Londra'da Türk mutfağının yeni dönemi

Yazı & Fotoğraflar: Emre Onar
Londra’da Türk mutfağı son on yılda dikkat çekici bir dönüşümden geçiyor. Bir zamanlar Türk mutfağı denince akla yalnızca kebapçılar, ocakbaşılar ve Green Lanes çevresindeki klasik adresler gelirken bugün ise çok daha çeşitli bir sahneyle karşı karşıyayız.
- Civan Er'in Yeni Soho’su, Kemal Demirasal'ın The Counter'ı, Levent Büyükuğur'un Yosma ve Hovarda'sı, Doğuş Grubu'nun Rüya'sı, bu yıl açılan Faros Grubu’nun Lokal’i gibi arkasında büyük yatırımlar olan pek çok restoran, Türk mutfağını şehrin merkezinde farklı bir noktaya taşımaya çalışıyor. Bazıları yıllarca ayakta kalmayı başarıyor, bazıları kapanıyor ama hepsi Londra'daki Türk mutfağı hikayesine bir iz bırakıyor.
Diğer tarafta ise sokak lezzetlerinin yükselişi var. Mersin Tantuni, The Midyeci gibi girişimler ya da Türkiye'den gelip Londra'da yeni bir hayat bulan Hafız Mustafa, Levent Börek gibi markalar sayesinde artık şehirde özleyip de bulamayacağımız Türk lezzeti neredeyse kalmadı. Yoğurtlu tantuniden midye dolmaya, baklavadan böreğe kadar uzanan geniş bir yelpazeden bahsediyoruz. Buna bir de son yıllarda ortaya çıkan pop-up meyhaneleri, supper club'ları ve bağımsız girişimleri ekleyince liste iyice uzuyor.
Londra'da Türk mutfağı bugün nerede duruyor ve nereye doğru gidiyor? Hâlâ kebap ve dönerden mi ibaret görülüyor, yoksa nihayet kendine ait bir alan açabiliyor mu? Bu sorunun peşinde Londra'nın farklı noktalarında birkaç masaya oturdum.

Bebek baklava.
Türk mutfağının yeni adresi: Soho ve ötesi
İlk durağım, şehrin en yeni Türk restoranlarından Oxford Circus’taki Lokal London. Türkiye'de de yatırımları bulunan Faros Grubu'nun Londra'daki beşinci restoranı olan mekan, son yıllarda Londra merkezinde giderek görünür hâle gelen Türk mutfağının en yeni halkası. Daha önce Faros ve Fred markalarıyla Londralıların favorileri arasına girmeyi başaran ekip, bu kez gözünü Londra'da riskli görülen bir kategoriye, yani Türk mutfağına çevirmiş.
Kırmızı masalarla donatılmış ufak teras alanından içeri girdiğinizde sizi sağlı sollu iki mermer tezgah karşılıyor. Bir yanda büyük bir bar, diğer tarafta açık mutfağın arkasında canla başla çalışan şefler var. Restoranın geri kalanı da özenli ama sade. Ahşap masalar, sıcak ışıklar ve Türkiye’den fotoğrafların yer aldığı çerçeveler, nostaljik hissiyle dikkati çekiyor.
Bir sandalye çekip, “Londra’da Türk mutfağı algısı son yıllarda belirgin biçimde değişti” diyen Lokal’in ortaklarından Burak Demirelli ile konuşmaya başlıyoruz.

Lokal
Burak’a göre, çoğunluğu Kuzey Londra’daki Türk mahallelerinde bulunan eski kuşak Türk restoranlarının en büyük katkısı, Türk mutfağını şehirde görünür kılmaktı. Ancak ona göre bu görünürlük çoğu zaman büyük porsiyonlar, tabağın yanına eklenen pilav, salata, acı sos ve sarımsaklı sos gibi Londra’da oluşmuş alışkanlıklarla şekillendi; bu da biraz özensiz ve farklı bir Türk mutfağı algısı yarattı. Lokal’de ise amaçlarının Türk mutfağının özünü bozmadan daha rafine, daha taze ve daha özenli bir servis sunmak olduğunu söylüyor.
Bu yaklaşım menüye de yansıyor. Paylaşımlı tabaklar, günlük hazırlanan yemekler ve dondurulmuş ürün kullanmama kararı restoranın temel çizgisini oluşturuyor. İstedikleri kaliteyi sağlayamadıkları bazı ürünleri ise menüye almamayı tercih etmişler.
Kuru patlıcan dolma, istenen kalitede tedarik edilemediği için menüye alınmamış. Baklava da aynı nedenle şimdilik menü dışında. Bunun yerine, tamamen kendi mutfaklarında hazırladıkları incir uyutması ve kadayıf gibi tatlılara yer veriyor; tüm ürünlerin kendi üretimleri olmasını hedefliyorlar.

