato Patches isminde kentsel tarım bahçeleri kuruyor. Vacant Lot Cultivation Association (Boş Arazide Tarım Derneği) de aynı yıllarda Philadelphia’da kuruldu. 1898’de New York’ta yoksulların durumunun iyileştirilmesi için kurulan dernek, New York Association for Improving the Condition of the Poor 'un raporu, 19 yerleşimde bu tip uygulamaların olduğunu yazıyor. Kentsel tarım uygulamalarıyla paralel olarak hayvancılık da arttığı için halk sağlığının tehdit edildiği belirtilerek gıda üretimi uygulamaları yetkililerce merkezin dışına alınıyor. Fakat tarih, bu konuda sık sık gel-git gösteriyor. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarıyla başlayan buhran döneminde, kentsel alandaki boşalan mekânlar gıda üretimine ayrılıyor. Vatandaşlarına moral olması için ABD’de hükümetçe desteklenen bu kentsel tarım alanlarına zafer bahçeleri (victory gardens) ismi veriliyor -ki bunların bazıları hâlâ kullanılıyor. Kaynak: İlgili tez Günümüzdeki kentsel tarım anlayışı 1970’lerde atıl durumdaki sanayi tesislerinin değerlendirilmesiyle temelleniyor. 1977’de kurulan Boston Urban Gardeners bunun çok ses getiren örneklerinden biri. Gittikçe mahalleli, halk, komşuluk, üretim, kendine yetebilme gibi kavramlarının konu edilmesiyle siyasi bir ideolojiyi de yansıtmaya başlıyor. İstanbul’a bakarsak , 12. yüzyıldaki Bizans İmparatorluğu’ndan 20. yüzyılın ortasındaki Osmanlı İmparatorluğu’nun sonuna dek bostanların önemli bir yer tuttuğunu söylemek mümkün. 1950’den sonra şehrin hızla artan nüfusu 1970’lere kadar bir değişikliğe sebep olmuyor. 1980’li yıllar ise her yıl 200 ila 500 bin kişinin göçüyle kalabalıklaşan şehrin kara yolu taşımacılığı ve sanayiye geçişine yatırım yapmasını sağlıyor. 21. yüzyılda ise gıdaya erişim, sağlıklı besinlere ulaşılması konusunda ciddi problemlerle boğuşuluyor . Fakat günümüzde kentsel tarım anlayışı tekrar yatırım ve mekân buluyor. Seralara yapılan yatırımlar ve atalık tohumların önemi medyada yer bulurken sakinlerini doyurabilen bir şehir olabilmenin kıymeti dikkat çekiyor. Tarım bahçeleri gibi haberler de bizi şehrin bu konuda daha çok gelişme göstereceğini müjdeliyor. 1920-1940 arası yıllarda kentsel tarım alanlarını görebilirsiniz. Kaynak: İlgili tez Kaynakça Rasouli, S. Sürdürülebilir Kentsel Tasarımda Kentsel Tarımın Rolü, "İstanbul Örneği", Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Teknik Üniversitesi, 2012.

18 Nis 2021