Urla Bağ Yolu etrafında yeni bir yerellik biçimi: Can Ortabaş

Dar, kıvrımlı bir patika. Yolun sonu belli değil. Ulaşılması zor, unutulmuş bir arazi. Yıkık taş evler, kavrulmuş otlar ve hiçliği delen yaşlı bir hurma zeytin ağacı. Bu ağaç Urla’ya özgü, endemik, dalından koparılır koparılmaz yenebilen "erkenci" bir tür. Araziye bakınca ne yatırım planları için davetkar bir manzara ne de kolay çözülebilecek bir denklem var ortada. Yine de orada duran biri var. Ağaçla göz göze gelen, etrafında dolaşan, dalına bakan... Yabancı biri ama sanki bu toprağın çağrısını duymuş gibi. O sırada toprağın sahibi köylü bir bey yaklaşıyor: Yaşı 80’i geçmiş, teni güneşten çatlamış, gözleri masmavi bir rençber. Bakıyor ve doğrudan söylüyor: "Alacağın burayı." Karşısındaki kişi önce şaşırıp gülüyor. Ama amcanın gerekçesi başka:
"Altı aydır satılığa çıkardım burayı. Her gelen kaç para diye soruyor, kimse şu ağacı görmüyor. Sen ağacın etrafında dolanıp duruyon."
O gün ağaçla göz göze gelen o kişi hiç pazarlık yapmadan arsayı satın alıyor. Bakıldığında o günün şartlarında hiçbir mantığı yoktu bu kararın. Ama bazı kararlar mantığın değil, iç sesin işidir derler ya o da öyle yapıyor.
Hikayenin kahramanı, bugün Urla’nın gastronomik bir değer olarak öne çıkmasında etkin rol oynayan, Urla Bağ Yolu’nun kurucularından Can Ortabaş. Şehirli bir çocukken doğayla kurduğu bağın peşine düşen, zamanla o bağın kendisi hâline gelen bir isim. "Ben Karşıyakalıyım" diye anlatıyor. Bahçeli evlerde geçen bir çocukluk, erik ağaçlarının gölgesinde kurulan ilk hayaller... Zamanla betonlaşan şehirlerin daralttığı nefes alanı onu yeniden toprağa döndürüyor.

Can Ortabaş.
1996’da Urla’da hurma ağacıyla başlayan bu yolculuk, bugün bir bağı, bir şaraphaneyi ya da bir üretim tesisini aşarak Türkiye’de çağdaş tarımın, sürdürülebilir üretimin ve yerel kalkınmanın örnek modellerinden biri hâline geliyor. Aynı zamanda şarap üreticisi de olan Ortabaş’ın Urla’yla ilişkisi ilk günden itibaren sadece kendi bağıyla sınırlı kalmıyor. Urla Bağ Yolu ve çevresinde kurulmasına önayak olduğu sistem bir kolektifin inşasını da beraberinde getiriyor. Can Ortabaş bugün hâlâ "Çiftçiliği bana Bilal Amca öğretti," diyebilecek kadar sahici, “Bu topraklar imara açılmayacak” diyecek kadar kararlı.
"Bilal Amca o ağacı gördüğüm için verdi orayı bana. ‘El verdi’ derler ya... O adam beni çiftçi yaptı."
Bir kültür coğrafyası, çevreyle kurulan ilişki
Can Ortabaş’ın "el verdi" dediği o zeytin ağacıyla başlayan hikaye zamanla çevresini de dönüştürmeye başlıyor. Ortabaş, toprakla kurduğu bağın ardından sadece bir çiftçi değil, bir vizyoner hâline geliyor; yıllar içinde yalnızca bir çiftlik ya da bir bağla sınırlanmadan bütün bir coğrafyayı dönüştüren fikirlerle büyüyor. Bu fikirlerin son halkası ise Key Urla.
Dört yıl süren bir hazırlık sürecinin ardından hayata geçen Key Urla’da, otelcilik sektöründen gelmeyen Ortabaş, bu alandaki tecrübesini ortaklarıyla tamamlıyor. Projenin diğer kurucu ortaklarından Selim Özgörkey şöyle anlatıyor:
"Can, Urla’ya hep çok özel bir otel kazandırmak istiyordu. Urla Şarapçılık’a ve Uzbaş Arboretum’a gelen misafirlerin konaklayabileceği, farklı bir deneyim sunan bir yer. Bizi de bu hayaline ortak etti."

