Şikago’dan Kopenhag’a, mutfaktan televizyona: The Bear

apéro ve Duende'nin birleştirdiği kişisel deneyimlerle “The Bear”a dair bir güzelleme.
Şikago’dan Kopenhag’a, mutfaktan televizyona: The Bear

23 Ağustos - The Irish Spirit - apéro
The Irish Spirit ile birlikte

The Irish Spirit buluşmalarıyla yaz için son çıkış 25-26 Ağustos The Irish Spirit x Tanrı Misafiri presents Jam’s BBQ Yazın son rüzgârlarına kapılırken direksiyonumuzu sonbahar esintilerine doğru kırmaya başladık bile. Hafif hafif yaza veda ederken bizi yine birbirinden lezzetli ve eğlenceli buluşmalara davet eden The Irish Spirit , ajandana kaydetmen için önümüzdeki keyifli etkinlikleri şu şekilde listeliyor: 25-26 Ağustos The Irish Spirit x Tanrı Misafiri presents Jam’s BBQ: Alaçatı The Stay Warehouse ’ta gerçekleşecek etkinlik, şef Mathias Degn ’in katılımıyla İrlanda ruhunun barbekü ateşine karışacağı bir buluşma olacak. Dikkat dikkat, sahnede İlhan Erşahin , Kaan Düzarat ve Ece Özel olacak. 26 Ağustos The Irish Spirit Presents Jam’s Session Tarla Alaçatı Şakalı Akustik : Tarla Alaçatı sahnesinde Türkiye’nin rock sahnesine emek vermiş iki ismi yakalayacağız. Koray Candemir ve Harun Tekin ’in yine unutulmayacak bir performansına şahit olurken keyifli sohbetlerine ortak olacağız. The Irish Spirit Presents Jam’s Session Weekend Akyaka: Sonbaharın mı desek İrlanda’nın mı desek bilemedik ama serin rüzgârlar 1-3 Eylül ’de Akyaka sahiline hâkim olacak. Program şöyle: 1 Eylül ’de Kite Beach ’te Eclectica Project, Ezgi Hocaoglu ve Montana sahne alacak. 2 Eylül ’de Küçük Akyaka ’da Taylan Aktuğ ile bir randevun var. 3 Eylül ’de FIN Akyaka ’da ise Umutcan Genç bizleri bekleyecek. Bir araya geleceğimiz bu heyecanlı etkinlikleri ve dahasını kaçırmamak için The Irish Spirit ’i takip edebilirsin.

Daha fazlasını öğren

apéro

apéro

İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.

Yazarlar: Emre Eminoğlu & Reyhan Ülker

Uyarı: Bu yazı spoiler içerebilir.

Emre: O sabah Ayvalık’ta kahvaltımı peynir, simit ve bol zeytinle yapıyor, soğuk bir cold brew eşliğinde biraz çalışıyor, ardından kabak çiçeği dolmasıyla hafif ve erken bir öğle yemeği yiyorum. Öğleden sonra şezlongda omuzlarımın yanmaya başladığını hissedip plajdaki uykumdan uyanıyorum. Gözüm telefona gidiyor ve bir yeni mesaj: “Emre selam, nasılsın? The Bear’ı izledin mi? Aklıma bir fikir geldi, seninle paylaşmak istedim.” apéro’daki yazılarından tanıyabileceğin mutfak kökenli Reyhan’ın bu cümleleriyle başlayan mesajlaşmamız onun hakkında yeni ve etkileyici bir bilgi öğrenmemle sonuçlanıyor: Reyhan birkaç yıl evvel, dünyanın en iyi restoranlarından, Kopenhag’daki Noma’da staj yaptığını söylüyor. 

