Toplumsal ve kültürel hareket olarak onarıcı tarım


The Irish Spirit’le İrlanda ruhunun merkezine yolculuk: Dublin İrlanda’nın serin havasını apéro satırları arasında estirmeye niyetlenince The Irish Spirit davetimizi kırmıyor; karamel, meşe ve baharat kokularının duyuları ziyaret ettiği Dublin’de bizi bir gezintiye çıkarıyor. Dublin The Irish Spirit , elbette Bow Street üzerinde yer alan ve 1780’den bu yana dünyanın en iyisi olarak görülen damıtım tesisinin özel turuyla geziye başlamayı öneriyor. Geçmişin ve kalitenin tadına vardıktan sonra, renkli kapılar ve asi sprey darbelerine ev sahipliği yapan duvarların arasında gezinirken minik bir mola için Dublin’in en eski kafesi Bewley’s 'e uğramanızı, dondurma tutkunuysanız Murphy’s 'e bir selam vererek Irish Cream ’li dondurmasını denemenizi tavsiye ediyor. Dünyanın en popüler graffiti alanlarından biri olan Windmill Lane Studios yanındaki duvara yakından bir göz atmakta ise fayda var. Hem gündüzü hem gecesiyle ziyaretçilerini oldukça mutlu eden Dublin’de, 800 yıllık geçmişe sahip Dublin Kalesi ve Aziz Patrik’i ziyaret edebileceğiniz St. Patrick’s Katedrali ’yle tarihî bir tur yapabilir, güzel kareler için Ha’penny Köprüsü ’ne özellikle gün batımına yakın uğrayabilirsiniz. Günün sonunda The Irish Spirit , Temple Bar mahallesine doğru süzülmenizi ve hem İrlanda’nın coşkulu ruhuha kapılmak hem de geleneksel İrlanda müziğine kulak vermek üzere bölgede yer alan birçok lokal pub’dan birinde gününüzü taçlandırmanızı diliyor. Doğanın keyfini çıkarmak ve lokallerle buluşmak için St. Stephen’s Green ve Phoenix Parkı ’nda zaman geçirmenizi veya Dublin’den yalnızca 90 km uzaklaşarak Cork Midleton’ın yemyeşil alanı üzerinde konumlanan ana damıtım evinde yeşilin ve 200 yılı aşkın kalitenin tadına varmanızı öneriyor. Dublin’in serin ve neşeli havasını uzaklara gitmeden tatmak isterseniz The Irish Spirit ’i ziyaret edebilirsiniz.
Daha fazlasını öğren →
Anadolu Meraları, iklim değişikliğiyle mücadele ve adaptasyon süreçlerine onarıcı sistemler kurarak yanıt veren bir sosyal girişim. Dünyada onarıcı tarım ve bütüncül yönetimin öncüsü uluslararası Savory Enstitüsü’nün Türkiye’deki tek gözesi olan girişim 2013’te Çanakkale, Biga-Hacıköy’de kuruluyor. Ekonomiyle ekolojiyi barıştıran sistemler tasarlayarak etik, adil ve onarıcı bir dönüşüme kaldıraç görevi görmeyi amaçlıyor.
Ölçeklendirilebilen ekosistem modelleri kurguluyor, bilgiyi harmanlayan yenilikçi yöntemler ve teknolojiler geliştirip hayata geçiriyor. Verimli kırsal ekosistemleri yaratmak için kamu, özel sektör ve STK’larla işbirlikleri gerçekleştiriyor. “Onarım” kavramını geniş kesimlere anlatmak için sosyal etki ve kapasite geliştirme çalışmaları yürütüyor.
Gıda güvenliği ve tarımın geleceğini tehdit eden riskler karşısında “sürdürülebilirlik” ilkesinin de ötesine geçerek üretirken toprağı iyileştirmek; toprağı iyileştirirken ekolojik, ekonomik ve toplumsal onarımı aynı anda yapmayı istiyor. Böylece Türkiye ve dünyada onarıcı tarım anlayışının yerleşmesini sağlayarak sistem dönüşümünün ve Onarım Çağı’nın tetikleyicisi olmayı hedefliyor.

