Anthony Bourdain'in izinde: Yemeğin politik coğrafyası

Lüks restoranlardan çok sokak tezgahlarında, konforlu cevaplardan çok zor sorularda aradı gerçeği. Anthony Bourdain yemek aracılığıyla dünyaya bakan, hikayeleri iştahla anlatan ve bazen can yakıcı gerçekleri sofraya taşıyan bir anlatıcıydı. Ölümünün 7. yılında onu sadece bir şef değil, politik bir tanık ve kültürel bir gezgin olarak anıyoruz.
Anthony Bourdain'in izinde: Yemeğin politik coğrafyası

5 Haziran - Tissot - Exante
Tissot ile birlikte

Tissot'nun Babalar Günü seçkisiyle önemli anları kutlayın Babalar Günü’nde zamana meydan okuyan hediyeler arıyorsanız sizi Tissot’nun Babalar Günü seçkisiyle tanıştıralım. Tissot 1853 yılından bu yana kol saatlerinde geleneği ve yeniliği harmanlıyor. Doğru hediyeyi bulmanıza yardımcı olmak için hazırlanan Babalar Günü seçkisi ile hediyeleriniz her an sevdiklerinizin bileklerinde olarak anılarına ortak oluyor. Seçkide her zevke, bütçeye ve tercihe uygun seçenekler bulunuyor. Zaman, bizi birbirimize yaklaştırmak için eşsiz bir güce sahip; bir kol saati ise sevginizi ve takdirinizi sizin için önemli birinin bileğinde görmenin içten gelen bir yolu. Tissot'nun İsviçre kalitesine sahip saatleri nesilleri birbirine bağlarken saatin tik taklarında geçmiş, bugün ve gelecek arasında bir köprü kuruyor. Tissot'nun Babalar Günü hediye seçkisiyle buradan tanışabilirsiniz.

Daha fazlasını öğren

apéro

apéro

İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.

Anthony Bourdain, bundan tam 7 yıl önce, hayatı yaşamaya değermiş gibi gösteren, hem kişisel hem kariyer hayatının zirvesi gibi görünen bir noktada yaşamını sonlandırdı. O gün 61 yaşındaydı. Ölümünün ardından geçen yıllar onu sadece bir şef ya da televizyon yüzü olarak değil; kültürel bir fenomen, bir anlatıcı, bir yol arkadaşı olarak hatırlayanların sayısını artırdı. Ölçülebilir başarıların ötesinde izleyicileriyle kurduğu duygusal yakınlık da klasik şöhret kategorilerine sığmayan türdendi. Bourdain, izleyicisiyle bir ekran figürü gibi değil çok sevilen bir arkadaş, hayranlık duyulan, içten içe yerinde olmak istenen o "havalı kişi" gibi ilişki kuruyordu. 

Bourdain’in şöhreti, ışıltılı bir yaşam tarzı vaadiyle parlatılmamıştı. Daha çok, bir yere kadar hayatın kenarında kalmış ama tam da merkezinde yaşanmış bir gerçeklikten süzülüyordu. Kirli tabakların arasında geçen yıllar, başarısızlıklar, madde bağımlılığı, uyumsuzluk ve ardından gelen geç şöhret... Birçokları onu "usta şef" olarak tanımlasa da Bourdain’in asıl ustalığı kalemindeydi. Kendi deyimiyle vasat bir şefti belki ama iyi bir hikaye anlatıcısıydı. Kimi zaman sert, kimi zaman melankolik, çoğu zaman derinlikli anlatılarıyla mutfaktan edebiyata, habercilikten aktivizme uzanan bir yol çizdi. Şeflerin film yıldızlarından daha ilgi çekici sayılmaya başladığı çağın hem tanığı hem de mimarıydı.

Budapeşte, Tiflis, Dakar, Buenos Aires, Nashville, Roma, Gazze... Her yere gitti. Her şeyi tattı. Herkesle konuştu. Gittiği her yer onda iz bıraktı. Bourdain, yemeği yalnızca damak zevkinin değil insan hikayelerinin, politikanın ve kültürel temasın bir aracı olarak görüyordu. 2017’de verdiği bir röportajda "Dünyanın en iyi işine sahibim, buna şüphe yok" demişti. Fakat bundan tam bir yıl sonra Parts Unknown’un Fransa’daki bölümünün çekimi sırasında bu hayatı terk etmeye karar verdi. Geride onu anlamaya çalışan milyonlar, özleyen dostlar, ilham aldığı sokaklar ve renkli ekranda hâlâ yankılanan sesi kaldı. Bir de hepimizi dünyaya daha açık, birbirimize daha yakın olmaya çağıran şu sözleri:

"Eğer bir şeyin savunucusuysam bu hareket etmektir. Mümkün olduğunca uzağa, mümkün olduğunca çok. Okyanusun diğer yanına veya sadece nehrin ötesine. Başkasının ayakkabılarını giy veya en azından onun yemeğini ye. Bu herkes için bir artıdır."