Tatilimin hemen öncesinde her yaz olduğu gibi Primetime Emmy adaylarından eksiklerimi tamamlamaya çalışıyorum. Tesadüf bu ya, The Bear’ın ilk sezonunu da oldukça gecikmeli olarak birkaç gün önce bir solukta tüketmişim. Dönüşte ikinci sezonunun yayınlanmış olacağını biliyor, sabırsızlanıyorum. Mutfağın saf beyazıyla tezat oluşturan kaosu tasvir ediş şekli aklımdan çıkmıyor. Ve bir şeyler yaratmaya çalışırken zamana karşı yarışan bir grup insanın sürekli birbirine bağırdığı o ortamın gerçeği ne kadar yansıttığını merak edişim: The Bear’ı izlemek dahi stres dolu bir mesai harcamayı gerektirirken ekrana yansıyan ortamı gerçekten tecrübe etmiş olmak nasıldır kim bilir? Kişisel deneyimlerin ve yansımalarının bir film ya da dizi izlerken birçok şeyi etkilediğine inanan biri olarak işte tam da bu yüzden sorularımın yanıtlarının Reyhan’da olduğuna; The Bear’ı konuşacak doğru kişinin o olduğuna eminim.

The Bear hakkında

Ramy’nin yaratıcılarından olan Christopher Storer’in FX için geliştirdiği, ülkemizde Disney+’ta yayınlanan The Bear; mutfağın kaosunu yansıtan, derinlemesine işlediği karakterlerini kusursuz bir reçetenin kaliteli malzemeleri gibi kullanan bir dizi. 8 bölümlük ilk sezonu En İyi Komedi (*) dizisi dâhil 13 dalda Primetime Emmy Ödülleri’ne aday gösterildi; 10 bölümlük ikinci sezonu ise kısa bir süre önce yayınlandı. Dizi, genç, yetenekli ve hırslı bir şefin, alkolizmden muzdarip abisinin ölümünün ardından New York’taki MICHELIN yıldızlı bir restorandaki işini bırakıp Şikago’ya dönmesini ve ailesine ait sandviç restoranı The Beef ile mutfağını devralmasını anlatıyor. Carmy’i canlandıran Jeremy Allen White kadar mutfağın da başrolde olduğu bir dizi bu: Krediler akarken culinary producer (mutfak yapımcısı) ve culinary consultant (mutfak danışmanı) gibi ünvanlara rastlayacak olman da bunun kanıtı. -Emre.

(*) The Bear’ın Primetime Emmy Ödülleri’nde komedi kategorilerinde yarışmasının tamamen Akademi’nin kurallarındaki esneme payından ve FX’in ödül sezonu stratejisinden kaynaklandığını ise not düşmek gerek. Ben gülünecek bir şey göremiyorum; muhtemelen sen de göremeyeceksin.

1. sezon, 2. bölüm: Hands


“Ben bir psikopatım. Bu yüzden yaptığım işte iyiyim.”

Reyhan: Mutfak ve şefliğe dair romantik yaklaşımlarla bezeli Chef’s Table’ın geçerliliğini kaybettiği ve gerçekçiliğiyle her sektör profesyonelinin izledikçe tetiklendiği noktada The Bear duruyor. Diziyle ilk teması hissettiğim ve elime kağıt-kalemi aldırtan o sahne, 1. sezon, 2. bölüm: Hands. Parlak beyaz ışıkların altında, ışıklar kadar parlak beyaz şef ceketiyle mutfak tezgâhında tabaklamasını sürdüren Carmy ve onun başında bir belirip bir kaybolan, her belirişinde sarf ettiği sözlerle onu sözlü saldırıya maruz bırakan şefi arasındaki iletişim. 

Zamanda küçük bir yolculuk… 2019 senesine, dizide idealize edilen restoran Noma’ya gidiyorum. Birkaç ay evvel chef de partie olarak işe başlayan şefin istasyonundayız. Sıkça şahit olduğumuz sous chef’lerin bir kısmı tarafından uğradığı zorbalık o gün arşa çıkıyor: Minik kağıtlara çizilen McDonald’s logosu kafasını her öte tarafa çevirdiğinde tezgâhına bırakılıyor, o geri dönüp kağıdı çöpe attıkça bir yenisi geliyor. Her gelen yeni kağıtla aynı sözler yineleniyor: “Olmayı hak ettiğin yer bu, Mr. Happy Meal.”