Uzbaş Arboretum'dan.
Key Urla bir agro-turizm oteli. Bir yanında şaraphane, diğer yanında yıllardır emekle büyütülen Uzbaş Arboretum yer alıyor. Her iki yapı da zamanla aynı vadide, kendi kendini tamamlayan bir kültürel ekosistem hâline geliyor. Buradaki niyet yalnızca iyi bir otel yaratmaktan doğmuyor. Can Bey ve Selim Bey’in ortak söyleminde de bu çok açık:
"Her yerde güzel bir otel yapabilirsiniz; iyi bir mimar, iyi bir finansmanla mümkün. Ama esas olan pencerenizi açtığınızda soluduğunuz hava, yürüdüğünüz patika, çalının altındaki kuş, sabah karşılaştığınız balıkçı."
Bu yaklaşım turizmi steril bir "hizmet sektörü" olarak değil, bölgesel bütünlük içinde bir yaşam deneyimi olarak kurma çabasından geliyor ve "gelişmek" kelimesine yüklenen anlamı da sorguluyor. Can Ortabaş bunu şöyle dile getiriyor:
"Gelişmek nedir? Daha fazla bina yapmak mı? Betonlaşmak mı? Yoksa insanlara, doğaya, kültüre rağmen değil, onlarla birlikte büyümek mi? Bu bir plan meselesi. İmarı medeni yaparsın; konuta % 7-10, otellere % 15 verirsin. Eğlence merkezlerini yerleşimden uzak tutarsın. Kuralları koyarsın ve uygularsın. O zaman gerçekten gelişmiş olursun. Yoksa sadece büyürsün."

Key Urla'dan.
Key Urla’nın arazisinde yer yer 100 yılı aşkın çam ağaçları var. Otelin mimarisi oluşturulurken tek bir ağaca bile dokunulmaması talimatı veriliyor. Mimarlar bir yılını bu doğal peyzaja uyum sağlamak için uğraşarak geçiriyor. "Bu serveti ben satın alamam," diyor Can Bey. "Bunu yerine koyamazsın. Parayla dikemezsin."
Bu yaklaşım sadece fiziksel değil, kültürel bir bakışı da içeriyor. Urla’yı "Türkiye’nin Toskana’sı" olarak anan çok kişi var ama Can Bey’in bu benzetmeyle de bir meselesi var:
"Biz Toskana’yı kopyalamak istemiyoruz. Urla kendi dinamikleriyle, doğasıyla, insanıyla özgün bir yer. Burayı olduğu hâliyle görünür kılmak istiyoruz. Türk insanı çok girişimci ama hâlâ göçebe refleksleriyle hareket ediyor. Kalıcı olanı kurmak, kollamak yerine, hızlıca almak, bozmak, terk etmek gibi alışkanlıklarımız var. Bu sürdürülebilir değil. Medeniyet yerleşik düzenin ruhla birleşmesiyle ancak mümkün."
Can Ortabaş’ın hayalleri Urla’yı sadece bir turizm destinasyonu değil, bir kültür coğrafyası olarak var etmekten besleniyor. Burada değişimin başlangıç noktası ise hiç kuşkusuz şarap oluyor.

