Mevsimselliğin izinde


İyi hissettiren sağlıklı alışkanlıklar: Fropie
Faaliyetlerini Birleşmiş Milletler Çevre Programı'na bağlı olarak sürdüren Chatham House'un geçtiğimiz ayın başında yayımladığı bir rapor, küresel gıda sisteminin ve yaygın beslenme alışkanlıklarının biyoçeşitlilik kaybının en büyük…
Daha fazlasını öğren →
Orta Çağ tarım tarihçisi Montanari’ye göre her şey, saban tarafından vurulan bir darbeyle başladı. İnsanlığın tarihinde tarıma geçiş ekonomiden güç ilişkilerine, mitolojiden gündelik pratiklere ve ritüellere birçok açıdan dönüm noktası kabul ediliyor. Tarımla birlikte insanın doğayla kurduğu ilişki, parçası olmaktan, üretim biçimlerine hâkim olduğu bir ilişkiye dönüşüyor.
İlk avcı-toplayıcı topluluklar için doğal kaynakların kullanımı yeterli olsa da nüfusun artması daha büyük ölçekte ürün ihtiyacını getirdi ve kademeli olarak tarım ve hayvancılıkla uğraşan, kendi besinini üreten, mevcut kaynakları seçen ve çevresinin dengesine müdahale eden toplumları oluşturdu. Av ekonomisinden üretim ekonomisine ve daha yerleşik üretim modellerine geçiş, hem insanın toprakla ilişkisinde hem de kültüründe belirleyici bir değişiklik yarattı. Hatta kimi tarihçiler; bitki ve hayvanların evcilleştirilmesinin, insanı o zamana dek içinde yaşadığı karşılıklılık ilişkisinden muaf ilan etme gücü verdiği için tarımı, insanı doğasından ayıran bir tahakküm çabası olarak görüyor.
İnsanın medeniyet yolculuğunu başlatan toprağın işlenmesi; yani kültivasyon; Latince "cultus" ve “cultura”ya temellenir, yani kült ve kültürle ilişkilidir. Hermann Hesse, Demian isimli eserinde insanın; kendine verilen armağanın reddiyle bağlarından sıyrılmaya dair seçimini çok güzel anlatır. İnsan; toprağı, kültürü, üretimi seçer; Panteon'daki avlayan, yakalayan, öldüren tanrıları değil, tanrıça kültünü; Demeter’i, Persephone’u, Dionysos’u seçer. Toprak ve tanrıça yansımaları bereketli ama karanlıktır, önceden kestirilemez, oyuncu ve hedonisttir, besler, büyütür ama örter de.
Topluluklar toprağa dayalı üretime yoğunlaştığında ise doğayla konuşmak için yeni yollar ararlar. Dünyanın herhangi bir yerinde, toprakla ilişki kuran Pagan (peasant, yani “köylü” kökünden gelir) topluluklar, güneşin ve dünyanın hareketlerini, geçişleri, rüzgârları, kuşların göçlerini, yıldızları izleyerek yeni diller yaratmaya çalışır. Ekim, hasat zamanları, gün dönümleri, ekinokslarda bereket ve teşekkür kutlamaları yapar, yeni döngüye hazırlanarak, doğayla bu geçişi paylaşarak girerler. Benzer iklim şartlarını yaşayan coğrafyaların ortak kutlamaları oldukları için farklı isimlerle anılmalarına rağmen Kuzey Yarım Küre'de (ve güneyde; fakat farklı zamanlarda) aynı döngüleri kutlarlar.
Hafıza üzerine çalışan sosyal antropolog Connerton; kültür için hafızaya, hafıza oluşturmak için de tekrara; yani ritüellere ihtiyaç olduğunu; bu yüzden bazı ritüellerin ve anmaların, hafıza oluşturmak adına tasarlandığından söz eder. Mevsim ritüellerinin farkı ise; insanın döngüleriyle, gözlemiyle ortaya çıkmış olmalarıdır. Yalnız doğayla ilişkili olduklarından, çabasızca geliştiklerinden dolayı tek tanrılı inanç sistemlerinin içine, bu zamanın dahi günlük pratiklerine karışmışlardır. Bu kutlamaların kökleri görünür olsun ya da olmasın, Güneş ve Dünya alışılagelmiş hareketlerini tekrarladıkları sürece farklı isimlerle, aynı nedenlerle sürmeye devam edecek. Trakya’da kutlanan Bocuk Gecesi ile Keltler’in hasat festivali Samhain’in ve Meksika’daki Ölüler Günü (el Día de los Muertos)’nün kardeşliği, bahar kutlaması Beltane ile Hıdrellez benzerliği kardeş kutlamalara örnektir.
Mevsim döngüleri kutlamalarının her birinde o mevsimin ürünleriyle yapılan belli bir renk paletindeki klasik tarifler; çorbalar, sebze yemekleri, tuzlu ve mevsim meyveleriyle yapılmış tatlı turtalar, içecekler yer alır ve her birinin kutlaması bereketi artırmak için o coğrafyanın sosyokültürel bağlamı içinde şekillenen ritüellerle yapılır. Aslında belki yalnız döngüler değil, basitçe ve kendi hâlinde, o sofrayı kurmayı sağlayan sıcaklıkta günler, rüzgârlar, arılar, kuşlar, solucanların da kutlanmasıdır bu. Her şeyin, kendiliğinden öyle olduğu ve bir araya geldiği için kutlanması.
Son dönemde tarım politikaları, gıda üretim ve tüketimi üzerine artan bilincimizle faydasından emin olduğumuz, mevsiminde yetişen, taze, yolculuk yapmamış ürünlere ya da belli kurutma ve saklama yöntemleriyle sonraki mevsimlere hazırlanmış ürünleri tercih etmeye gayret ediyoruz; mevsimsel beslenme, bir süredir hem kendimize hem çevreye dair tercihlerimizin ve sorumluluğumuzun bir basamağı. Aslında bunu yaparken, çok basit ve bildiğimiz bir şeye yöneliyoruz; dışımızdaki ve içimizdeki döngülere, doğayla uyumlu, Güneş'in etrafında attığımız bir yıllık tura. Bizim dışımızdaki tüm canlılar gibi, uygun sıcaklığı bekleyen tohum gibi, gezegenimizin yolculuğuna, döngülerine ve o birbirine bağlı ağların oluşturduğu kombinasyona güvenerek ve o rastlantısallığını kutlayarak.
Mevsimsel, yavaş, adil tüketim; çevresel etkisi, sürdürülebilirliği ve besinsel faydasının ötesinde aslında yüzyıllar öncesinden beri bildiğimiz, kutladığımız, onurlandırdığımız arkaik bir pratik.
Belki bir süre izleyebildiğimiz kadar döngüleri, fırtınaları, hayvanları, günün aydınlandığı ve karardığı zamanları izleyerek bizden çok önce kurulmuş bağlantıların izini sürer, değişimleri daha yakından anlamlandırır, dünyayla ele döneriz Güneş'in etrafında.
Kapak: The Embarkation for Cythera, 1717, Jean-Antoine Watteau
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Haftanın menüsü: "Bir mekânı ne iyi yapar?" sorusunun cevabı, mevsimsel tüketimin insanlık tarihinde izi
10 Mar 2021