Hırsların üst düzey olduğu restoranlarda “Yes chef!”ten öte iletişim kurulamaması, muhalif olana hiçbir şekilde alan tanınmaması, yükselen sesler, maruz kalınan uygunsuz koşullar ve tavır “kötüyü” kutsarken aynı zamanda “mükemmelliğin bedeli” olarak lanse ediliyor. Carmy’nin sonraki bölümlerde sarf edeceği “Ben bir psikopatım. Bu yüzden yaptığım işte iyiyim.” cümlesi mutfakta neyin “normal” olduğu yanılgısını yaşatırken sorunluyu “karizmatik” gösteriyor. Tam The Bear mutfağın toksik atmosferini romantize mi ediyor? sorgulamasına girecekken ikinci sezonda Marcus ve Luca’nın iletişimine tanık oluyorum. Luca Marcus’un yaptığı her quenelle için tekrar tekrar “Yeterince iyi değil” yorumunda bulunuyor. Yaklaşımı birçoklarımıza katı ve itici gelse de Marcus’un mükemmel quenelle’i elde etmesiyle dikkat ve disiplin odaklı Luca’nın tavrı eleştirinin iyiye dönüştüren etkisini gösteriyor. Carmy’nin Hands bölümündeki şefinin aksine. 

1. sezon, 7. bölüm: Review


Her saniye önemli

Emre: 1. sezon, 7. bölüm: Review. Bölüme başlarken süresinin diğer bölümlere göre kısa olduğu dikkatimi çekiyor. Hareketli kamera karakterleri takip etmeye, köşeleri zeki manevralarla almaya başlayınca sebebini çok daha iyi anlıyorum. Tamamı tek plan çekilmiş bu bölüm, bir izleyici olarak benim stresimin tavan yaptığı bölüm oluyor. Bu bölümde kurguya yer olmayışı, kurmacayı gerçeğe yaklaştırıyor. Tansiyon düşmüyor, hareket dinmiyor. Bir yönetmenlik harikası. Her şey ne kadar gerçekçi, her saniye ne kadar önemli diye düşünüyorum. İkinci sezonda çok daha iyi anlayacağım bu düşüncenin ne kadar doğru olduğunu, henüz bilmiyorum: Every second counts.

Reyhan: “Every second counts.” detayı, ikinci sezonda Marcus ve Richie’nin deneyim kazanmak üzere The Beef’ten ayrılıp gittikleri her iki restoranda da dikkat çekiyor. Genel izleyicinin mutfak ve vakit arasındaki keskin ilişkiyi gerçekçilik açısından sorgulaması ihtimaline karşın belirtmek gerekirse; eksiği var fazlası yok. Okul mutfağında edinilen “zaman” öğretisi yemeğin ocaktan evvel hayalde pişirilmesiyle başlıyor. Hangi işe ne kadar harcanacak, hangi vakitte hangi işler tamamlanmış olacak gibi detaylardan oluşan zaman çizelgesi hazırlanarak girilen dersler, kendi planının gerisinde kaldığını fark eden eğitimen şefin başına gelip “Are you stupid or lazy?” sorusunu haykırması, sektöre girildiği andan itibaren pass’ın başında bekleyen şefin marşlanan her course sonrası peşpeşe yönelttiği “Kaç saniye?” sorusuyla ekipten talep ettiği saniyeler dizisi. İstasyona söylediği vakitten 40 saniye geç gidişimi kronometresinde hesaplayan ve bütün servis boyunca burnumdan getiren sous chef dün gibi aklımda.

