Türkiye'de suyun geleceği


Molino Cucina’nın en yenisi: Cacio e Pepe
Tat almak, biyolojiyle açıklanabilecek bir duyu almanın ötesinde olabilir mi? Bazı lezzetleri sevmenin, bazı ikilileri birbirine çok yakıştırmanın ailemizden, toplumdan, okuduklarımızdan etkilendiği söylenebilir mi?
Daha fazlasını öğren →
Covid-19 salgını, küresel kapitalist toplumumuzun gündelik şehir hayatı ve uluslararası tedarik zincirlerinin kırılganlığı konusunda iki önemli hatırlatma yaptı. Ekonominin sürdürülebilirliği için yerel üreticilerin vazgeçilmezliği ve şehir hayatında doğaya erişimimizin kısıtlı olması. Yerel üretimin ve doğanın ise tükettiğimiz her diğer ürünle paha biçilemez bir ortak paydası var: Su.
Sınırsızlık ve delilik: “Dolar kaç oldu? Altın mı alsak?" derken GSYİH büyümesine odaklı dengesiz kapitalist gerçekliğin kökten fonksiyonel bir ekolojik sistem dengesine bağlı olduğunu unutmamız beklenebilir. Ancak ekonomiye verilen bu önceliğin çevreci muhasebesini yapmak zorundayız. Ünlü çevreci ekonomist Kenneth E. Boulding’in dediği gibi: “Sınırlı kaynakların olduğu bir dünyada sınırsız ekonomik büyüme olabileceğini sadece bir deli ya da bir ekonomist düşünür."
Senaryolar: Su yenilenebilir ancak sınırlı bir kaynak. Dünya haritasını gözünüzde canlandırdığınızda tüm o maviliğin sadece %2,5’i tatlı su ve bunun %70’i buzullar içinde saklı. Eğer dünya üzerindeki tüm suyu beş litrelik bir şişede düşünürsek, insanların erişebileceği tatlı su sadece bir yemek kaşığındaki miktara denk gelir. Artan nüfus ve aşırı enerji kullanımı yüzünden dünyada kişi başına düşen kaliteli su miktarı giderek azalıyor. Dolayısıyla, su kıtlığı riskinde olan kıyıdaş ülkeler arasındaki jeopolitik riskler artıyor. Örneğin, Fırat ve Dicle Türkiye’nin kontrolünde ancak Suriye ve Irak için hayati önem taşıyor. 1966’da Uluslararası Kalkınma Ajansı’nın Türkiye’ye dayattığı kredi koşulu dâhilinde Suriye’ye saniyede giden 350 metreküp su 1987’de saniyede 500 metreküpe çıkarıldı. Eğer Türkiye su tasarrufu için bu miktarı azaltırsa veya tamamen keserse Türkiye’ye su göçü veya sınırda sıcak çatışma riskleri sürreal senaryolar değil. Büyük Etiyopya Barajı ve Mısır için oluşturduğu su kıtlığı riskleri hakkında Mısır’ın eski başbakanı Anwar Sadat’ın “Susuzluktan ölmeyi beklemeyeceğiz; Etiyopya’ya gidip orada ölürüz." sözleri mesele su olduğunda devletlerin kırmızı çizgisinin ne kadar kırmızı olabileceğini özetliyor.
Su fakiri bir ülke: Lakin ve maalesef azalan zamanın bilincinde kolektif bir endişe yok. Türkiye sanıldığının aksine su zengini bir ülke değil. Tam tersine, ulusal su kullanımında tarımın sektör payı %70 olan Türkiye, tarımsal sulama kıtlığı riskinin en yüksek olduğu 9. ülke. Suyun yenilenebilir olması da bir teselli değil. Türkiye’de kişi başına düşen yıllık su miktarı 1921’de 13 milyon nüfusla 8 bin metreküpken 100 yıl içinde altıda bir oranına gerileyerek bugün kişi başına 300 metreküp olarak hesaplanıyor. Sebepleri ise kontrolsüz nüfus artışı, çevreye karşı sorumsuzluk, rant ve israf ekonomisi. Ezcümle, Türkiye’nin 5-10 yıl içinde tehlikeli kuraklık sorunları yaşayacağı ve 20 yıl içinde 100 milyon nüfusla su fakiri bir ülke olacağı öngörülüyor.
Sonuç olarak, pozitif GSYİH oranlarını uygarca gelişmek sandığımız ama doğayı ilkelce yok ettiğimiz bu dönemde, ekonomik bir çevreciliğe değil ama çevreci bir ekonomiye ihtiyacımız var. Bunun için de her politik ve ekonomik kararımızda çevreci-demokratik bir sağduyu göstererek sadece sınırlı suyu değil, tüm doğayı ve yaşattığı topluluğu korumalıyız. Ekonomik büyümek ekolojik denge pahasına olmamalı. Tozlanmış kapitalist merceklerimizi yıkayıp doğa ve insanlık için yeniden kalibre etmenin zamanı geldi. Eğer berraklığı bugünden ulusal bir öncelik hâline getirmezsek hatalarla dolu bulanık bir gelecek bizi bekliyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Haftanın menüsü biraz sulu: Suyun içindekiler, tarımda sulama, su politikaları ve dahası.
20 Oca 2021