O yazın adı: İstiridyenin tadı

Anthony Bourdain'in hayatı, her zaman ekranlarda gördüğümüz kadar hareketli değildi. New York’ta doğup New Jersey’de büyüyen Bourdain'in çocukluğundaki tek gerçek seyahat deneyimi ailesiyle birlikte Fransa'ya gittiği yaz tatiliydi. 10 yaşındayken, babasının akrabalarının sahil kasabasındaki evine yapılan bu yolculuk onun için sıradan bir tatilden fazlasıydı. O yaz ilk kez bir istiridyenin tadına baktı.

Babası ve erkek kardeşi Chris ile.

Sonraları "Proustvari bir karşılaşma" diye nitelediği bu an damağını aşıp belleğinde de kalıcı bir iz bıraktı. O ana dek yemeğe duyduğu ilgi sıradanken ilk istiridye deneyimiyle bir tür uyanış yaşadı. Bu uyanış, yıllar sonra kelimelere döküldüğünde Bourdain artık 43 yaşında, madalyasız ama kendine has sesi olan bir şef ve hevesli bir yazardı. 1999 yılında The New Yorker’da yayımlanan Don’t Eat Before Reading This başlıklı makalesiyle adını geniş kitlelere duyurdu. Profesyonel mutfakların kapılarını ardına kadar açan dobra dili ve içerden bakışıyla dikkat çeken bu yazı, kısa sürede bir edebiyat olayına dönüştü. 

Kitchen Confidential zamanlarından.

Ardından gelen kitabı Kitchen Confidential, hem bir aşk mektubu hem de bir itiraflar derlemesiydi: Eğlenceli ama sert, komik ama saygılı, içerinden ve öğreticiydi. Bourdain’in yazdıkları, tıpkı kendisi gibi yakışıksız, dürüst, zeki ve baştan çıkarıcıydı. Kitabın başarısı onu bir anda gastronomi dünyasının hem içinden hem dışından biri hâline getirdi: Şefler için idol, okuyucular için rock yıldızı, endüstri için ise huysuz bir anlatıcıydı artık. 

Orta yaşlarında gelen bu ani şöhret, Bourdain’i şaşırtmış ama durdurmamıştı. İlk kitap turunda hayranlarıyla karşılaşırken yaşadığı o sakarca ama büyülenmiş hâl, onun yıldız olmayı planlamadığını gösteriyordu. Yine de her şey hızla gelişti. Yazıları ona edebiyat dünyasında bir saygınlık kazandırsa da Bourdain'in huzursuz zihni sürekli olarak kariyer yolunda başka kapıları tekmeleme arzusundaydı. Kitchen Confidential çok satanlar listesine girdi; kitap turu televizyon kariyerinin kapısını araladı. Bourdain, artık yalnızca yazmıyor dünyayı gezip ekranlara taşıyordu.

Hırvatistan'da.

Özgürlük hissi, keşif dürtüsü

Anthony Bourdain’in televizyon kariyerinin temelleri yazılarında da görülen, görünenin ardındaki sırlara duyduğu ilgiye ve kayıtsız mizahıyla gerçeğin üstündeki örtüyü kaldırma becerisine dayanıyordu. Bu yaklaşım belki de Bourdain'in tüm eserlerinde işlenen en istikrarlı temaydı. İlk televizyon programı A Cook's Tour, 2002 yılında ABD'nin Food Network kanalında yayımlandı. Konsepti kendi sözleriyle şöyle özetliyordu: 

"Dünyayı dolaşıyorum, bir sürü şey yiyorum ve temelde istediğim her şeyi yapıyorum." 