2. sezon, 4. bölüm: Honeydew


Şikago’dan Kopenhag’a

Reyhan: 2. sezon, 4. bölüm: Honeydew. Marcus’un ilham alması için yollandığı Kopenhag, The Bear’da sıklıkla vurgulanıyor. Söz konusu 21. yüzyıl gastronomisi olunca bu vurgu pek de yersiz sayılmaz. Bereketli toprakları ve derin yemek kültürüyle yüzyıllar boyunca gastronomik ziyafetlere ev sahipliği yapan Fransa, İtalya ve İspanya cazibesini kaybederken; son 20 yılda öne çıkan mutfağıyla Kopenhag özellikle yeni nesil şeflerin arzuladığı bir deneyim merkezi hâline geldi. Peki yıllarca ismi yemekle yan yana gelmeyen Kopenhag’ı bir anda gastronomik destinasyon hâline getiren şey neydi? Carmy başta olmak üzere çoğu kişi için bu sorunun yanıtı muhtemelen Noma. 

Kuzey Avrupalıların görece yoksun mutfak geleneğinin esasen tamamlayıcı olduğunu keşfeden René Redzepi, deneysel yaklaşımını, yerellik ve mevsimsellik konularındaki hassasiyetleriyle yenilebilir olarak kabul edilmesi zor olan malzemeleri geleneksel yöntemlerle dönüştürdü. Yarattığı tabaklarla İskandinav iklimini ve toprağını yeniden tanımladı. Öncü olduğu anlayış Kopenhag’ın gastronomik sahnesini etkisi altına aldı. Bugün geldiğimiz noktada Kopenhag Hart, Geranium, Relæ, Empirical, Alchemist, Mikkeller gibi daha nicesiyle gastronomideki İskandinav rüzgârını kendi topraklarının ötesine taşıyor. Dizideki Marcus karakteri örneğinde olduğu gibi şehrin önemli restoranlarına çalışmak için gelen yeni nesil şeflerse bu yayılımın küresel ölçekte gerçekleşmesinde etkin rol oynuyor.

Emre: Öte yandan mutfağı, Kopenhag’ı ve Kopenhag’daki bir mutfağı tecrübe etmiş Reyhan, The Bear’ı izlerken kişisel bir bağ kurabilmek konusunda o kadar da yalnız değil. Şikago’da geçirdiğim dört yıldan kırıntılar, dizide mutfağın dışına çıkıldığı her ana serpilmiş, bana bir şeyler hatırlatıyor. Havanın güneşli ama dondurucu soğuğunu iliklerimde hissediyorum. Sokakların üzerinden geçen yer-üstü metrosunun biricik sesi kulaklarımda yankılanıyor. Apartman dairelerinin bizimkini ya da arkadaşlarımızınkileri ne kadar hatırlattığını fark ediyorum. Bölümler ilerledikçe soğuk, metro ve apartman dairelerinin yanına türlü tatların hatıraları ekleniyor. 

Google’lıyorum; şehirdeki 22 MICHELIN yıldızlı restorandan hiçbirine gidemediğime, orada geçirdiğim zaman boyunca bu deneyimi yaşayacak bir bütçem olmadığına üzülüyorum. Öte yandan şehirdeki ilk günümde tıpkı dizideki The Beef gibi bir sandviççide leziz bir sandviç tattığımız ve sonrasında gastronomik sürprizlerin bir çorap söküğü gibi geldiğini hatırlıyorum: Pilsen’de Meksikalı arkadaşlarımızın sürüklediği salaş restorandaki muazzam taco’ları, İsveç esintili Andersonville’deki tarçın kokularını, Güney ABD’den Orta Batı’ya taşınmış tariflerle kızarmış tavukları, Kore usulü karides ve tavuk barbekülerini, hayatımda girdiğim ilk Etiyopya restoranını, Vietnam mahallesinde tattığım pho’yu ve tabii asla ketçap konmaması gereken meşhur sosislileri… 

İçinde yaşarken çok fark etmemiş olsam da; Şikago’nun çokkültürlü bir gastronomi yelpazesine sahip olduğunu söylemek yanlış olmaz gibi geliyor. 2. sezon, 7. bölüm Forks’a geldiğimde ise gözlerim doluyor: Richie’nin servis stajı yapmak üzere gittiği MICHELIN yıldızlı Şikago restoranında bir konuğu mutlu etmek için Şikago stili deep-dish pizza şehrin en iyi pizzacısından aldırılıp mutfağa sokuluyor. Şehirdeki favori mekânım Pequod's Pizza burnumda tütüyor.