İncir uyutması, Lokal.
Lokal’i ilginç kılan taraflardan biri, şef restoranı iddiasıyla açılmamasına rağmen mutfakta şef restoranı titizliğine yakın bir yaklaşım benimsemesi. Demirelli, kalite konusunda taviz vermediklerini söylüyor. Çoban salatası gibi en basit tabaklarda bile ürün maliyetini ikinci plana attıklarını anlatıyor.
Londra’da Türk restoranı açmanın bir başka zorluğu ise mutfağın uluslararası ölçekte hâlâ yeterince tanınmaması. Burak Demirelli, bunu 2020’den beri açık olan İtalyan restoranları Faros ile karşılaştırarak anlatıyor:
“İtalyan restoranı açarken aşçı bulmak daha kolay çünkü dünyanın birçok yerinde İtalyan mutfağı üzerine çalışmış şefler var. Türk mutfağında ise skala daralıyor. İçli köfte ya da Adana kebabı doğru şekilde yapabilecek bir ekibi kurmak daha fazla emek istiyor.”
Burada mutfak, Londra’da tecrübeli şefler olan Salih Serden ve Akacan Ağır’a emanet.
Burak Demirelli’nin geleceğe dair temennisi ise Londra’da daha fazla Türk restoranı açılması. Ona göre Türk mutfağı vegan, vejetaryen, et seven, paylaşmayı seven, meze kültürüne yakın duran pek çok farklı misafire hitap edebilecek kadar geniş. “Ne kadar çok iyi Türk restoranı açılırsa Türk mutfağı o kadar tanınır” diyor. Lokal’in hedefi de bu geniş hikayenin içinde Türk mutfağının hak ettiği değeri görmesine katkı sağlamak.

Lokal
Bir mutfağı yeniden anlatmak
İkinci durağım ise "Türk mutfağı Londra'da eksi beşten başladı" diyen Civan Er ile konuşmak üzere Yeni Soho. Oxford Circus’tan yola çıkıp Soho’ya doğru ilerlemeye başlıyorum.
Yeni Soho, 2019’dan beri Soho’nun en hareketli sokaklarından birinde yer alıyor. Koyu mavi çerçeveli camları, duvarlardaki çini esintili seramikler, ahşap iskemleler, mutfağın önünde dizili bakır sürahiler ve sahanlar ile kendine has bir karakteri var.
Civan Er’i ise her zaman işinin başında görmek mümkün. Kendisi gibi çok titiz, dikkatli ve kendi prensipleri olan bir ekiple çalışıyor. Zaten Yeni’nin, Londra’nın iyi Türk restoranlarından biri olmanın ötesinde, şehrin iyi restoranlarından biri olduğunu düşünüyorum.
Ahşap iskemlelerden birini çekip Civan Şef ile konuşmaya başlıyoruz. Civan Er, Yeni Lokanta’yı İstanbul’da 2013’te açtıktan birkaç sene sonra, Türkiye’de hayatın zorlaşmaya başladığı dönemde başka bir şehirde yatırım yapma fikrinin doğduğunu söylüyor. Londra onun için yabancı bir şehir değilmiş zaten. Daha önce burada yaşamış, çok sık gidip gelmiş ve İstanbul’daki yabancı müşterilerinin önemli bir kısmının da İngiltere’den gelmesiyle bu fikri güçlenmiş.