Bu özgürlük hissi ve keşif dürtüsü, sonraki yıllarda farklı kanallarda sunduğu programların da ortak ruhunu oluşturdu. The New Yorker onun ekran kariyerini "aynı programın giderek daha karmaşık yinelemeleri" olarak tanımlıyordu. Ekran dışında ise huzursuz ve sık sık huysuzdu. Yaşamla vedalaştığında yüzlerce ülkeyi gezmiş, farklı coğrafyaların en önemli jeopolitik anlarına tanıklık etmiş, Vietnam’ın Ho Chi Minh şehrinde bütün olarak yuttuğu atan bir kobra kalbi gibi dünyanın dört bir yanındaki yerel lezzetleri deneyimlemişti.

Bali'de.

Bourdain yalnızca bilgi ve eğlence peşinde değildi. Bir televizyon yıldızından ziyade yaratıcı bir zihindi. Takıntılı bir sinema tutkunu olarak Parts Unknown programında yalnızca yapımcılık ve sunuculukla kalmıyor; mekanları seçiyor, dış ses metinlerini yazıyor, görüntü yönetmenleri ile yakın bir şekilde çalışıyordu. Her bölümü uzun metraj bir film gibi tasarlıyordu. Her kareyi, kulağa çalınan her sesi, tüm görsel ayrıntıları titizlikle planlıyordu.

Kamera önünde olmadığı zamanlarda ise denemeler, yemek kitapları, çizgi romanlar ve senaryolar yazıyordu. David Simon’ın Treme adlı dizisinde restoran sahnelerini kaleme almış; The Taste adlı reality şova dahil olmuştu. Tüm bunların yanında çekim aralarında 15 şehri kapsayan bir stand-up turuna çıkacak kadar da enerjikti. Kendi tanımıyla Bourdain "bir sürü projeye ihtiyacı olan bir adam"dı. 2016’da katıldığı bir podcast’te hikaye anlatma araçlarını izleyiciyle bağ kurmanın bir yolu olarak nasıl kullandığından şöyle bahsediyordu:

"Eğer deneyimlediğiniz bir şeyi anlatıyorsanız izleyicilerin o anda sizin hissettiğiniz gibi hissetmelerini istersiniz ya da onları belirli bir görüşe veya bir bakma biçimine yönlendirmek istersiniz."

Filipinler'de.

Dünyaya Bourdain'in gözünden bakmak

Zamanla yemek, Anthony Bourdain’in programlarında merkezdeki konumunu kaybetti. Bir odak olmaktan çok, sohbeti ve kültürel anlatımı kolaylaştıran bir araca dönüştü. Bourdain, artık sadece yemekleri değil, yemek aracılığıyla tüm dünyayı anlatan, gözlem yeteneği yüksek, keskin bir anlatıcıydı. Kendi deyimiyle her zaman daha fazlasına aç bir adam olarak ayrımcı kuralları sorguluyor ve çoğu zaman da yerle bir ediyordu. Seyahat etmeye Bourdain kadar geç başlamış, geçmişinden türlü kırılganlıklar taşıyan birinin bu kadar geniş bir dünyayı bize bu denli sahici bir biçimde aktarabilmesi ise başlı başına bir merak konusuydu. 

Gittiği her yere tutkuyla bakan gözlerini ve anlamaya açık zihnini götürüyor, insanlara karşı derin bir empati besliyordu. Ancak Bourdain’in şovları her zaman aynı tonda ilerlemedi. Zamanla tarifi sessizce değişti. Asya’ya ilk yolculuğunda maymun beyni ve zehirli balon balığı midesi gibi aşırı örnekler üzerinden şakalar yapıyordu. Vietnam’da Flavors of the Forest adlı bir restoranda mekan sahibinin kıvranan bir kobrayı yakalayıp, makasla karnını açarak atan kalbini küçük bir seramik kaseye yerleştirdiği sahne izleyiciyi şoke etmişti. 

Hanoi'de.

Ayı safrası, Malezya’da boğa penisi çorbası, Namibya’da yaban domuzu rektumu… Kendi ifadesiyle bu tarz sansasyonel işler, mesleğinin bedeliydi. Buna karşı alaycı bir tavır takınmıyor, "Seni nehrin karşısına ne geçirirse geçirsin" diyerek bu tercihin arkasında duruyordu.