Durukan Dudu
Durukan Dudu, uzun yıllardır iklim hareketinin içinde. 2005'te kurduğu Ormanevi Kolektifi'yle yeni medeniyetler ve insanlık üzerine kurduğu hayallerde ilk adımını atıyor. Yeşil Gazete'nin kurucularından olan Durukan, lisans eğitimini Galatasaray Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde tamamladıktan sonra İsveç'te SLU'da “Kırsal Kalkınma” ve “Çevre İletişimi ve Yönetimi” alanlarında yüksek lisans yapıyor. İklim kriziyle mücadelede Türkiye ve Avrupa'daki gençlik hareketleriyle çalışmaya başladığı 2008 ile 2010 yılları arasında "bütüncül yönetim" ve "onarıcı tarım" kavramlarıyla tanışıp bu küresel topluluğun aktif bir üyesi oluyor. Eş Kurucusu olduğu Anadolu Meraları başta olmak üzere çeşitli girişimde öncü rolünü üstlenen Durukan, 2017’den beri yurtiçi ve yurtdışında, Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) başta olmak üzere, uluslararası kurumların projelerine, özel sektöre ve çiftçilere onarıcı tarım danışmanlığı veriyor.

Yasemin Kireç
Anadolu Meraları’nın CEO'su Yasemin Kireç, lisansını sosyoloji ve antropoloji üzerine tamamlıyor. Üniversite yıllarından itibaren permakültür, doğal yaşam ve ekoloji konularına olan ilgisi sebebiyle çeşitli eğitimler ve sertifikalar alıyor. 2015 yazında Çanakkale’de Anadolu Meraları uygulama arazisinde tamamladığı “Bütüncül Yönetim” eğitimi de bunlardan biri. Yasemin eğitmenliğinin yanı sıra aktif olarak yereldeki üretici-tüketici buluşmalarına katılıp bilgi ve deneyimin paylaşılmasına çeşitli katkılar sağlıyor.
Anadolu Meraları’nın “başlatıcı” olma hikâyesi nasıl başladı? Bireysel duyarlılıklarınız, ekosistemler ve dünya hakkındaki görüşleriniz hangi aşamada kavuşup fikriyattan sosyal girişimcilik örneğine dönüştü?
Durukan: Yıllar içinde deneyim kazandıkça her geriye dönüp baktığımda çıkış hikâyesini yorumlama şeklim hep değişiyor. Şu an gördüğüm hâliyle başlangıcımız, anlamlı bir dönüşüm ve etki yaratmak isteyen Durukan ve Volkan (Büyükgüngör)’ın yeni bir insan olma hâli ve beraberinde yeni bir toplum yaratma hayaliydi. Bu bağlamda, insanın doğayla ilişkisini en başından kurgulaması gerektiğine dair inancımızla bunun nasıl mümkün olabileceğinin yanıtını aramaya koyulduk. Ekosistemler üzerinde yarattığımız etkinin zarar vermenin çok ötesine geçip onarıcı olabileceğini keşfetmemizle önümüzde yepyeni bir yol açıldı.
Anadolu Meraları’na başladığımız yıllarda onarıcı tarım kavramı küreselde bile yolun çok başındaydı; “bir avuç insan”dan bahsettiğimiz yıllar. Bu kavramla ve olası uygulamalarıyla bu kadar erken aşamada karşılaşmamız bir yandan işimizi zorlaştırırken diğer yandan hareketin başından itibaren bize çekirdeğinde olma şansı tanıdı. Anadolu Meraları’na başlarken birkaç temel ilkemiz vardı. İlki; yapmadığın hiçbir şeyi anlatma. Bu sebeple koyunla keçiyi tek bakışta ayıramayacak kadar sıfır teknik bilgiye sahipken kırsala göçüp uygulama arazisi kurduk, işin detaylarını birebir deneyerek öğrendik. Esas itkimiz toplumsal dönüşüm fikrini gerçekleştirme yollarını deneyimlerken “onarıcı tarım” olarak başlayıp yarattığı etki alanını gördükçe “onarım çağı” demeye başladığımız geniş hareketin önünü açmanın peşine düştük. Yola çıkarken niyetimiz işin sosyal ve ekolojik modelini kurgulayıp insanlara sağlayacağımız olanaklarla onları muktedir kılabilmekti; hâlâ da o doğrultuda ilerliyoruz. Anadolu Meraları için “başlatıcı” sıfatını kullanmamızın öyküsü de buraya dayanıyor.