Yeni Soho
Soho’yu seçmelerinin sebebi, İstanbul’daki restoranın bulunduğu semtle benzer bir enerji taşıması. Şehrin merkezinde, dinamik, kalabalık ve rekabetçi bir bölgede konumlanmak istemişler. Ancak Londra’ya gelince karşılarına çıkan mesele yalnızca doğru dükkanı bulmak olmamış.
“Biz buraya eksi beşten başladık diyebilirim” diyor. Yeni Soho açıldığında OpenTable gibi rezervasyon platformlarında Türk mutfağı için ayrı bir kategori bile olmadığını anlatıyor. Artık “Turkish” diye bir kategori olsa da Yeni’yi tanımlayan “Modern Turkish” ya da “Contemporary Turkish” gibi bir tanım hâlâ yok.
Civan Er’e göre Londra’da restoran açmanın en büyük zorluğu, şehrin çok seçenekli yeme içme sahnesinde Türk mutfağının üst segmentte hâlâ ilk akla gelen mutfaklardan biri olmaması. Yine de tüm zorluklarına rağmen Londra’da Yeni’yi büyütmek ve ilerletmekten çok keyif aldığını ekliyor.

Mantı, Yeni Soho.
Yeni Soho’nun menüsü de zaman içinde Londra’nın damak tadıyla şekillenmiş. Başlangıçta menüde daha fazla zeytinyağlı yer alsa da zamanla bir kısmı çıkarılmış. Civan Er’e göre Londra’da dışarıda yemek yemeye alışkın müşteri, Hint ve Uzakdoğu mutfaklarının da etkisiyle daha yoğun ve belirgin tatları tercih ediyor. Bu nedenle sade zeytinyağlılar, daha acı, daha tatlı ya da soslu tabaklar kadar ilgi görmeyebiliyor.
İstanbul’daki menüyle Londra’daki menüleri yaklaşım olarak birbirine benzese de, iki şehirdeki müşteri beklentilerinin aynı noktada durmadığını söylüyor. Bu uyum arayışı, Yeni Soho’nun kendi çizgisinden uzaklaştığı anlamına gelmiyor elbette. Menüsünde imzası hâline gelen mantısının yanında kuzu tandır, muhammara ile servis edilen deniz tarağı, pastırma ve irişkit gibi lezzetler de var.
Civan Er için mesele, yalnızca kendi sevdiği yemeği yapmakla müşterinin beklentisine teslim olmak arasında bir denge kurmak. “Restoran işi yapıyorsanız müşterinin ne istediğini düşünmek gerekiyor” diyor. Bir yandan da zahmetli ve operasyonel olarak zor olsa da mutfakta ona keyif veren şeylerden vazgeçmiyor. Pastırmayı kendileri yapıyorlar, dondurmayı kendileri hazırlıyorlar, hatta hazır tonik fazla şekerli geldiği için kendi toniklerini üretiyorlar. Bu detaylar her müşteri tarafından fark edilmese de, restoranın karakterini belirleyen şeyler arasında.

Pişmaniyeli sütlaç, Yeni Soho.
Civan Er’in en güçlü tespitlerinden biri ise Türk mutfağının Londra’daki algısının yalnızca Londra’da başlamadığı. Ona göre bu mesele Türkiye’deki insanların kendi mutfağına verdiği değerle de bağlantılı. Pideyle pizzaya, köfte ekmekle hamburgere, bulgurla risottoya biçilen değer arasındaki farkı hatırlatıyor. Türkiye’de bile yabancı olana daha yüksek değer atfedilen bir ortamda, Londra’daki müşteriden Türk mutfağına kendiliğinden yüksek bir prestij atfetmesini beklemenin kolay olmadığını söylüyor.
Bu son sözler kafamda ayrı bir düşünce balonu açmış şekilde Yeni Soho’dan ayrılırken restoranın Londra’da yedi yıldır varlığını sürdürmesinin iyi yapılmış bir işin zamanla kendi müşterisini bulabildiğini gösterdiğini düşünüyorum. Civan Er’in sözleriyle, “Bir restoran ayakta kaldıkça müşterisiyle tanışıyor.” Yeni Soho da Londra’da tam olarak bunu yapmış görünüyor. Türk mutfağını hazır bir kategoriye yerleştirmek yerine, kendi müşterisini sabırla bulmuş. Bu şehirde insanlar ne bekler, bir restoran kendini nasıl anlatır, bunları çok iyi gözlemlemiş ama bir yandan da bazen zoru seçerek doğru bildiklerinden vazgeçmemiş.