2. sezon, 7.bölüm: Forks


Restorancılık mutfaktan ibaret değil: Servis 

Reyhan: Forks bölümünde Richie’nin gözlem yapması ve deneyim kazanması için gönderildiği yeni restoranla restorancılığın görünür olduğu kadar fark edilmeyen yüzü “servise” tanıklık ediyoruz. Fine dining restoranların olağan akışlarındaki önemli detaylardan biri günlük toplantılardır. Akşama gelecek konuklar hakkında yapılan araştırmalar neticesinde bilinmesi gerekenler ekiple paylaşılır. Bütün konuklar için hangi masada oturacakları, servis ekibinden kimlerin hangi masaya servis sunacağı, tercihler, alerjenler gibi her türlü detayın konuşulduğu bu toplantıların ardından hem mutfak hem de salon ekibi için servis başlar. 

Noma’dan örnekle: Servis çift oturum hâlinde gerçekleşiyor. İki ayrı misafir grubu için bütün masaların servisi neredeyse aynı anda başlıyor ve aynı anda bitiyor. İlk oturumun ardından verilen kısa hazırlık arasıyla hızla ikinci oturuma başlanıyor. İki oturum süresince de gelen her yeni masa bütün ekibin yan yana dizilmesi kaydıyla kapıda karşılanıyor. 

Konuklar masalarına yerleştikten hemen sonra hangi ülke vatandaşıysalar ekipten o ülkenin dilini konuşan kişi tarafından ağırlanıyor ve ilk course’un servisi yapılıyor. Başlarda “Bunca işin gücün arasında bir de hoşbeşe mi gideceğim” diye hayıflandığım gerçeğini inkâr edemeyeceğim. Fakat René (Redzepi)’yle birlikte masalarına yaklaştığımızda Türkçe “Hoşgeldiniz” kelimesini duyan herkesin yüzünde oluşan tebessüm Noma’da gerçekleşen bu eylemin restorancılık namına doğru bir misafirperverlik atağı olduğunun kanıtıydı. Richie’nin pizza hamlesiyle, dizide de lanse edildiği gibi fine dining evreninde misafirlerle ilgilenmek ve onlara önemsendiklerini hissettirmek hizmetten öte dini bir görevmiş gibi kabul ediliyor. 

2. sezon, 6. bölüm: Fishes


Yemekle kurulan kişisel bağ

Emre: The Beef’i miras bırakan Michael’ın ruhu, alaylı Tina’nın değişimi ve dönüşümü, Marcus’un Kopenhag deneyimi, Sydney ve Carmy’nin ortaklık dinamiği. The Bear’ı izlerken, mutfakta ya da mutfağın dışında yaşanmış birçok detayın dönüp dolaşıp bir şekilde tabaklarda, menüde kendine yer bulduğunu fark ediyorum. The Bear’ın menüsü sadece Şikago’nun çokkültürlü mutfağından değil, her biri çok iyi yazılmış ve dizi boyunca geliştirilmiş, derinleşmiş karakterlerinin özelliklerinden, geçmişlerinden, travmalarından ve hatta geleceklerinden ilham alıyor. 

Malzemelerin, reçetelerin ya da tabakların sadece birer detay, birer görsel öğe olarak orada bulunmadığını; simgeledikleri ya da yol açtıklarıyla senaryonun ve karakterlerin gelişimine katkıda bulunuyor. İlk sezonda hayatta kalmayı başarmış bir restoranı ikinci sezonda sıfırdan inşa eden ekip, bir orkestrayı meydana getiren enstrümanlar gibi kendilerine ait detayları birleştirerek ahenkli bir bütün oluşturuyor. Bu ahenkli bütünün parçalarında iki sezon boyunca tanık olduğumuz olayların, tandığımız kişilerin ve empati kurduğumuz hislerin izleri var.