Ama kariyeri ilerledikçe anlatmak istediği gerçekler de büyüdü. Kitchen Confidential’la brunch’a olan aşçı nefreti, günlük spesiyalin artık malzemelerle hazırlanması, pazartesi günkü balığın şüpheli tazeliği gibi itirafları, artık bir başlangıç noktasından ibaretti. Food Network’teki A Cook’s Tour, ardından Travel Channel’daki No Reservations ve nihayet CNN’deki Parts Unknown onu gastronomik anlatıcılıktan daha geniş bir kültürel anlatıcılığa taşıdı. Bourdain, kamera karşısında yalnızca meraklıydı; dinlemeye, anlamaya ve değişmeye arzusu onu farklı kılan unsurlardı. Ve belki de en etkileyici olan, bu yolculukların onu nasıl dönüştürdüğüne izleyicinin de eşzamanlı olarak tanık olabilmesiydi.

Beyrut'tan İran'a

2006 yazında Anthony Bourdain, No Reservations için Lübnan’a gitmişti. Planı belliydi: Beyrut’un kozmopolit yüzünü göstermek, kibbe yemek, arak yudumlamak, sahil kulüplerinin enerjisini ekrana taşımaktı. Bölüm, Bourdain’in tarihsel katmanlara gönderme yapan o tanıdık sesiyle açılıyordu:

"Herkes buradan geçti: Yunanlar, Romalılar, Fenikeliler. Bu yüzden burasının yemek için harika bir yer olacağını biliyordum."

Ekibiyle Beyrut'ta.

Ama planlanan anlatı çok geçmeden yerle bir oldu. Bir gün sokakta yürürken Hizbullah bayraklarıyla donanmış bir araç konvoyuyla karşılaştı. Kısa süre sonra İsrail’in Beyrut’a füze saldırısı başlattığı haberi geldi. Onlarca sivil hayatını kaybetmişti. Bourdain ve ekibi, ABD Büyükelçiliği’ne yakın bir tepenin üzerindeki Royal Hotel’e sığındı. Otele hâkim olan garip sakinlikle havuz kenarında iskambil oynarken savaşın patlak verişini izlediler. Kameralar artık mutfağı değil, insanları, kaygılarını ve anbean yükselen belirsizliği kaydediyordu. Bölümde yalnızca savaşın yarattığı tedirginliği değil, Bourdain’in sesiyle yankılanan kişisel bir kırılmayı da izliyorduk: 

"Bu, Lübnan’da çekmek için geldiğimiz program değildi."

Beyrut’ta 2006’da İsrail bombalarının düştüğü anlara denk gelen çekimler sırasında program bir anda savaş belgeseline dönüştü. O gün yaşadıkları, Bourdain’in sadece yemek kültürüne değil, dünya politikalarına da tanıklık etme biçimini değiştirdi. Bu deneyimi "kariyerimdeki dönüm noktası" diye tanımlıyordu. O andan itibaren Gazze’de balıkçılarla, Kongo’da doktorlarla ya da Batı Virginia’da opioid kriziyle boğuşan ailelerle yaptığı sohbetler onun dünya ile kurduğu ilişkinin ne kadar içten, ne kadar kişisel ve ne kadar politik olduğunu da gözler önüne serdi.

Beyrut'ta, havuzbaşında.

Daha önce dünyanın en karanlık köşelerine bile gitmiş olsa Bourdain anlatısını bir şekilde umutla sonlandırmayı başarırdı. Ama Beyrut’ta bu mümkün değildi. Final sahnesinde havuz başında güneşlenirken söylediği şu söz neredeyse bölümün bütün duygusunu özetliyordu: 

"Bu sahnelerde bize bakın... Mayo ile oturuyoruz, güneşleniyoruz, bir savaşı izliyoruz. Tüm bu deneyimi anlatan tek bir metafor varsa bu an muhtemelen odur."

Patrick Radden Keefe’in “Anthony Bourdain’s Moveable Feast” yazısında belirttiği ve yönetmen Darren Aronofsky’nin de dikkat çektiği gibi, bu bölüm klasik bir belgeselden çok kişisel gazeteciliğe yakındı—tıpkı Ross McElwee’nin Sherman’s March filminde olduğu gibi... Bourdain’in anlatımı, savaşın ortasında bireysel deneyiminin dürüst bir yansımasıydı.

İran'da.

Bourdain yıllar sonra İran’a yaptığı yolculukta ise başka bir kafa karışıklığının kapısını araladı. 2014’te Parts Unknown ile Tahran’a gittiğinde orada tanık oldukları, Bourdain’in kafasında derin bir çatışma yarattı. 