Yeni Soho
Kebaptan ayrı bir hikaye
Yine Soho’da yer alan ve Londra’daki bu yeni temsilin başka bir güçlü ayağı olan Zahter’e doğru ilerliyorum. Burası her zaman curcunalı Carnaby Street’in hemen arkasında, şehrin tam merkezinde ama yine de biraz saklı kalan bir sokakta yer alıyor. Özellikle güneşli günlerde dışarıda oturup geleni geçeni izlemesi çok keyifli bir sokak burası.
2021 yılının sonunda açılan restoranın arkasında Esra Muslu var. Esra Hanım, daha önce Londra’da Soho House ve Ottolenghi gibi yerlerde çalışmış, mutfağa bakışı çok güçlü bir şef. Kendisini ne yazık ki 2023 yılında zamansız bir şekilde kaybettik. Onunla Zahter ilk açıldığı zaman tanışma ve sohbet etme şansım olduğu için burası benim için her zaman biraz duygusal ve özel bir yer.
Bugün ise restoranı, Esra Hanım’ın ablası Yasemin Muslu Efe yönetmeye devam ediyor. İçeri girdiğinizde sizi mavi beyaz seramiklerle kaplı enfes bir tezgah karşılıyor. Bence Zahter’e gittiğinizde mutfağın enerjisini hissedeceğiniz bu tezgahta oturun. Biz röportaj için üst kata çıkıyoruz ve gün ışığı alan, sıcak bir masada Yasemin Hanım konuşmaya başlıyoruz.

Zahter
Zahter’in hikayesi, Londra’da Türk mutfağını et ve kebap algısının dışına taşıma isteğiyle başlıyor. Enginar dolması, balıklı mezeler, sebzeler ve Ali Nazik gibi yemekler, Zahter’in menüsünde bu geniş yelpazenin bir parçası olarak kendilerine yer buluyor.
Zahter’de de Yeni ve Lokal’deki gibi yemeklerin isimlerini korumak bilinçli bir tercih olmuş. Ali Nazik, enginar dolması, şakşuka menüde kendi isimleriyle yer alıyor. Yasemin Hanım’a göre amaç, bir misafirin Londra’da Ali Nazik’i öğrenip Türkiye’ye gittiğinde onu tanıyabilmesi. Bu yaklaşım servis ekibinin de önemli bir rol üstlenmesini gerektiriyor tabii, çünkü bazı yemekleri satmak yalnızca menüye yazmakla bitmiyor, masada anlatmak da gerekiyor.
Bunun en iyi örneklerinden biri enginar dolması. Zahter ekibi, masalarına oturan misafirlere illa ki bu yemeğin imza yemekleri olduğunu ve yaprakların tek tek bir ritüel gibi yenerek en sonunda enginarın kalbine ulaşacaklarını anlatıyorlarmış. Böylece restoranın en çok sipariş edilen tabaklarından biri hâline gelmiş.

Enginar dolması, Zahter.
Yasemin Hanım, “Türk mutfağının kendi tarifleri zaten yeterince güçlü bu yüzden fazla yorum katmadan doğru çizgiyi bulmak önemli” diyor. Mesela şakşukada padron biberi kullanmak ve üzerine dukkah baharatı eklemek gibi yaklaşımlarla Londra’da yeni lezzetleri keşfetmek isteyen ve dünyadaki farklı malzemelere entegre kitlelere uygun adaptasyon yapıyorlar.
Bir yandan da malzemeye yüksek özen gösteren bir yaklaşımları var. Zahter’de menü günlük basılıyormuş, o yüzden eğer doğru enginar gelmezse o günkü menüden enginar dolması çıkıyormuş veya muhammara için istenen biber bulunmadıysa o gün muhammara servis edilmiyormuş. Yasemin Hanım, bunu Esra Muslu’dan kalan en önemli miraslardan biri olarak görüyor: “Eğer o gün malzemeden memnun değilsen yemeğe başlama.”
Zahter’i Londra’daki yeni nesil Türk restoranları içinde özel kılan bir diğer unsur ise restoranda kurulan aidiyet duygusu. Yasemin Hanım burayı aile ortamı gibi tarif ediyor. Düzenli gelen misafirler için rakı şişeleri saklanıyor, isimleri yazılıyor, tekrar geldiklerinde kendi şişeleri masaya geliyor. Türkiye’de bir meyhanede ya da müdavimi olduğunuz bir lokantada hissedilen o tanıdıklık duygusu Soho’nun ortasında kendine yer buluyor. Bu müdavimlik yalnızca Türk misafirlere özel değil. Yasemin Hanım’a göre misafirlerin yaklaşık %30’u Türk.