Key Urla'nın şef Seray Öztürk danışmanlığındaki restoranı An Urla'dan.
Bin yıllık hafıza uyanıyor: Urla Şarapçılık
Urla Şarapçılık, toprağın hafızasında uykuda bekleyen bir geleneğin yeniden canlandığı yerde başlıyor. İlk kazılar sırasında 2 metre derinlikte bulunan amforalar bu bölgenin antik dönemlerde de şarap üretimiyle iç içe yaşadığını hatırlatıyor. Antik Klazomenai kentinin kalıntıları arasında altın ya da sikke değil ama nesiller boyunca sürecek bir şarap kokusu çıkıyor ortaya. "Altın harcanır, şarap kalır" diyor Can Ortabaş. Şaraba olan ilgisinin her zaman olduğundan bahsediyor fakat iyi şarap içmeyi ne kadar çok sevse de üretmeyi hiç düşünmemiş. Ta ki bu toprakların geçmişini öğrenene kadar.
Yarımada’nın toprakları killi ve fakir, ama bu tam da kaliteli şaraplık üzümün sevdiği türden. Yazları kurak, iki deniz arasında kalan bir mikro iklimi var. Bu sayede binlerce yıl önce olduğu gibi bugün de bağcılık için ideal bir alan.
"Bu toprağın DNA’sında şarap var. Ama yüzyıldır uyuyordu, biz sadece onu tekrar uyandırdık."

Uzbaş Arboretum ve bağlar.
İlk bağlar dikildikten sonra on yıl boyunca çeşit seçimi, klon denemeleri, toprak analizleriyle geçen uzun bir hazırlık süreci oluyor. Ardından Urla Şarapçılık kuruluyor ve kısa sürede bölgenin çehresi değişmeye başlıyor. Üretimin başlamasıyla beraber dışarıdan gelen ziyaretçiler kadar köydeki pazarcıların da dikkati çekiliyor. Ortabaş bir gün pazar tezgahında gördüğü yerel bir otu sorarken kendisinin Uzbaş Çiftliği’nden olduğunu söyleyince etrafına “Gabarnet mi yetiştiriyorsun?” diye toplanan pazarcılar hâlâ aklında.
"Ot değil ama şaraplık üzüm heyecanlandırdı onları. Demek ki bu bölgenin insanında o bilgi hâlâ var, sadece üzeri örtülmüş diye düşündüm o an."

Key Urla'nın şef Seray Öztürk danışmanlığındaki restoranı An Urla'dan.
Şarap üretimiyle birlikte gelen ziyaretçiler Urla’ya gastronomiyi, konaklamayı, kültürü de beraberinde getiriyor. Can Ortabaş’a göre gerçek sürdürülebilirlik tam da bu noktada başlıyor:
"Eğer bu toprakları korumak istiyorsanız ona değer katmanız gerekiyor. Yoksa sadece ev yaparsınız ama o ev size bir şey kazandırmaz. Dışarıdan gelir getiren işler olmalı. Toskana’da, Bordeaux'da, Napa Vadisi’nde insanlar bağlara sadece şarap içmeye değil, yaşamak için geliyor. Şarap turisti başkadır. Daha çok harcar, daha çok deneyim arar ve çevreye her zaman fayda sağlar."
Urla Şarapçılık bugün 15. yılını geride bırakırken ulusal ve uluslararası 450’ye yakın ödüle layık görülüyor. Beşinci yılında 69 bin ziyaretçiyi ağırlayan şaraphane, kısa sürede Avrupa’nın en çok ziyaret edilenlerinden biri hâline geliyor. Ortabaş için asıl ödül ise ziyaretçilerin memnuniyeti. Çünkü onun gözünde bir şaraphanenin değeri sadece aldığı madalyalarla değil, bölgeye kattığı canlılıkla ölçülebilir.
"Biz sadece iyi şarap yapmayı değil, iyi bir miras bırakmayı istedik. Çocuklarıma bırakacağım para değil, bu toprağın hikayesi."

Mahzenden.
Urla Bağ Yolu’nun doğuşu: Teruar bilinci, dayanışma kültürü
Urla Şarapçılık’ı takiben, Türkiye’de şarapçılığın yalnızca ekonomik değil, kültürel ve toplumsal bir kimlik meselesi olarak yeniden tanımlandığı bir dönemde Urla Bağ Yolu'nun hikayesi de yazılmaya başlanıyor. 2000’li yılların başında Urla’da bağcılık faaliyetleri artıyor ve bu üretimlerin birbirinden kopuk biçimde gelişmemesi gerektiği yönünde bir bilinç ortaya çıkmaya başlıyor. Bağcılığı sadece bireysel bir yatırım veya ticari faaliyet olarak değil, kolektif bir model olarak gören Can Ortabaş dahil birkaç üretici, bu düşünce etrafında biraraya geliyor.
Her biri farklı zamanlarda kurulmuş olsa da aynı coğrafyanın olanaklarını değerlendiren, aynı iklimsel ve kültürel zeminde üretim yapan Urlalı şarap üreticileri zamanla ortak bir dil oluşturma gereği duyuyor. Başlangıçta bu bir "yanyana durma" pratiği olsa da zamanla bir etik çerçeveye hatta yazılı olmayan kurallar bütününe dönüşüyor.

