Kök Projekt iş birliğiyle hazırladığımız, yerli gıda ve tarım teknolojilerini profillediğimiz "yan mutfağımızda" bu haftaki konuğumuz yenilebilir böcek esaslı alternatif et üretimi yapan Funa Foods.
Simyacı eti: Henüz avokadoyu yeni idrak edebilmiş anneannelerimizin anlaması zor gıdalardan olacak Funa Foods, "kendin-pişir" bir bitki ve böcek esaslı et olarak açıklanabilir. Uzun süre bozulmayan, küçük toz paketleri hâlinde mutfağınıza giren ürün, farklı paketlerdeki tozlar karıştırılarak ve isteğe göre baharatlanarak alternatif et hâline geliyor.
"Bıdıbıdısız" protein: Protein, B12 ve mineraller açısından zengin, antibiyotiksiz ve hormonsuz bir alternatif gıda olan Funa Foods’un temelinde küçükbaş veya büyükbaş hayvansal ürün yok. Funa Foods ürünlerinin belki de en can alıcı noktası sadece çekirge içermesi. Bezelye ve çekirge tozuyla protein, Hindistan cevizi ve kakao yağıyla yağ, pancar suyuyla kırmızılığını elde eden besinin protein kaynağı olan çekirge üretimi, büyükbaş hayvanların besi ihtiyacının sadece 10’da birine ihtiyaç duyuyor, daha kısa sürede üretiliyor ve çok daha az su harcıyor.
Ürün prototipleri hazır olan girişim, piyasalara açılacağında ABD pazarında faaliyetlerini yoğunlaştıracak. Naturansa adlı biyoteknoloji girişiminin alt markası olan Funa Foods, San Francisco’da ikamet etse de ekibin kütüğü Türkiye’de. Kurucu Esra Serbes’in alternatif protein kaynaklarının geleceğimiz için sürdürülebilirlik perspektifinden gerekliliğini kısaca açıkladığı video için buraya bakabilirsiniz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Günün menüsü: 12 santimetrelik elmalar, çekirge esaslı proteinler, kavanoza sığan meyve sebzeler
07 Eki 2020

YAZARLAR

apéro
İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.
İLGİLİ OKUMALAR
Batı Karadeniz’in iç kesimlerindeki Daday, deniz etkisinin azaldığı, yüksek rakımlı ve ormanlık bir coğrafyada yer alıyor. Ormanlar, meralar, tarım arazileri ve köyler birbiriyle iç içe. Üretim ise iklimin ve mevsimlerin çizdiği sınırlar içinde ilerliyor. İki gün boyunca ziyaret ettiğimiz çiftlikler, bu koşullarla kurulan farklı ilişkileri anlamak için iyi birer durak.

Bir zamanlar İstanbul’un takvimi deniz üzerinden tutulurdu. Palamutun, lüferin ve uskumrunun gelişi mutfakta neyin pişeceği kadar, kayıkların ne zaman suya ineceğini, balıkçı tezgahlarının görünümünü ve şehrin gündelik akışını da belirliyordu. Bazı şeyler hiç değişmiyor. Ekim geldiğinde İstanbul’da gözler hâlâ yeniden denize çevriliyor.

Londra’yı gastronomi üzerinden tanımak için her zaman şehrin en yeni restoranlarının peşine düşmek gerekmiyor. Bazen birkaç sokaklık bir rota, şehrin yemek kültürünün nasıl değiştiğini görmek için yeterli. Borough Market’tan Bermondsey Street’e kadarki bu bölge de bunun iyi örneklerinden biri. Emre Onar, sevdiği duraklar ve kendi deneyimleri üzerinden bu kısa mesafeyi adım adım anlatıyor; kahveyle başlayan rotayı pazar tezgahlarından restoranlara, oradan da Bermondsey Street’in sakinliğine taşıyor.

Urla’da sofraya giden yol, toprağın ve mevsimin sunduklarıyla başlıyor. WMF işbirliğiyle, Şef Dilek Yetkiner eşliğinde lavantalardan Ege otlarına uzanan bir hasadın ardından mutfağa geçtik. Doğada başlayan akşamı, uzun bir yaz akşamına yakışan sofrada, Bi’ Masa Akademi’de pişirdiklerimizle tamamladık.
05 Eki 2026

İki Michelin yıldızlı Villa Aida’nın kurucu şefi Kanji Kobayashi, Vakko L’Atelier’in “Guest Chef Dinner” serisi için İstanbul'daydı. Şef Kobayashi, sohbetimizde İstanbul’da karşılaştığı malzemeleri kendi mutfak diliyle yeniden düşünürken şehrin yemek kültüründe kendisine tanıdık gelen ve ayrışan noktaları anlattı.