Zahter
Yasemin Hanım, Kuzey Londra’daki geleneksel Türk restoranlarının da hayatın içinde önemli bir yeri olduğunu söylüyor. Canı lahmacun ya da kebap çektiğinde kendisi de o restoranlara gidiyormuş. Ama Zahter’in Türk mutfağını merkezde, hem turistlere hem de Londra’da yaşayanlara tanıtma misyonunun altını çiziyor.
Tantuni, midye ve börek
Ben de rotamı daha kuzeye doğru kırıyorum ve Dalston’a doğru yola koyuluyorum çünkü Türk mutfağının Londra'daki yeni hikayesi yalnızca şef restoranlarından ibaret değil. Midyeci, tantunici gibi sokak lezzetleri de Londra’ya yeni bir soluk getiriyor.
Dalston'da Türklerin yoğunluğunu hissettiren mahallelerde ve kuzeye doğru ilerledikçe bu etki artıyor. Dalston’ın ana caddesinde yan yana pek çok Türk restoranı sıralanıyor: Cırrık, Şömine, Taş Mağara, Umut 2000 Ocakbaşı… Onların yanında Türk marketleri, dükkanlar, hatta aralarda farklı yöre dernekleri.
5-10 yıl öncesine kadar Londra'da Türk yemeği denince akla çoğunlukla bu tür klasik restoranlar gelirdi ama bugün yelpaze çok daha geniş. Midye dolma için sıra bekleyenler, börek yemeye gidenler, tantuni peşinde şehrin bir ucundan diğerine geçenler var. Artık Türk mutfağı tek bir restoran kategorisi olmanın ötesinde, farklı ürünleriyle de Londra'nın yeme-içme sahnesinde yer bulmaya başlıyor sanki.

Balık ekmek, The Midyeci.
Yoğurtlu tantuni fenomeni
İlk durağım Mersin Tantuni. Taze demlenmiş çayımı yudumlarken Mersin Tantuni'nin sahibi Hüseyin Akkuyu ile sohbet etmeye başlıyoruz. “Müşterilerin büyük kısmı doğrudan tantuni yemek için geliyor” diyerek söze giriyor. Özellikle de yoğurtlu tantunilerini.
Bu ilginin dönüm noktalarından biri beklenmedik bir ziyaret olmuş. Bir gün altı kişilik bir ekip gelip neredeyse bütün menüyü sipariş etmiş. Hesabı ödeyip çıkarken kendilerini tanıtmışlar. Gelen ekip, Londra gastronomi sahnesinin en etkili isimlerinden Yotam Ottolenghi ve ekibiymiş!
Kısa süre sonra Ottolenghi, The Guardian'daki köşesinde tariflerinden birinde Mersin Tantuni'den ilham aldığını yazmış. Tarif birebir tantuni değil; kendi yorumunu da katarak, mesela patlıcan da ekleyerek yapılsa da açıkça ilham kaynağının Mersin Tantuni olduğunu belirtmiş. Böylece inanılmaz bir ilgi uyanmış. Ardından pek çok yayında ve farklı yemek içeriklerinde de restoranın adı geçmeye başlamış.