"İçeriden gördüğünüz İran, haberlerde anlatılan İran’dan çok farklı. Daha önce gittiğim hiçbir yerde tanık olup hissettiklerim ile devletin bize anlattıkları arasındaki kopukluk bu kadar büyük olmamıştı."

Ona göre İran, Pers İmparatorluğu kadar eski, karmaşık ve büyüleyici bir yerdi: 

"İnsanın bir gün kalbini ısıtıp ertesi gün kırabilecek kadar insani ve çelişkili."

ABD Başkanı'yla Vietnam'da

2016’da Beyaz Saray’dan Bourdain’e sıra dışı bir teklif geldi: Dönemin başkanı Barack Obama ile bir bölüm çekmesi isteniyordu. Bourdain teklifi kabul etti. Vietnam’ın başkenti Hanoi’de mütevazı bir erişte dükkanı olan Bún chả Hương Liên’de geçecek bir buluşma planlandı.

Buluşma günü Obama, birkaç Gizli Servis ajanıyla restorana girdiğinde Bourdain, ikinci kattaki masada onu bekliyordu. Başkan beyaz bir gömlek giymişti, yakası açıktı. Oturdu, bir Vietnam birası sipariş etti ve Bourdain’e gülümsedi. 

Bourdain: "Bira içmek için ne sıklıkla gizlice dışarı çıkabiliyorsunuz?"

Obama: "Ben gizlice dışarı çıkamıyorum. Çoğu zaman bu özel odalardan birine itilerek kapatılıyoruz."

Genç bir garson siparişlerini getirdi. Bourdain’in yönlendirmeleriyle Obama ilk lokmasını aldı, ardından çocukluğuna döndü. Cakarta yakınlarındaki çay tarlaları arasında, içinden nehir geçen bir restoranda yediği o balığı hatırladı:

"Derisi çıtırdı. Basit bir pilavın üzerindeydi. Belki de hayatımda yediğim en güzel yemekti."

Dönemin ABD Başkanı Obama ile Vietnam'da.

Savaşın kalıcı izlerinden kızları için beslediği umutlara uzanan sohbetin ardından bölüm, Bourdain’in Hanoi halkıyla yediği samimi bir akşam yemeğiyle son buldu. ABD Başkanı'yla aynı masada oturmak bile Bourdain’in anlatı merkezine kendisini değil, hikayesi duyulmamış insanları koyma alışkanlığını değiştirememişti.

İki yıl sonra bir başka bölüm için Bourdain, Batı Virginia’daydı. Batı Virginia, Trump’ı destekleyen, Cumhuriyetçi bir eyalet olarak biliniyordu. Önyargılarını beraberinde götürse de onları sarsmaya son derece hazırdı. "Bu bölüm başkasının ayakkabılarıyla yürümeye çalışmakla ilgiliydi" diyordu. Zaten Bourdain’in bütün kariyeri bu çabayla geçmemiş miydi?

Tam zamanlı bir muhalif

Anthony Bourdain, hem basılı yayınlarda hem de televizyon ekranlarında göçmen emeğinin yemek kültüründeki görünmeyen payını ve dışlanan, zulüm gören toplulukların emeğinin taşıdığı acı ironiyi, eşi benzeri olmayan bir açıklıkla ve samimiyetle anlatabilen ender figürlerden biriydi. Özellikle ABD’de restoran kültürünün omurgasını oluşturan Latin ve Hispanik kökenli göçmenlere duyduğu derin saygı, bu grupların şeytanlaştırılmasının siyasi bir taktik olarak yeniden popülerlik kazandığı dönemlerde çok daha güçlü yankı buluyordu.

Gazze'de bir balık pazarında.

Bourdain’in ahlaki pusulası hayatının son dönemlerinde daha da netleşti. 2018 yılının Ekim ayında Ronan Farrow’un The New Yorker’da yayımladığı Harvey Weinstein’a yönelik cinsel taciz ve saldırı iddialarını ortaya koyan ve #MeToo hareketini hızlandıran haberin merkezinde Bourdain’in sevgilisi, oyuncu ve film yapımcısı Asia Argento yer alıyordu. 

Kız arkadaşı Asia Argento ile İtalya'da.

Argento’nun yaşadığı tacizi kamuoyuna açıkça anlatmasında Bourdain’in koşulsuz desteği belirleyici olmuştu. Bu süreçte tacizle suçlanan şeflere karşı sempati göstermeyi sert bir şekilde reddeden Bourdain, sessiz kalmayan bir ahlaki otoriteye hatta beklenmedik aktivist bir figüre dönüştü. Argento ile ilişkisinden aldığı cesaretle cinsel şiddet mağdurlarının tutkulu bir savunucusu hâline geldi.