Durukan ve Volkan, Anadolu Meraları'nın kurucuları
Başta ne girişim ne de sosyal girişim kavramları aklımızın ucundan geçmedi. Zaten gerçekçi düşünürsek Anadolu Meraları bildiğimiz anlamda girişimci olma düşüncesiyle kurulabilecek bir iş değildi çünkü ortada pazar, kavram ya da sermaye yoktu. Biraz cesaret biraz da sezgiselliğin üzerinden planlı ve stratejik bir şekilde ilerledik. Sosyal girişimcilik tarafını 2017’de dünyanın ilk ve en geniş sosyal girişimci ağı Ashoka’nın iletişime geçip yaptığım işi sosyal girişim olarak tanımladıklarını belirttikten sonra fellow yapmak istediklerini söylediklerinde öğrendim. Büyük resme baktığımızda hepsinin ortak bir örüntü ve yolculuk olduğunu görebiliyorum.
Bütüncül yönetim nedir? Bu kapsamda onarıcı tarımı temel ilkeleri ve tarımsal pratikleriyle nasıl açıklarsınız?
Yasemin: Bütüncül yönetim, doğa bilimcisi ve yabanıl yaşam uzmanı Allan Savory'nin ülkesi ve Afrika'nın geri kalanı başta olmak üzere dünyanın en önemli sorunu olarak gördüğü çölleşmeyle mücadele için uzun yıllar süren çalışmalarının sonunda ortaya çıkan bir yönetim modeli. Toplumsal, ekonomik, kültürel ve bireysel boyutlarının tamamını hesaba katan karar alma çerçevesi, finansal planlama, arazi planlaması gibi modüllerle bir “bütün”ü yönetmemizi kolaylaştırıyor.
Bütüncül yönetim çiftçiler arasında en fazla rağbet gören onarıcı tarım araçlarından biri çünkü bu modelle seçtiğiniz yöntemler ve planlama son derece somut çıktılı, pratikle teoriyi birleştiren ve her ölçekte uygulanabilir bir çerçeve çiziyor. Buna ek, her ne kadar hayvancılık odaklı başlamış olsa da artık sadece hayvancılık için değil her türlü arazi-temelli çalışma, işletme ve proje için kullanılabilen bir karar alma, planlama ve uygulama algoritması var. Çerçevesi belli olsa da tek reçetesi olmadığı için her türlü ölçek, iklim ve toprak yapısında ekonomik, ekolojik ve toplumsal açıdan onarımı mümkün kılıyor.
Bu kadar insanı nasıl doyuracağız?
Bütüncül yönetimin hayvansal ve bitkisel üretim süreçlerinin entegrasyonunu savunmasının sebebini nasıl açıklarsınız?
Durukan: Tarım ve gıda söz konusu olduğunda herkesin kendi meşrebince cevabını aradığı üç temel soru var: Bu kadar insanı nasıl doyuracağız? Bu doyurma sürecinde ekosistemleri ve iklimi nasıl korumaya devam edeceğiz? Hem insanları besleyip hem gezegeni yaşanır hâlde tutarken bunu sosyal ve ekonomik olarak adil bir şekilde yapmayı nasıl başaracağız? Bütün kavramları ve grupları bir kenara alıp işin özüne indiğimizde karşımıza çıkan iki cevap var: Bunlardan birincisi problemi yönetimsel bir sorun olarak ele alıp çözümü ekosistemleri ve insana dair her şeyi beraber, bütüncül şekilde nasıl yönettiğimizde aramak. Bir diğeriyse teknik bir sorun olarak kabul edip doğanın bir kısmını konvansiyonel tarımla tahrip edebilecek alan olarak ele alırken kalanını doğanın kendisine bırakmak.