Yoğurtlu tantuni, Mersin Tantuni.
Bugün gelinen noktada ise Mersin Tantuni, Londra'da rezervasyon alınan nadir sokak lezzeti adreslerinden biri. En çok ilgi gören ürün yoğurtlu tantuni. Hüseyin Akkuyu, sarımsaklı yoğurt ve acılı tereyağının yarattığı güçlü lezzetin Londralılar tarafından özellikle sevildiğini söylüyor.
Ayrıca menüyü Londralılaştırma yaklaşımıyla mantarlı ve nohutlu tantuni gibi seçenekler de eklemişler. Özellikle Kuzey ve Doğu Londra’da vegan veya vejetaryen beslenen pek çok kişi olduğundan menüye iki farklı vegan yorum eklemeyi gerekli gördüklerini anlatıyor. Böylece Mersin'den çıkan bir sokak lezzeti, Londra'da yaşadığı şehre uyum sağlayarak yeni bir kimlik kazanıyor.
Londralılar midyeyle tanışıyor
Rotamız bizi, bir diğer sokak lezzeti olan midye dolmanın peşinde aynı sokak üzerindeki The Midyeci’ye götürüyor. İlk açıldığında sadece midye dolma satan ufak bir dükkanken zaman içinde deniz ürünleri restoranına dönüşmüş burası. Menüye kalamar, karides, balık-ekmek ve farklı deniz ürünleri eklenmiş. Bir buçuk yıl önce mekanı genişletip küçük bir deniz ürünleri restoranı kimliği kazandırmışlar. Yine de hikayenin merkezinde hâlâ
midye dolma var.
Beyaz badanalı, kendinizi deniz kenarında bir lokantada hissettiren ambiyansını incelerken Nelin Aşık’a “Neden midye dolma?” diye soruyorum. Fikir, ortaklardan birinin evde midye dolma yapmasıyla ortaya çıkmış.

Midye dolma, The Midyeci.
İlginç olan şu ki ilk yıllarda müşterilerin büyük kısmı Türkmüş. Bugün ise masaların yaklaşık %75'inde yabancılar oturuyor. “Önce balık yemek için gelip daha sonra midyeyi deneyip onun müdavimi oluyorlar” diyor Nelin Hanım.
“Önce ne yediklerini anlamaya çalışıyorlar. Pirinçle doldurulmuş bir midye fikri çoğu kişi için yeni. Sonra limon sıkıp ilk lokmayı alıyorlar. Birçok müşteri birkaç tane denemek için sipariş veriyor, ardından ikinci tabağı istiyor.”
Özellikle Asyalı müşteriler arasında ciddi bir ilgi oluşmuş. Nelin Hanım, bir müşterinin tek başına üç buçuk kilo midye yediğini anlatırken hâlâ şaşırıyor.
Bu arada Londra'nın damak tadı burada da yine ortaya çıkıyor. Özellikle Türk olmayan müşteriler bizim Türkiye’de alışık olmadığımız acılı midye dolmayı tercih ediyorlarmış. Gelen talep doğrultusunda menüye acılı midye dolma eklenmiş ve en çok rağbet gören ürün hâline gelmiş.
The Midyeci'nin diğer yıldız yemeği ise bol baharatlı balık kokoreçmiş ve o da Londra gastronomi basınında dikkat çekmiş. GQ ve farklı yayınlarda şehrin öne çıkan sandviçleri arasında gösterilmiş.

The Midyeci
Gelenek ve uyarlama: Londra’ya göre börek
Yazının son durağı ise henüz çok yeni bir adres. Columbia Road yakınlarında geçen aylarda açılan Dadash Börek.
Börek aslında hepimizin çok iyi bildiği bir ürün ama Londra'da böreği anlatmak, tahmin edileceğinden daha zor bir iş. Dadash'ın kurucuları Onur-Kübra Gündoğdu da bunu kısa sürede fark etmiş. O yüzden başta sadece börek dahil etmeyi düşünürken menüye hızlıca açmayı da eklemişler. Londralılar için daha tanıdık bir ürün olan bagel’a benzeyen bir kıvamda ürettikleri açmayı, sandviç formatında sunmaya başlamışlar. Böreği ise insanların gün içinde daha rahat tüketebileceği şekilde yeniden düşünmüşler.