Reyhan: Yemekle ilişkili film ya da dizilerin aksine food porn yerine yemek üzerine düşündüren tarzıyla The Bear benim için ayrıcalıklı bir konumda. Bu tarzının en net yansımasıysa, dizinin en sıkıcı bölümü olduğu konusunda Emre’yle hemfikir olduğumuz, 2. sezon, 6. bölüm: Fishes. İkimiz de bu sıkıcılığın tamamlayıcı etkisini sonraki bölümlerde gösterdiğini kabul ediyoruz. Bu bölümde geleneksel Noel sofrası Feast of Seven Fishes’ın zorlu menüsü anne için aileye sevgisini göstermenin bir yoluyken mahvolan geceyle bütün ilişkiler yeniden sorgulanıyor. 

Carmy kendisini psikolojik açıdan mahveden o sofranın yarattığı hasarı iyileştirme arzusuyla restoranın yeni menüsü için tüm ekipten katkılarla cannoli yapıyor. Yemeğin adını Michael koyarken de sebebini “Hepimizden bir parça” olarak özetliyor. “Ne yersen osun” lafı da tam bu noktada anlamlanıyor: içselleştirdiğin her şey seni bir anda restoranın arka sokağında kusarken ya da tatlı cannoli’yi artık keskin ve umami lezzete dönüştürürken yakalayıveriyor. 

Bir yazımda bahsettiğim, Noma’da yeni menünün ilk servisinde tüm ekibin tek bir elementini koyarak hazırladığı ve alkışlar eşliğinde masaya yolladığı Berry Soup tabağı örneğinde olduğu gibi restoranlar ve tabakları kimi zaman tek bir şeften kimi zaman tüm ekip üyelerinden taşıdığı izlerle bütünleşip olgunlaşıyor. Her tabak ardında sahip olduğu hikâyeyle daha da güçleniyor. The Bear’ın ikinci sezon temasının en yoğun hissedildiği yer de benim nezdimde bu sahnedeydi: Aileden ekibe birliktelik ruhunun aktarımı.

Emre: Reyhan’ın söz ettiği “birliktelik ruhu” The Bear’ın ilk sezonunda büyük zorluklarla inşa edilmişti. Ayakta kalmaya çalışan, ekonomik ve bürokratik zorlukların yanında ekip ruhuyla ilgili sorunlarla da mücadele etmek zorunda kalan bir mutfak dolusu insan; sezon finalindeki deus-ex-machina sayesinde ortak bir amaca sahip bir bütün oluvermişti. Tüm bu değişim ve dönüşümün birer karakter özelinde nasıl en iyi şekilde somutlaştığını görmek için ilk sezon Tina’ya, ikinci sezondaysa Richie’ye dikkat etmek gerek. İlk sezonun bir arada yaşamayı öğrenen ve hayatta kalmaya çalışan yapısı ikinci sezonda yerini birlikte üretmeye ve yaratmaya bıraktı. 

The Beef’in The Bear’a dönüşümü ilk sezondaki karakter çatışmaları çözümlenmeden gerçekleşemezdi. The Bear’ın üçüncü sezonda geleceği hâl ve yeri gördüğümüzde de oraya ikinci sezondaki birlikte üretim ve yaratım süreci olmadan gelinemeyeceğini biliyoruz. The Bear, mutfağın kaosunu senaryosu ve kamerasıyla kusursuz bir teknikle yansıtıyor. Reyhan’ın paylaştıklarından anladığım kadarıyla da tüm bunları yaparken olabildiğince gerçek hislerden beslenip tutarlı bir şekilde aktarıyor. Günümüz televizyonunun en iyi yapımlarından biri olması da tam manasıyla kişisel deneyimlerle zenginleşebilmesi, empati kurdurabilmesi ve bizi birlikte yazmaya itebilmesinden.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

apéro

apéro

İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.