Durukan Colorado'daki eğitim alanında bizonlarla
Onarıcı tarımcıların çoğunluğu problemi yönetimsel bir sorun olarak kabul ediyor. Doğal kaynakların potansiyelini elimizdeki bilgiler, bölgenin sosyal ve ekonomik dinamikleri ışığında değerlendirerek üretimin buna uygun olarak yönetilmesi gerektiğini savunuyorlar. Konuya böyle bakıldığında ekolojik anlamda odaklanılması gereken asıl konunun “et yiyip yememek” ya da “hayvansal üretim mi bitkisel üretim mi” ikilemlerinden uzaklaşıp “Nasıl sistemler tasarlamalıyız; çok yıllık mı, tek yıllık mı?” sorusu olduğu anlaşılıyor.
Tek yıllık üretim mısır, buğday, arpa, soya fasulyesi gibi ürünleri her sene ekip yeniden hasat ettiğimiz bir üretim sistemi, bugün dünyadaki üretimin en geniş kısmını oluşturuyor. Bu ürünlerin üretimi fosil yakıt tüketimi gibi konuların yanı sıra toprağı tahrip eden çeşitli tarımsal uygulamaları da gerektiriyor. Konuya “Nasıl sistemler tasarlamalıyız; çok yıllık mı, tek yıllık mı?” sorusunun ışığında baktığımızda tek yıllık bitkisel üretimi dayatan konvansiyonel hayvancılık direkt saf dışı kalıyor zaten.
Çok yıllık ekosistemler tek yıllıklara kıyasla enerji verimliliği çok daha fazla olan; toprak içindeki organik madde miktarının ve toprak organizmalarının arttığı, biyolojik çeşitliliğin güçlendiği sistemler. Doğa çok yıllık bir ekosistem; her sene yok olup yeniden oluşmaz. Bizim de biyomimikri adını verdiğimiz doğayı taklit etme mantığıyla hareket ederek üretim sistemlerimizi çok yıllık sistemlere dönüştürmemiz gerekiyor.
Bu durum Türkiye’de savan ekosistemini taklit eden bir üretim sistemi kurmak anlamına geliyor. Biyolojik olarak insan denen türün ortaya çıktığı bu ekosistem dağınık hâlde ağaçlarla yer yer çalı ve otların da görülebileceği, pratikte çok yıllık bitkisel üretime dayanan bir alan. Bu sistemde hayvancılık yapmadığın takdirde ekosistemi onarıp onun yeniden oluşmasını sağlayamıyorsun. Doğada hayvan olmayan herhangi bir yerin var olmadığını da göz önünde bulundurursak bu durumun milyonlarca yıldır geçerli bir denge noktası olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla mesele hayvancılık yapılmalı mı yapılmamalı mı sorusuna yanıt aramaktan ziyade ihtiyacımız olan çok yıllık ekosistemi kurmamız için gereken üretim sistemlerini anlamamız.
İklim değişikliği ve çölleşmenin önemli sebeplerinden biri olarak hayvancılığın gösterilmesini nasıl yorumluyorsunuz?
Durukan: İnsanın doğa üzerindeki yıpratıcı etkisinin en yoğun olduğu alan tarım ve bu sadece gıda üretimini değil insanın karasal alanlarda yapılan tüm üretimleri kapsıyor. Toprak çok büyük bir karbon yutağı ve karbon toprağın içinde organik madde olarak duruyor. Çok yıllık bir ekosistemi doğru yönetemeyip toprak yapısını bozduğumuzda topraktaki karbon okside olup karbondioksite dönüşerek atmosfere karışıyor. Bunu göz önünde bulundurduğumuzda iklim değişikliğinin önemli bir sebebinin gıdayı tek yıllık ekosistemler üzerinden üretmemizle ilgili olduğu anlaşılıyor.
