Pandemide gelen bir Tanrı Misafiri

Apéro’nun ilk bültenini hazırlarken ilham aldığım usta işi gastronomi yayınlarının hepsinde ortak bir hissiyat buldum: Mahvolduk. Sektör analizlerinin arasına, maskeli şef fotoğraflarının köşelerine sinmiş bu olumsuzluk, çok haklı bir yerden geliyor. Gerçekten de birçok kişi işsiz kalacak, restoranlar batacak, yeme-içme deneyimi belki de temelli değişecek. Ama bu dönemin getirdiği sonlar gibi, müsaade ettiği yeni başlangıçlar da var.
Yeni başlangıçlar: Pandemi bir yandan 30 senelik ekol restoran Zencefil’in kader bardağına son damlayı dökerken öbür yandan şeflere bir deneme tahtası sundu. Bu dönemde Balat’taki Smelt & Co.’nun gel-al choux au croquelin’inin çıtır sesini duyduk, içinin oluk oluk akışını izledik. Basta! Street Food’un bıçkın ve "galaktik" şefleri Kaan ve Derin’in bistro menülerini yiyebildik ve Kaan Şef’i kurye olarak gördük. Belki de en önemlisi, bu dönemde hijyen testimizden geçemeyen yerlerin normalde de perde arkasında tedbirsiz olduğunu anladık. İleride gastronomi masalarındaki gençlere bunların havasını atabilir miyiz emin değilim; ama pandemi sayesinde deneyimlediğim bir sofradan bahsedeceğim kesin. O da Tanrı Misafiri.

İllüstrasyon: Cenk Güngör
Tanrı Misafiri: Tanrı Misafiri, İstanbul semalarındaki en samimi sofralardan biri. Bu pop-up yemek deneyimi, Galata’da Brooklyn sanat çevrelerine yakışır derme çatmalıkta bir binanın çatısında, yaklaşık 10-15 kişiye beş tabaklık bir tadım menüsü sunuyor. Fine-dining şefleriyle yarışmak gibi bir iddiası olmasa da şıklıkta eksik kalmayan tabaklar, candan bir ortam ve neşeli insanlarla birleşince serin, karpuzlu bir gazpacho bile insanın içini ısıtıyor. Tanrı Misafiri aslında pandemi sebebiyle Berlin’den memleketine dönmüş genç bir kadının önce dostları için kurduğu, daha sonra henüz tanımadığı dostlarına da açtığı bir samimiyet sofrası. Her güzel şey gibi, hikâyesini masalara uğrayan, heyecanıyla misafirlerini keyiflendiren Müge Şef’ten dinlemek daha zevkli.
Martılarla kaçamak bakışmalar: Türkiye’de denk geldiğim yemek yazıları dost mekânı reklamı veya yüksek gastro-kültürel yazılar olarak ikiye ayrılıyor. Oysa bazen şişirilmiş övgü veya tabaktaki kuzunun kütük bilgileri bir yeri anlamak için yeterli olmuyor. Sofranın üstündekiler kadar etrafındakileri ve sofrayı kuranları merak ediyoruz. Tanrı Misafiri’nin gazpacho’su, semizotu salatası, fırında patlıcanı, kişnişli balığı ve karadutlu çikolatalı keki hakkında söylenebilecek çok şey var. Ama Galata’daki bu akşamı aklıma kazıyan yediklerimden ziyade keten gömlekleri ve çiçekli elbiseleri akşam rüzgârında uçuşan insanlar, gün batımında martılarla kaçamak bakışmalarımız ve masadan masaya giden çakmakla beraber gelen gülümsemeler olacak. Müge’nin bir müze gibi özenle hazırladığı; ama içinde bir parti kadar rahat hareket edilen ortamına dair tek tavsiyem kendiniz götürmeniz gereken şarabı iyi soğutmanız. Asidik, diri bir beyaz ve hafif gövdeli bir kırmızı ile teşrif etmek keyifli olur diye düşünüyorum. Öbür türlü bir marketi arayıp sommelier joker hakkı olarak kullanmanız gerekebilir.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Berkok Yüksel
A former child writing about food and London for Aposto.

apéro
İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.
İLGİLİ OKUMALAR
İki Michelin yıldızlı Villa Aida’nın kurucu şefi Kanji Kobayashi, Vakko L’Atelier’in “Guest Chef Dinner” serisi için İstanbul'daydı. Şef Kobayashi, sohbetimizde İstanbul’da karşılaştığı malzemeleri kendi mutfak diliyle yeniden düşünürken şehrin yemek kültüründe kendisine tanıdık gelen ve ayrışan noktaları anlattı.

Göçle taşınan, mahallelerde köklenen ve uzun süre “etnik” kategorisinde tutulan mutfaklar bugün fine dining’in parçası oluyor. Peki bir mutfak ne zaman prestij kazanıyor? Onu “yüksek gastronomi”ye taşıyan değer ölçütlerini kim belirliyor? Sosyoloji profesörü Zafer Yenal ve yemek editörü Reyhan Ülker, bu dönüşümün arkasındaki toplumsal ve gastronomik hiyerarşilere bakıyor.
26 Eyl 2026

Dışarıdan bakıldığında şarap kültürü ve turizmiyle, hatta biraz romantize edilmiş bir Fransız şarap imgesiyle özdeşleşen Beaujolais’nin, içeriden bakıldığında nasıl bir emek, iklim ve aile ekonomisi üzerine kurulduğunu Ceren Aral Desnos, bir beyaz yakalı olarak deneyimlediği bir günlük bağbozumu üzerinden anlatıyor.

Beslenme trendleri ortaya çıkarken bilimsel bilgi; medya, beden idealleri, sosyal normlar ve gıda endüstrisi tarafından seçiliyor, sadeleştiriliyor ve ürünleştiriliyor. Böylece bilim, gündelik yaşamın ve tüketim alışkanlıklarının parçası hâline gelirken sağlıklı beden, “doğru” beslenme ve kendimize iyi bakmak da sürekli yeniden tanımlanıyor.

Yunanistan’ın küçük Kiklad adalarından Sifnos, yerel ürünleri, geleneksel yemekleri ve son 15 yılda açılan şef restoranlarıyla ülkenin öne çıkan gastronomi duraklarından birine dönüştü. Adada nohut, peynir, kapari, kekik balı ve balık gibi ürünler hem geleneksel tavernaların hem de yeni nesil restoranların menülerinde yer buluyor. Seramikçilik gibi yüzyıllardır süren zanaatlar yemek kültürünün bir parçası olmaya devam ederken farklı ülkelerden şeflerle yapılan işbirlikleri de Sifnos mutfağını yeni tatlara ve tekniklere açıyor.