NEREDE YAYIMLANDI?

apéroapéro

BÜLTEN SAYISI

🗞️ apéro gazete #16 The Bear: Toksik mi romantik mi?

Emre Eminoğlu ve Reyhan Ülker'in kaleminden: apéro ve Duende'nin birleştirdiği kişisel deneyimlerle “The Bear”e dair bir güzelleme.

25 Ağu 2023

The Irish Spirit ile birlikte
apéro gazete

YAZARLAR

apéro

İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.

İLGİLİ OKUMALAR

apéroapéro

HİKAYE

Ethem Efendi Kahvaltı'da: Bir öğünden fazlası

Türkiye'de kahvaltı hiçbir zaman yalnızca günün ilk öğünü olmadı. Ailelerin, dostlukların ve gündelik hayatın etrafında şekillenen bu kültür, Erenköy'deki Mehmet Ali Paşa Köşkü'nde bulunan Ethem Efendi Kahvaltı'yla geçmişi ve bugünü aynı sofrada buluşturuyor.

11 Tem 2026

Ethem Efendi Kahvaltı'da: Bir öğünden fazlası
apéroapéro

HİKAYE

Londra'da Türk mutfağının yeni dönemi

Londra’da Türk mutfağı artık yalnızca kebapçılar ve mahalle restoranlarından ibaret değil. Şehrin merkezinde açılan yeni nesil restoranlar, sokak lezzetlerini yeniden yorumlayan girişimler ve farklı kitlelerle kurulan yeni ilişkiler, mutfağın görünürlüğünü ve algısını değiştiriyor. Soho’dan Dalston’a uzanan bu rota, Türk mutfağının Londra gastronomi sahnesindeki yerini takip ediyor.

04 Tem 2026

Londra'da Türk mutfağının yeni dönemi
apéroapéro

HİKAYE

Hona: Ahıska'dan kalanlar

Beyoğlu’nun, ahşap dokulu ve minimalist atmosferiyle öne çıkan Uzak Doğu etkili restoranı Hona'dayız. Hona, şef Ansar Kemaloğlu’nun ailesinin sürgün edildiği köyün adı. Özbekistan’da geçen çocukluk yılları, Uzak Doğu mutfaklarıyla kurulan erken temas, Türk mutfağına yöneliş ve Uygur mutfağında başlayan profesyonel deneyim, bugün Hona’yı şekillendiren fikrin temelini oluşturuyor.

Reyhan Ülker

·

27 Haz 2026

Hona: Ahıska'dan kalanlar
apéroapéro

HİKAYE

Ege’den Boğaz’a, Bodrum’dan Çeşme’ye: Denizin kıyısında beş sofra

Ege kıyıları ve İstanbul Boğazı boyunca uzanan beş restorana konuk olduk. Her biri denizle kurulan ilişkiyi farklı yorumlarla ele alıyor. Kimi mevsime teslim olup günlük avın peşinden gidiyor, kimi ocakbaşını esintili bir Bodrum akşamına taşıyor, kimi ise köklü aile hikayelerini aynı bahçede yaşatıyor. Ortak noktaları ise ürünün kendisine duyulan güven ve ortak kurulan sofralar.

20 Haz 2026

Ege’den Boğaz’a, Bodrum’dan Çeşme’ye: Denizin kıyısında beş sofra
apéroapéro

HİKAYE

Narenciye punch: Alkolsüz ve isli

Punch denince akla genellikle alkollü içecekler gelse de bu tarif, narenciye, çay ve baharat notalarının öne çıktığı alkolsüz bir yorum sunuyor. İsli karakteriyle öne çıkan Lapsang Souchong çayı, limon ve portakal kabuklarından hazırlanan oleo-saccharum ile birleşirken; tonik ve soda suyu karışıma ferahlatıcı bir canlılık kazandırıyor. Önceden hazırlanan soğuk demleme çay sayesinde derin aromalara sahip bu punch, kalabalık davetler için ideal.

20 Haz 2026

Narenciye punch: Alkolsüz ve isli