Televizyondaki ilk yıllarında izleyici için cazibesinin önemli bir kısmı küfür eden, kobra yüreği yiyen, aşırı içki içen, uzun boylu bir Amerikalıyı seyretmenin eğlencesinde yatıyordu. Ama zamanla bu görüntünün arkasında dünyayı gerçekten anlamaya çalışan bir adam belirdi. Bourdain yalnızca lezzetin peşine düşmedi, jeopolitik fay hatlarında gezinmeyi tercih etti. Çin’in yükselen tüketim çılgınlığını, Şi Cinping'in iktidara gelmesinden çok önce gözler önüne serdi. Muammer Kaddafi’nin devrilmesinden sonra yeniden iç savaşa sürüklenen Libya’yı gezdi; suikasta uğramasından kısa bir süre önce Rus muhalif Boris Nemtsov’la akşam yemeği yedi. 

Sömürgecilik sonrası kimlik krizleriyle mücadele eden Güney Amerika ülkelerindeki görünmeyen hikayeleri görünür kıldı. Bourdain, bunları yaparken Amerikalı olmanın ne anlama geldiğiyle boğuşuyor gibiydi. Laos'ta Amerika'nın izlerini taşıyan savaştan kalan patlamamış mühimmat yüzünden uzuvlarını kaybeden bir adamla yemek yerken Bourdain'e "Bunları görmek seni korkutmuyor mu?" diye sorduklarında "Hayır," dedi. "Her Amerikalı savaşın sonuçlarını görmeli."

Şefe veda

Bourdain’in hikayesi bir şefin sıradan bir mutfaktan yola çıkıp dünyanın kültürel haritasını yeniden çizen bir anlatıcıya dönüşmesinin hikayesi. Yaşamını kaybettiğinde yemek kültürünün demokratikleşmesinde oynadığı rol, neredeyse efsanevi bir boyuta ulaşmıştı. Genel manasıyla seçkinler için tasarlanmış yemek anlayışını yıkmış, sıradan sofralardan yola çıkarak eşitsizlik, aidiyet, emek ve kimlik üzerine düşünmemizi sağlamıştı. 

Instagram hesabında paylaştığı son post: "Alsace'ta öğle yemeği"

Temel hipotezi açıktı: Neyi ve nasıl yediğimizi anlamak, dünyadaki siyasi ve sosyal eşitsizlikleri daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir. Bu fikir bugün herkesçe kabul görüyor olabilir ama 20 yıl önce hâlâ yabancı, hatta marjinal bir düşünceydi. Bourdain bir keresinde şöyle demişti:

"Seyahat her zaman güzel değildir. Her zaman rahatlatıcı değildir. Bazen acıtır, hatta kalbinizi kırar ama sorun değil. Yolculuk sizi değiştirir." 

Bourdain’in yolculukları birer kaçış değildi. Onlar, yaşamın ne kadar karmaşık, çelişkili ama aynı zamanda keyifli olabileceğini anlama çabasıydı. Her biri haritada ilerleyen bir rotayla sınırlanmayan, ahlaki ve insani birer keşifti. Her bölümde izleyiciye şunu hissettiriyordu: Dünyada bir yerlerde biriyle yemek yemek, onu dinlemek, onunla birlikte gülmek ya da yas tutmak bazen hiçbir şeyi çözmez ama her şeyi anlamaya bir adım daha yaklaştırır. Bourdain, izleyicilerini yalnızca farklı mutfaklarla değil, dünyanın acıları ve çelişkileriyle de tanıştırdı. 

Ardında kalan boşluk, bir televizyon programının ya da bir yazarın eksikliği olarak tanımlanamaz. O, insanın insana duyduğu merakın, anlamaya çalışmanın ve empatinin ekranlardaki temsiliydi. O yüzden hâlâ anılıyor, hâlâ özleniyor ve çağrısı hâlâ yankılanıyor:

“Yemek sadece yemektir. Ama aynı zamanda her şeydir.”

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

apéro

apéro

İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.

NEREDE YAYIMLANDI?

apéroapéro

BÜLTEN SAYISI

🍽️ Anthony Bourdain'in izinde: Yemeğin politik coğrafyası

Ölümünün 7. yılında Anthony Bourdain’i yalnızca bir şef ya da televizyoncu olarak değil, yemek aracılığıyla dünyayı anlamaya ve anlatmaya çalışan bir tanık olarak hatırlıyoruz.