Hayvansal üretimin iki sebeple yanlış bir tartışma konusu olduğunu düşünüyorum: Birincisi, metan üretimiyle ilgili veriler çok eksik ve metan salınımının nerelerden kaynaklandığını tam olarak hâlâ bilmiyoruz. İkincisi, metan doğada herhangi bir çürüme gerçekleştiğinde ortaya çıkan bir gaz: bahçende yaptığın kompost zamanla ufalırken ya da ot yiyen hayvanın işkembesindeki ot ölüp proteine dönüşürken doğal döngünün sonucu olarak havaya metan salınıyor. Burada hatırlamamız gereken metanın çok yıllık ekosistemlerde hızlı bir şekilde yeniden toprağa tutunma potansiyeli var. Dolayısıyla düzgün üretim yapıldığında zaten bu sorun büyük ölçüde çözülüyor.
Medeniyetin başladığı Mezopotamya’nın bugün geldiği noktada çölleşmesinin sebebini binlerce yıldır süregelen ve yaygınlaşmış yanlış tarım uygulamalarına bağlayabilir miyiz?
Yasemin: Tarım, ilk pulluk/sabanın icadından beri yüzyıllardır süregelen, insanın doğaya en büyük müdahalesi. Kimyasal gübre ve tarım zehirlerinin kullanılmasıyla verdiğimiz zarar iyice arttı. Son yüzyıla baktığımızda 1950'lerde “artan dünya nüfusunu nasıl doyuracağız” endişesiyle ürün verimliliğine odaklanan bir bakış açısıyla yapılan tarımı ortaya çıkaran Yeşil Devrim’le bu zararın boyutlarının ve alanının genişlediğini görüyoruz.
Tarım ve medeniyetin başlangıcı Mezopotamya birkaç bin yıl boyunca yapılan “doğal” tarım sonunda MÖ bin yıllarına yaklaşıldığında su kaynakları azalan, düşük verimli ve hızla çölleşen bir bölge oldu. Bugün Sahra Çölü dediğimiz bölgenin bereketli bir havzadan çöle dönüşmesinde insanın tarımsal faaliyetlerinin oynadığı rolün ne denli etkin olduğu artık biliniyor.
Onarım nasıl öngörülebilir?
2014’te The Guardian’da yayımlanan bir makalede onarıcı tarımın yarattığı olumlu etkinin bilimsel verilerle kanıtlanamadığından bahsedilirken aradan geçen zaman zarfında nasıl bir yol kat edildi?
Durukan: Tarımın uzun zaman boyunca teknik bir sorun gibi görülüp tek yönlü ele alınması veri olarak hep yanlış sayılara ulaşılmasına neden oldu. Buna iyi örnek FAO’nun Livestock’s Long Shadow adındaki raporu yayımladıktan birkaç sene sonra hesaplamaların yanlış olduğunu söylemesidir. Ekosistemler karışık değil karmaşık sistemler; kendi kendini düzenleyen, ağ-tipi etkileşimli ve bütüncül idare edilmesi gereken süreçler. Bunları karışık, yani doğrusal ve mekanik süreçler gibi ele alarak sağlıklı öngörülerde bulunmanız mümkün değil.
Tartışma konularından onarıcı tarımın sonuçlarıyla ilgili bilimsel veri eksikliği kabul edilebilir çünkü akademi bu konuyu çok geriden takip etti. İlk yapılan akademik çalışmalarda kendi modellemeleri üzerinden yaptıkları analizlerde uygulanan bütüncül otlatma planlarının doğru hazırlanmadığı anlaşıldı. Özetle akademi onarıcı tarım mevzuunda hiçbir zaman lider konumunda olmadı. Ben son 4-5 yıldır modelleme temelli değil veri temelli hakemli (peer-reviewed) makalelere bakıyorum ve orada onarıcı tarımın işe yararlılığıyla ilgili sayısal olarak çok daha sağlıklı veriler yayımlanıyor. Buna ek, 2014’ten bu yana örneklem sayımız sadece hikâye anlamında değil veri olarak da çok arttı.
Eksik kalan bir noktayı belirtmem gerekirse: Onarıcı tarım sürece değil sonuca bakar ve sonucu ölçmek hem teknik hem de pratik anlamda çok zor, büyük maddi kaynaklar ve yeni araçlar gerekiyor. Mesela 7-8 sene evvel Avustralya’da karbon tarımı kanunu düzenlemesi yapıldı fakat ilerleyemedi çünkü çiftçinin gömdüğü karbonu ölçmenin maliyeti o çiftçiye verilecek sübvansiyondan katbekat fazlaydı. Benim öngörüm 1-2 yıl içinde bilimsel olarak bu konunun artık tamamen oturacağı.