An Urla'dan.
Bu kurallar yalnızca ticari bir birlikteliği kapsamıyor; teruar bilincini, etik üretimi ve bölgesel temsil ilkesini temel alan kolektif bir model öneriyor. Can Ortabaş’ın vurguladığı gibi bu modele dahil olmanın ilk koşulu "sahici olmak."
Üreticinin TAPDK gibi yasal zorunlulukları yerine getirmesi, hijyen ve üretim standartlarını sağlaması ancak en önemlisi ürününün kökenine, yani bölgenin iklimine, toprağına, kültürüne sadık kalması bekleniyor. Bu bir coğrafi uygunluğun yanında ahlaki bir duruş olarak da belirleniyor.
Ortabaş’ın dile getirdiği gibi Türkiye’deki bağ alanlarına kıyasla şarap üretici sayısının hâlâ düşük olması ve buna karşın Avrupa’daki örneklerin eriştiği ölçek, bu modelin yaygınlaştırılmasının önemine işaret ediyor. Urla’nın ekolojik çeşitliliği, farklı rakımlarda farklı üzüm çeşitlerinin yetişmesine olanak tanıyor. Örneğin, bölgenin deniz etkisine açık kesimlerinde Syrah başarılı olurken, daha yüksek rakımlarda Pinot Noir veya Sauvignon Blanc gibi serin iklim üzüm çeşitleri üretilebiliyor. Bu farklılık bölgeyi hem üretim açısından hem de deneyim çeşitliliği açısından da cazip kılıyor.
Nitekim Urla Bağ Yolu’nun başarısı yalnızca şarap üretimiyle sınırlı kalmıyor. Bölge zamanla bir gastronomi, turizm ve yaşam kültürü merkezine dönüşüyor. Yerel üreticiler arasında rekabet yerine dayanışma esas alınıyor. Bu vizyon yıllar içinde restoranların, küçük otellerin, butik işletmelerin, hatta MICHELIN yıldızlı şeflerin birbirini besleyen bir ekosistem oluşturmasını sağlıyor. Bugün aynı coğrafyada birden fazla MICHELIN yıldızlı restoranın bulunması da aslına bakılırsa bu ortak emeğin bir nişanesi.

An Urla'dan.
Bireysel çaba, kamusal mesafe
Urla Bağ Yolu’nun ortaya çıkışı, devletin planlı bir kalkınma stratejisi ya da tarımsal planın değil, bireysel vizyonların ve yerel aktörlerin inisiyatifiyle şekilleniyor. Dünya genelindeki bağ yolu örneklerine baktığımızda ise kamu politikalarının ve merkezî teşviklerin belirleyici olduğu görülüyor. Fransa’daki Alsace Şarap Yolu, İtalya’daki Strade del Vino, hatta Türkiye’de Trakya Bağ Rotası gibi örnekler çoğu zaman Avrupa Birliği fonlarının, bölgesel kalkınma ajanslarının ve merkezi idarenin yönlendirmeleriyle kurumsallaşmış yapılar. Urla ise bu anlamda bir istisna teşkil ediyor. Kamusal destekten ziyade özel çabalar, kişisel kararlılıklar ve yerel dayanışmayla kuruluyor.
Can Ortabaş’ın ifadeleri bu farkı açık biçimde ortaya koyuyor. Türkiye’de birçok alanda olduğu gibi tarım ve bağcılıkta da "devletten bekleme" alışkanlığının yaygın olduğuna değinen Ortabaş bu düşünceye mesafeli duruyor: "Devlet dediğin benim" diyerek modern vatandaşlık bilincine vurgu yapıyor. Devleti soyut bir yardım dağıtıcısı olarak görmek yerine, kendi emeğiyle ve vergisiyle sorumluluk alan bir yurttaş anlayışını savunuyor. Bu perspektif Urla Bağ Yolu’nun özünü anlamak açısından kritik: Talep edenlerin değil, üretenlerin şekillendirdiği bir model uygulanıyor.