YAZARLAR

apéro
İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.
İLGİLİ OKUMALAR
Batı Karadeniz’in iç kesimlerindeki Daday, deniz etkisinin azaldığı, yüksek rakımlı ve ormanlık bir coğrafyada yer alıyor. Ormanlar, meralar, tarım arazileri ve köyler birbiriyle iç içe. Üretim ise iklimin ve mevsimlerin çizdiği sınırlar içinde ilerliyor. İki gün boyunca ziyaret ettiğimiz çiftlikler, bu koşullarla kurulan farklı ilişkileri anlamak için iyi birer durak.

Bir zamanlar İstanbul’un takvimi deniz üzerinden tutulurdu. Palamutun, lüferin ve uskumrunun gelişi mutfakta neyin pişeceği kadar, kayıkların ne zaman suya ineceğini, balıkçı tezgahlarının görünümünü ve şehrin gündelik akışını da belirliyordu. Bazı şeyler hiç değişmiyor. Ekim geldiğinde İstanbul’da gözler hâlâ yeniden denize çevriliyor.

Londra’yı gastronomi üzerinden tanımak için her zaman şehrin en yeni restoranlarının peşine düşmek gerekmiyor. Bazen birkaç sokaklık bir rota, şehrin yemek kültürünün nasıl değiştiğini görmek için yeterli. Borough Market’tan Bermondsey Street’e kadarki bu bölge de bunun iyi örneklerinden biri. Emre Onar, sevdiği duraklar ve kendi deneyimleri üzerinden bu kısa mesafeyi adım adım anlatıyor; kahveyle başlayan rotayı pazar tezgahlarından restoranlara, oradan da Bermondsey Street’in sakinliğine taşıyor.

Urla’da sofraya giden yol, toprağın ve mevsimin sunduklarıyla başlıyor. WMF işbirliğiyle, Şef Dilek Yetkiner eşliğinde lavantalardan Ege otlarına uzanan bir hasadın ardından mutfağa geçtik. Doğada başlayan akşamı, uzun bir yaz akşamına yakışan sofrada, Bi’ Masa Akademi’de pişirdiklerimizle tamamladık.
05 Eki 2026

İki Michelin yıldızlı Villa Aida’nın kurucu şefi Kanji Kobayashi, Vakko L’Atelier’in “Guest Chef Dinner” serisi için İstanbul'daydı. Şef Kobayashi, sohbetimizde İstanbul’da karşılaştığı malzemeleri kendi mutfak diliyle yeniden düşünürken şehrin yemek kültüründe kendisine tanıdık gelen ve ayrışan noktaları anlattı.