Yasemin Şanlıurfa'da
Geleneksel, organik, doğal ve sürdürülebilir tarım sistemlerini birbirlerinden ayıran temel farklar neler? Onarıcı tarımın bu kavramlar arasındaki yeri neresi?
Yasemin: Onarıcı tarım; geleneksel, organik, doğal, sürdürülebilir ve başka bir çok eski ve yeni tarım yöntemini kullanabilir, bu yöntemleri birleştirebilir veya hiç kullanmayabilir. Bütünü gözeterek yapılan bir yöntem değil paradigma değişikliğidir. Onarıcı tarımda önemli noktalardan biri onarımın ölçülebilir olmasıdır: İdeal bir senaryoda, onarıcı tarım yapılacak üretimin, bölgenin ve insanların bağlamına göre onarım çerçevesinden bakarak yöntem seçmek, planlama yapmak, bunları belgelemek, gözlemlemek ve sonuçlarını ölçmektir.
Onarıcı tarım gıda, tarım ve bunun sosyoekonomik örgütlenmesi konusundaki birçok alışkanlığımızı sarsan önermeler ve bilgiler içeriyor. Durukan bir yazısında bunu bir örnekle açıklamıştı: “Yerel tohum ve zehirsiz/gübresiz tarımla üretim iyi ama yetersizdir. Onarıcı tarım toprağı sürmek gibi ‘geleneksel’ bir yöntemin de gezegen için olumsuz sonuçları olduğunu somut verilerle gösteriyor, bu yöntemlere daha pratik alternatifler öneriyor. Üretim zincirinin her bir halkasına bakıyor, en temel dinamiklere işlevsel bir bakış açısıyla iniyor, sorguluyor. Onarıcı tarım deney yapmayı, planlamayı, gözlem yapıp veri toplamayı teşvik ediyor.”
Kırsal kalkınma ve bir başlangıç noktası: Tarım
Toprak ve insan ilişkisi gözönüne alındığından tarımda makineleşme insanı topraktan uzaklaştırır mı? Onarıcı tarımda teknolojinin yeri ve kullanımından bahseder misin?
Yasemin: Kişisel deneyimlerimden yola çıkarak teknolojinin ve makineleşmenin insanı topraktan uzaklaştırdığını düşünüyorum. Tüketici boyutuna baktığımızda çoğunluk üretim süreçlerinden bihaber, sebzelerin ve meyvelerin nasıl çoğaldığını bilmiyor ve maalesef ilgilenmiyorlar da.
Üretici boyutundaysa makineleşmeyi insan gücüne alternatif olarak görme yanılsaması var fakat teknoloji çiftçinin hizmetine sunulan bir araç olmalı, çiftçiye alternatif değil. Onarıcı tarım bu farkı gözetmeye çalışıyor; teknolojinin ekosisteme, bütüne zarar verdiği noktalarda teknolojiden uzaklaşıyoruz ancak onarıma hizmet ettiği zaman onu bağlamımıza uygun bir şekilde kullanıyoruz.

Anadolu Meraları ekibi arazide
Dünyada onarıcı tarımın kırsal kalkınma stratejilerine ya da bu yöndeki devlet politikalarına dahil edildiği örnekler var mı? Varsa bunların sonuçları ve Türkiye’de uygulanılabilirliğiyle ilgili ne düşünüyorsun?
Yasemin: En yakınımızdaki örnek olarak Avrupa Birliği’ni gösterebiliriz. Avrupa Birliği bölgesindeki toprakların yüzde 70’i sağlıksız olarak görülüyor ve dörtte biri çölleşme tehdidi altında. Avrupa Birliği’ne politika tavsiyeleri veren Avrupa Bilimler Akademileri Danışma Konseyi (EASAC) yakın zamanda bu alanda hazırladığı ilk bilimsel çalışmasında üye ülkelere ortak tarım politikalarında onarıcı tarıma öncelik verilmesi için tavsiyede bulundu. Raporda biyoçeşitliliği korumak, gıda üretimini artırmak ve aynı zamanda iklim değişikliğiyle mücadele etmek için onarıcı tarımın alternatifinin olmadığı söyleniyordu. Dahası EASAC onarıcı tarımın sadece küçük ölçekte yapılabileceğine dair algının da yanlış olduğunu vurguluyordu ki EASAC gibi bir bilimsel kurulun bu netlikte yaptığı çalışma bizim uzun yıllardır söylediklerimiz yeniden tescillendi.