YAZARLAR

apéro
İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.
İLGİLİ OKUMALAR
Batı Karadeniz’in iç kesimlerindeki Daday, deniz etkisinin azaldığı, yüksek rakımlı ve ormanlık bir coğrafyada yer alıyor. Ormanlar, meralar, tarım arazileri ve köyler birbiriyle iç içe. Üretim ise iklimin ve mevsimlerin çizdiği sınırlar içinde ilerliyor. İki gün boyunca ziyaret ettiğimiz çiftlikler, bu koşullarla kurulan farklı ilişkileri anlamak için iyi birer durak.

Bir zamanlar İstanbul’un takvimi deniz üzerinden tutulurdu. Palamutun, lüferin ve uskumrunun gelişi mutfakta neyin pişeceği kadar, kayıkların ne zaman suya ineceğini, balıkçı tezgahlarının görünümünü ve şehrin gündelik akışını da belirliyordu. Bazı şeyler hiç değişmiyor. Ekim geldiğinde İstanbul’da gözler hâlâ yeniden denize çevriliyor.

Londra’yı gastronomi üzerinden tanımak için her zaman şehrin en yeni restoranlarının peşine düşmek gerekmiyor. Bazen birkaç sokaklık bir rota, şehrin yemek kültürünün nasıl değiştiğini görmek için yeterli. Borough Market’tan Bermondsey Street’e kadarki bu bölge de bunun iyi örneklerinden biri. Emre Onar, sevdiği duraklar ve kendi deneyimleri üzerinden bu kısa mesafeyi adım adım anlatıyor; kahveyle başlayan rotayı pazar tezgahlarından restoranlara, oradan da Bermondsey Street’in sakinliğine taşıyor.

Urla’da sofraya giden yol, toprağın ve mevsimin sunduklarıyla başlıyor. WMF işbirliğiyle, Şef Dilek Yetkiner eşliğinde lavantalardan Ege otlarına uzanan bir hasadın ardından mutfağa geçtik. Doğada başlayan akşamı, uzun bir yaz akşamına yakışan sofrada, Bi’ Masa Akademi’de pişirdiklerimizle tamamladık.
05 Eki 2026

İki Michelin yıldızlı Villa Aida’nın kurucu şefi Kanji Kobayashi, Vakko L’Atelier’in “Guest Chef Dinner” serisi için İstanbul'daydı. Şef Kobayashi, sohbetimizde İstanbul’da karşılaştığı malzemeleri kendi mutfak diliyle yeniden düşünürken şehrin yemek kültüründe kendisine tanıdık gelen ve ayrışan noktaları anlattı.