Uzbaş Arboretum'dan.
Ne var ki bu model içinde de kamu düzenlemelerinin ve vergi sisteminin etkisi dışlayıcı değilse de yer yer sınırlayıcı rol oynuyor. Ortabaş bu durumu şöyle analiz ediyor: Türkiye, vergi toplama kapasitesi açısından “yarı gelişmiş” bir ülke. Bu da doğrudan vergilendirme yerine dolaylı vergi sisteminin hâkim olmasına yol açıyor. Alkol, tütün, akaryakıt gibi kalemlere yüklenen ÖTV ve KDV oranları özellikle küçük ölçekli üreticileri zorluyor. Ancak burada ince bir ayrım var:
"Vergi alınmasına karşı değilim. Avrupa'da da alınıyor. Sorun verginin uygulanma biçimi ve eşitsizliği. Özellikle teminat sistemi küçük üreticiler için caydırıcı. Üretilmemiş ürünün, satılmamış şarabın vergisinin peşin ödenmesi finansal sürdürülebilirliği tehdit ediyor."
Teminat sistemine gerekçe "bandrol kaçağı" sorunu, büyük ölçüde rakı ve votka gibi yüksek alkol içeren ürünlerde yaşanırken, bedeli çoğu zaman şarap üreticisine ödetiliyor. Bu durum yalnızca mali değil, etik bir eşitsizliği de gündeme getiriyor.
Buradaki çelişki açık: Devletin vergi sistemindeki açıklardan doğan yapısal sorunlar, sorumluluk sahibi üreticilerin üzerine yükleniyor. Oysa Ortabaş’ın ifadesiyle bu üreticiler “bin derdi” olan insanlar. Düzenleyici kurumların bir kısmı da durumun farkında ama çoğu zaman yapısal çözüm önerileri geliştirilemiyor. Bu da bürokrasinin işlevselliğine dair daha geniş bir soruna işaret ediyor. Ancak tüm bu koşullara rağmen Urla Bağ Yolu kendine bir direnç alanı inşa ediyor. Bu modelin başarısı başka bölgelerde de ilham kaynağı oluyor.

An Urla'dan.
Şarap, toprak, gelecek
Urla Bağ Yolu, planlı bir stratejiden çok organik bir oluş süreci olarak şekilleniyor. Şarap üretimi bir tarım faaliyeti olarak başlasa da zamanla bir ekonomik ekosisteme dönüşüyor: Tarladan başlayan bu döngü istihdam yaratıyor, tarımda bilinçli üretimi teşvik ediyor, yan sanayileri harekete geçiriyor, gastronomi ve turizmi besliyor, sanat ve mimarlıkla birleşiyor.
Üretici toprağı yalnızca kazanç alanı değil, ekolojik ve kültürel bir sorumluluk alanı olarak da görüyor. Napa Vadisi örneğinde olduğu gibi, şarap üretimi doğrudan ekonomik değerinin çok ötesine geçiyor. Ortabaş’ın verdiği rakamlar çarpıcı: 3,4 milyar dolarlık üretim, 39 milyar dolarlık ekonomik etki yaratıyor. Bu katma değer yalnızca şarabın satışından değil; restoranların, otellerin, sanat galerilerinin, turizm ağlarının ve bölgesel markaların etkileşiminden doğuyor. Şarap ekonominin merkezine yerleştiğinde o merkezde kültür ve topluluk duygusu da yeniden tanımlanıyor.
Ortabaş’ın ifadesiyle şarapsever profili sadece bir tüketici tipi değil; doğayı, sanatı, tarihi, gastronomiyi seven, iyi eğitimli, bilinçli bir topluluk. Urla Bağ Yolu da bu profille rezonansa giren bir yaşam alanı sunuyor. Şarap bir "lüks tüketim" ürünü yerine kırsalda ekonomik adaletin ve çevresel sürdürülebilirliğin neferi oluyor. Dolayısıyla bağ yolu bir güzergah olmaktan çıkarılıp alternatif bir kalkınma modeli hatta bir medeniyet tahayyülü olarak da okunabilir. Üstelik bu tahayyül, son derece doğal ilerliyor. Tıpkı şarap gibi: Zaman istiyor, sabır istiyor ama sonunda tadına doyulmaz o lezzete erişiyor. Ortabaş’ın son sözleri de bu bütünlüğü sade ama etkili biçimde özetliyor:
"Ben bile bu kadarını beklemiyordum."
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Urla Bağ Yolu’nun kuruluş sürecini, bağcılık kültürünün dönüşümünü ve bugün ulaştığı noktayı şarap üreticisi ve girişimci Can Ortabaş ile konuştuk. Üzümden şaraba, turizmden yerel üretime uzanan dönüşümün arka planı bu sohbette.
26 Tem 2025