Bunun yanı sıra Avrupa Birliği’ni 2050’de iklim nötr hâle getirmeyi amaçlayan Yeşil Mutabakat’ın bir parçası olarak toprak sağlığını korumak AB’nin beş önemli misyonundan biri olarak belirlendi. “A soil deal for Europe” adlı misyonla AB tarımsal üretimde dönüşüme öncülük etmesi için yaşayan laboratuvar olarak hizmet edecek toplamda yüz iyi örneği finanse edecek. Soil Deal’ın hedeflerine baktığımızda çölleşmeyi durdurmak, toprağın karbon tutma kapasitesini artırmak, toprağın yapısını ve biyoçeşitliliğini iyileştirmek gibi doğrudan onarıcı tarımın çıktılarını hedeflediğini ve onarıcı tarım pratiklerini desteklediğini görüyoruz. Bu misyon, AB’nin aynı zamanda kırsal vizyonunun da amiral gemisi olarak belirlendi. Sadece AB değil ABD’de Biden yönetimi de 2021’de onarıcı tarım uygulamalarına desteklerin artırılacağını açıkladı. Bu açıklamanın ardından onarıcı tarım girişimlerinin sayısında ciddi bir artış kaydedildi.
İsveç, Kanada, Finlandiya, Avusturya gibi pek çok ülkede iyi uygulamaları görebiliriz. Türkiye verimli topraklarını geleneksel tarım metodları, pestisit kullanımı, aşırı yağışlarla gelen erozyon gibi nedenlerle süratle kaybeden bir ülke. Türkiye dünyadaki dönüşümü hızlı kavrayıp, gıda üretiminde onarıcı tarımı önceliklendiren düzenlemeleri şimdiden hayata geçirmeli. Çünkü global gıda sistemi yakında ürününüzün kalitesi kadar o ürünü ne kadar onarıcı şekilde üretip üretmediğinize; toprağa ne kadar karbon gömüp gömmediğinize de bakacak.
Çevre konuları daha çok eğitimli ve yüksek gelir seviyesinden insanların tartıştığı bir yerdeyken bütüncül yönetim herkese hizmet eden kolektif bir uygulama öneriyor. Tarımın üretim yöntemi ya da gelir kaynağı olmasının ötesinde getirdiği yaşam pratikleriyle gündelik hayatın temelini oluşturduğunu da göz önüne alarak onarıcı tarımın ekolojik ve ekonomik etkilerinin yanı sıra toplumsal ve sosyokültürel dönüşümdeki rolü nedir?
Yasemin: Sadece tarımsal değil daha geniş bir çerçeveden onarımı nasıl kurgulayabileceğimizi düşünmemiz gerekiyor. Ardı sıra bizi bekleyen afetlere, gıda arzında sıkıntılara, toplumsal, ekonomik, politik zorlayıcı şartlara nasıl yaklaşacağız? Doğayla ilişkimizde bugünkü bildiklerimizle kendimizi bundan sonra nerede konumlandıracağız? Sürekli dışarıdan müdahalelerde bulunmaya, doğaya hükmetmeye çalışmaya, bunun için daha çok zarar vermeye devam mı edeceğiz yoksa bu ilişki biçimini doğanın sesine kulak vererek yeniden mi şekillendireceğiz?