07 Haz 2025

Tissot ile birlikte
Anthony Bourdain Bali'de.

YAZARLAR

Reyhan Ülker

İstanbul Bilgi Üniversitesi Gastronomi ve Mutfak Sanatları bölümü mezunu Reyhan, üniversite hayatı boyunca Mikla ve Ruhun Doysun başta olmak üzere şef Mehmet Gürs’ün çeşitli projelerinde yer aldı. Kopenhag'ta bulunan Noma’da tamamladığı staj programının ardından odağını "yemek hikayeleri"ne çevirmeye karar verdi. 2022 yılı Kasım ayından beri Aposto’da yemek editörlüğü yapıyor.

apéro

İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.

İLGİLİ OKUMALAR

apéroapéro

HİKAYE

Ethem Efendi Kahvaltı'da: Bir öğünden fazlası

Türkiye'de kahvaltı hiçbir zaman yalnızca günün ilk öğünü olmadı. Ailelerin, dostlukların ve gündelik hayatın etrafında şekillenen bu kültür, Erenköy'deki Mehmet Ali Paşa Köşkü'nde bulunan Ethem Efendi Kahvaltı'yla geçmişi ve bugünü aynı sofrada buluşturuyor.

11 Tem 2026

Ethem Efendi Kahvaltı'da: Bir öğünden fazlası
apéroapéro

HİKAYE

Londra'da Türk mutfağının yeni dönemi

Londra’da Türk mutfağı artık yalnızca kebapçılar ve mahalle restoranlarından ibaret değil. Şehrin merkezinde açılan yeni nesil restoranlar, sokak lezzetlerini yeniden yorumlayan girişimler ve farklı kitlelerle kurulan yeni ilişkiler, mutfağın görünürlüğünü ve algısını değiştiriyor. Soho’dan Dalston’a uzanan bu rota, Türk mutfağının Londra gastronomi sahnesindeki yerini takip ediyor.

04 Tem 2026

Londra'da Türk mutfağının yeni dönemi
apéroapéro

HİKAYE

Hona: Ahıska'dan kalanlar

Beyoğlu’nun, ahşap dokulu ve minimalist atmosferiyle öne çıkan Uzak Doğu etkili restoranı Hona'dayız. Hona, şef Ansar Kemaloğlu’nun ailesinin sürgün edildiği köyün adı. Özbekistan’da geçen çocukluk yılları, Uzak Doğu mutfaklarıyla kurulan erken temas, Türk mutfağına yöneliş ve Uygur mutfağında başlayan profesyonel deneyim, bugün Hona’yı şekillendiren fikrin temelini oluşturuyor.

Reyhan Ülker

·

27 Haz 2026

Hona: Ahıska'dan kalanlar
apéroapéro

HİKAYE

Ege’den Boğaz’a, Bodrum’dan Çeşme’ye: Denizin kıyısında beş sofra

Ege kıyıları ve İstanbul Boğazı boyunca uzanan beş restorana konuk olduk. Her biri denizle kurulan ilişkiyi farklı yorumlarla ele alıyor. Kimi mevsime teslim olup günlük avın peşinden gidiyor, kimi ocakbaşını esintili bir Bodrum akşamına taşıyor, kimi ise köklü aile hikayelerini aynı bahçede yaşatıyor. Ortak noktaları ise ürünün kendisine duyulan güven ve ortak kurulan sofralar.

20 Haz 2026

Ege’den Boğaz’a, Bodrum’dan Çeşme’ye: Denizin kıyısında beş sofra
apéroapéro

HİKAYE

Narenciye punch: Alkolsüz ve isli

Punch denince akla genellikle alkollü içecekler gelse de bu tarif, narenciye, çay ve baharat notalarının öne çıktığı alkolsüz bir yorum sunuyor. İsli karakteriyle öne çıkan Lapsang Souchong çayı, limon ve portakal kabuklarından hazırlanan oleo-saccharum ile birleşirken; tonik ve soda suyu karışıma ferahlatıcı bir canlılık kazandırıyor. Önceden hazırlanan soğuk demleme çay sayesinde derin aromalara sahip bu punch, kalabalık davetler için ideal.

20 Haz 2026

Narenciye punch: Alkolsüz ve isli