Dadash Börek
Kübra, yalnızca klasik börek ya da sade açmayla geniş bir kitleye ulaşmanın zor olduğunu söylüyor. İnsanların ürünü anlaması, merak etmesi ve denemesi gerekiyor diye düşünerek böreğin üzerine ekledikleri kırmızı biber ve parmesanlı sosu anlatıyorlar. Türk müşterilerinin (ben de dahil) tepkisini çekiyormuş bu ama özellikle İngiliz müşteriler bu sosa ve sunumuna bayılıyormuş.
Ayrıca açık mutfak düzeninin etkisini de orada laflarken fark ediyorum. Yoldan geçenler üretimi görüp içeride ne yapıldığını izliyor ve merak edip içeri giriyor. Özellikle daha önce börekle karşılaşmamış biri için bu görsel merak ve anlatım önemli bir rol oynuyor.
Bir yanda midye dolma ve tantuni gibi sokak lezzetleri, diğer yanda şef restoranlarıyla Türk mutfağı Londra’da artık yalnızca kendi topluluğuna seslenen bir mutfak olmaktan çıkıyor. Yeni nesil girişimler, bazen tariflere sadık kalarak bazen de küçük uyarlamalarla farklı kitlelerle konuşmayı öğreniyor. Belki de Türk mutfağı nihayet kebap ve meze ekseninin ötesinde kendine yeni bir alan açıyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Londra'da Türk mutfağı artık yalnızca kebap ve dönerden ibaret değil. Şef restoranlarından sokak lezzetlerine uzanan yeni nesil girişimler; göç, aidiyet ve gelenek ekseninde mutfağın şehirdeki dönüşümünü yeniden yazıyor.
04 Tem 2026

YAZARLAR

apéro
İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.
İLGİLİ OKUMALAR
Fine dining dünyasının baskıları, aile mirasları, kapanmayan yaralar ve kırılgan dostluklar... The Bear final sezonunda yeni hikayeler anlatmak yerine yıllardır taşıdığı yüklerle aynı masaya oturuyor. Dizinin Mikey'nin gölgesi, restoran kültürü, Carmy'nin liderlik krizi, Richie'nin dönüşümü etrafında beş sezondur ördüğü temalar, son sezonda birer birer çözülüyor.
18 Tem 2026

Türkiye'de kahvaltı hiçbir zaman yalnızca günün ilk öğünü olmadı. Ailelerin, dostlukların ve gündelik hayatın etrafında şekillenen bu kültür, Erenköy'deki Mehmet Ali Paşa Köşkü'nde bulunan Ethem Efendi Kahvaltı'yla geçmişi ve bugünü aynı sofrada buluşturuyor.
11 Tem 2026

Beyoğlu’nun, ahşap dokulu ve minimalist atmosferiyle öne çıkan Uzak Doğu etkili restoranı Hona'dayız. Hona, şef Ansar Kemaloğlu’nun ailesinin sürgün edildiği köyün adı. Özbekistan’da geçen çocukluk yılları, Uzak Doğu mutfaklarıyla kurulan erken temas, Türk mutfağına yöneliş ve Uygur mutfağında başlayan profesyonel deneyim, bugün Hona’yı şekillendiren fikrin temelini oluşturuyor.

Ege kıyıları ve İstanbul Boğazı boyunca uzanan beş restorana konuk olduk. Her biri denizle kurulan ilişkiyi farklı yorumlarla ele alıyor. Kimi mevsime teslim olup günlük avın peşinden gidiyor, kimi ocakbaşını esintili bir Bodrum akşamına taşıyor, kimi ise köklü aile hikayelerini aynı bahçede yaşatıyor. Ortak noktaları ise ürünün kendisine duyulan güven ve ortak kurulan sofralar.
20 Haz 2026

Punch denince akla genellikle alkollü içecekler gelse de bu tarif, narenciye, çay ve baharat notalarının öne çıktığı alkolsüz bir yorum sunuyor. İsli karakteriyle öne çıkan Lapsang Souchong çayı, limon ve portakal kabuklarından hazırlanan oleo-saccharum ile birleşirken; tonik ve soda suyu karışıma ferahlatıcı bir canlılık kazandırıyor. Önceden hazırlanan soğuk demleme çay sayesinde derin aromalara sahip bu punch, kalabalık davetler için ideal.
20 Haz 2026