YAZARLAR

Reyhan Ülker
İstanbul Bilgi Üniversitesi Gastronomi ve Mutfak Sanatları bölümü mezunu Reyhan, üniversite hayatı boyunca Mikla ve Ruhun Doysun başta olmak üzere şef Mehmet Gürs’ün çeşitli projelerinde yer aldı. Kopenhag'ta bulunan Noma’da tamamladığı staj programının ardından odağını "yemek hikayeleri"ne çevirmeye karar verdi. 2022 yılı Kasım ayından beri Aposto’da yemek editörlüğü yapıyor.

apéro
İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.
İLGİLİ OKUMALAR
Türkiye'de kahvaltı hiçbir zaman yalnızca günün ilk öğünü olmadı. Ailelerin, dostlukların ve gündelik hayatın etrafında şekillenen bu kültür, Erenköy'deki Mehmet Ali Paşa Köşkü'nde bulunan Ethem Efendi Kahvaltı'yla geçmişi ve bugünü aynı sofrada buluşturuyor.
11 Tem 2026

Londra’da Türk mutfağı artık yalnızca kebapçılar ve mahalle restoranlarından ibaret değil. Şehrin merkezinde açılan yeni nesil restoranlar, sokak lezzetlerini yeniden yorumlayan girişimler ve farklı kitlelerle kurulan yeni ilişkiler, mutfağın görünürlüğünü ve algısını değiştiriyor. Soho’dan Dalston’a uzanan bu rota, Türk mutfağının Londra gastronomi sahnesindeki yerini takip ediyor.
04 Tem 2026

Beyoğlu’nun, ahşap dokulu ve minimalist atmosferiyle öne çıkan Uzak Doğu etkili restoranı Hona'dayız. Hona, şef Ansar Kemaloğlu’nun ailesinin sürgün edildiği köyün adı. Özbekistan’da geçen çocukluk yılları, Uzak Doğu mutfaklarıyla kurulan erken temas, Türk mutfağına yöneliş ve Uygur mutfağında başlayan profesyonel deneyim, bugün Hona’yı şekillendiren fikrin temelini oluşturuyor.

Ege kıyıları ve İstanbul Boğazı boyunca uzanan beş restorana konuk olduk. Her biri denizle kurulan ilişkiyi farklı yorumlarla ele alıyor. Kimi mevsime teslim olup günlük avın peşinden gidiyor, kimi ocakbaşını esintili bir Bodrum akşamına taşıyor, kimi ise köklü aile hikayelerini aynı bahçede yaşatıyor. Ortak noktaları ise ürünün kendisine duyulan güven ve ortak kurulan sofralar.
20 Haz 2026

Punch denince akla genellikle alkollü içecekler gelse de bu tarif, narenciye, çay ve baharat notalarının öne çıktığı alkolsüz bir yorum sunuyor. İsli karakteriyle öne çıkan Lapsang Souchong çayı, limon ve portakal kabuklarından hazırlanan oleo-saccharum ile birleşirken; tonik ve soda suyu karışıma ferahlatıcı bir canlılık kazandırıyor. Önceden hazırlanan soğuk demleme çay sayesinde derin aromalara sahip bu punch, kalabalık davetler için ideal.
20 Haz 2026