Tarım tam da bu noktada çok güzel bir başlangıç noktası. Tarım, insanları bir araya getirerek, temel ihtiyaçlarımızdan biri olan sağlıklı gıdayı yetiştirmemize olanak sağlıyor. Tarım yapış biçimimizse doğaya etkimizi onaran, onun kendi iç süreçlerini taklit ederek onunla uyumlanan bir anlayışla şekillendiğinde etkileşim hâlinde olduğu bir dizi sistemde de dönüşümü tetikliyor. İnsan ilişkileri, satış kanalları, tüketiciye ulaşma, daha büyük ölçekli gıda üretimi bu dönüşümlerin bir parçası olabilir. Dolayısıyla onarıcı tarım güçlü bir toplumsal ve kültürel hareketi beraberinde doğuruyor. Bütüncül Yönetim de bu hareketi sisteme oturtan yegâne araç.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Üçü de başkalarının yediğine kara sürmeyenlerin başına. Bu hafta apéro’da; Çankırılı Hüseyin’in Japon Fukuoka’dan aldığı ilham, toprağın gücüyle tarımsal ve kültürel dönüşüme öncülük edenlerin hikâyesi.
12 Nis 2023

YAZARLAR

Reyhan Ülker
İstanbul Bilgi Üniversitesi Gastronomi ve Mutfak Sanatları bölümü mezunu Reyhan, üniversite hayatı boyunca Mikla ve Ruhun Doysun başta olmak üzere şef Mehmet Gürs’ün çeşitli projelerinde yer aldı. Kopenhag'ta bulunan Noma’da tamamladığı staj programının ardından odağını "yemek hikayeleri"ne çevirmeye karar verdi. 2022 yılı Kasım ayından beri Aposto’da yemek editörlüğü yapıyor.

apéro
İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.
İLGİLİ OKUMALAR
Türkiye'de kahvaltı hiçbir zaman yalnızca günün ilk öğünü olmadı. Ailelerin, dostlukların ve gündelik hayatın etrafında şekillenen bu kültür, Erenköy'deki Mehmet Ali Paşa Köşkü'nde bulunan Ethem Efendi Kahvaltı'yla geçmişi ve bugünü aynı sofrada buluşturuyor.
11 Tem 2026

Londra’da Türk mutfağı artık yalnızca kebapçılar ve mahalle restoranlarından ibaret değil. Şehrin merkezinde açılan yeni nesil restoranlar, sokak lezzetlerini yeniden yorumlayan girişimler ve farklı kitlelerle kurulan yeni ilişkiler, mutfağın görünürlüğünü ve algısını değiştiriyor. Soho’dan Dalston’a uzanan bu rota, Türk mutfağının Londra gastronomi sahnesindeki yerini takip ediyor.
04 Tem 2026

Beyoğlu’nun, ahşap dokulu ve minimalist atmosferiyle öne çıkan Uzak Doğu etkili restoranı Hona'dayız. Hona, şef Ansar Kemaloğlu’nun ailesinin sürgün edildiği köyün adı. Özbekistan’da geçen çocukluk yılları, Uzak Doğu mutfaklarıyla kurulan erken temas, Türk mutfağına yöneliş ve Uygur mutfağında başlayan profesyonel deneyim, bugün Hona’yı şekillendiren fikrin temelini oluşturuyor.

Ege kıyıları ve İstanbul Boğazı boyunca uzanan beş restorana konuk olduk. Her biri denizle kurulan ilişkiyi farklı yorumlarla ele alıyor. Kimi mevsime teslim olup günlük avın peşinden gidiyor, kimi ocakbaşını esintili bir Bodrum akşamına taşıyor, kimi ise köklü aile hikayelerini aynı bahçede yaşatıyor. Ortak noktaları ise ürünün kendisine duyulan güven ve ortak kurulan sofralar.
20 Haz 2026

Punch denince akla genellikle alkollü içecekler gelse de bu tarif, narenciye, çay ve baharat notalarının öne çıktığı alkolsüz bir yorum sunuyor. İsli karakteriyle öne çıkan Lapsang Souchong çayı, limon ve portakal kabuklarından hazırlanan oleo-saccharum ile birleşirken; tonik ve soda suyu karışıma ferahlatıcı bir canlılık kazandırıyor. Önceden hazırlanan soğuk demleme çay sayesinde derin aromalara sahip bu punch, kalabalık davetler için ideal.
20 Haz 2026





