Bir fincan kahvenin bedeli

Kahvenin bir içecek olarak fincanımıza ulaşmasının arkasındaki zincir, paslanmış halkalarla dolu. Bugün paslı halkaların yerine yeni ve “temiz”leri konmaya çalışılsa da böylesine bir zinciri onarmak, zannetiğimiz kadar kolay değil. Üstelik talebin her geçen gün arttığını düşünürsek…
Bir fincan kahvenin bedeli

apéro

apéro

İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.

Sabah saat 06.30 gibi uyanıyorum. Yüzümü yıkadıktan sonra ilk yaptığım şey sabah içeceğim ilk kahvenin hazırlığını yapmak: Moka pota ya da filtre kahve makinesine kahve ve suyu koyarak hazır etmek. Tanıdık bir senaryo değil mi? 06.30’da değil belki ama saat kaçta olursa olsun birileri dünyada her gün 2,25 milyar fincandan fazla kahve tüketiyor. Üstelik kahve üretiminin %90'ından fazlasının gerçekleştiği ülkelerde sabah tarlaya giden insanlar tarafından değil, sabahları erkenden kalkıp bilgisayarının başına kurulanların çoğunlukta olduğu, kahvenin yetişmediği ülkelerde. Peki ya bu senaryo nasıl, bu da tanıdık değil mi?

Sırf bu denkleme bakarak bile kahve ticaretinin dünyaya verdiği zararı bir nebze düşünmek mümkün. Küçük yaşlarda İtalya’dan gelen kahvelerle ve İtalyanca kitaplarından kahvesiyle meşhur olarak tanıdığım İtalya’da kahve yetişmediğini öğrendiğimde yaşadığım dehşeti hatırlıyorum. Şimdiyse meselenin yalnızca lojistik sebeplerle dünyaya zarar vermediğini bilen bir yetişkin olarak dehşete düşmeye devam ediyorum. 

Büyük, çok büyük: Bugün kahve çekirdeği, dünyada en çok ticareti yapılan mahsullerden biri. En büyük beş kahve üreticisi Brezilya, Vietnam, Kolombiya, Endonezya ve Etiyopya’yken, en büyük kahve ithalatçıları ABD, Almanya, İtalya ve Japonya olarak gösteriliyor. ABD’de yaşayan yetişkin vatandaşların %64'ü her gün kahve içiyor. Finlandiya’da ise bir kişi yıllık ortalama 12 kilo kahve tüketiyor. Dünyada kahve dükkânlarının yıllık büyüme oranıysa %7. Bu büyüme oranı, kahvecileri restoran endüstrisinin en hızlı büyüyen segmentlerinden biri hâline getiriyor. Tüm bu kafa karıştırıcı büyük sayılar, kahve üzerine konuşmayı tabii kaçınılmaz kılıyor. Kahvenin ekonomik ve sosyal anlamda bu kadar hayatın merkezinde olmasının bedeli ne? 

Problem ne? Kahve çekirdeklerinin, yetiştiği topraklarda ekonomik anlamda ve ekosistem için yaşamsal bir değeri var. Fakat kahvenin hikâyesi, ticareti yapılan bir mahsul olarak kalmıyor. Kahvenin yetiştirilmesi, toplanması, yıkanması, kurutulması, kavrulması, satılması, dağıtımı ve daha sonra mis kokan paketlerde evimize ya da fincanımıza ulaşmasının arkasındaki zincir, paslanmış halkalarla dolu. Bugün paslı halkaların yerine yeni ve “temiz”leri konmaya çalışılsa da böylesine bir zinciri onarmak, zannetiğimiz kadar kolay değil. Üstelik talebin her geçen gün arttığını düşünürsek… 

Ayak izleri: Problemlerden birincisi, kahvenin karbon ayak izi. The Arbor Day Foundation'ın araştırması, bir kilo kavrulmuş kahvenin ortalama 11 kilo karbon ürettiğini ortaya koyuyor. Fakat bununla da bitmiyor; kahve demlenirken harcanan enerji, kullanılan su miktarı, paketlemesi ve üzerine eklenen süt, bir bardak kahve içerken sebep olduğumuz karbon ayak izini artırıyor. Yeteri kadar su ısıtılarak hazırlanan sade kahvenin yaklaşık 21 gram CO2e ürettiği düşünülürken bir bardak latte’nin ortalama 340 gram CO2e ürettiği söyleniyor. Bu ne anlama geliyor? En az sürdürülebilir yollarla üretilen kahve, peynir kadar karbondioksit üretiyor ve en fazla karbon salımına sebep sığır etinin yarısı kadar karbon ayak izine sebep oluyor. Ve bunların hepsi, kendi ağır çevresel yükünü taşıyan sütü, kahveye eklemeden önce. Başka bir veri, ABD’de kahve tüketicilerinin yaklaşık %35'inin genellikle sade kahve içtiğini, kalan %65’in kahvelerine süt, krema ve şeker eklemeyi tercih ettiğini gösteriyor. Diğer ülkeler de bu durum pek farklı değil. 

Su meselesi: Elbette yalnızca kahve demlerken değil, üretilirken de su harcanıyor. Yaş kahve öğütmenin dereler ve içme suyu üzerindeki etkilerinin üretici ülkelerde bir sorun olduğu iddia ediliyor. Kirlenmiş işleme suyu, yerel su yollarına girerek bitkilerde, hayvanlarda ve insanlarda hastalıklara neden olabiliyor. Water Footprint Network, 125 mililitrelik bir fincan kahvenin küresel ortalama su ayak izinin 140 litre olduğunu ortaya koyuyor. 

2050 meselesi: Bir başka karşı karşıya olunan durum, 2050 yılına kadar 9,8 milyara ulaşacağı tahmin edilen küresel nüfusla küresel kahve talebinin üretimi üç katına çıkmasının beklenmesiydi. Bu durumun kahve işlenecek yeni topraklara ihtiyacı artırması sonucu kahvenin yetiştirildiği tropik bölgelerde ormansızlaştırmayı tetikleyebileceği düşünülüyordu. Fakat ormansızlaşmaya gelmeden; iklim krizinin, değişen sıcaklıkların ve yağışların kahve tarımında verimliliği tehdit ettiği ortaya kondu. Mart ayında yayımlanan bir raporda, 2050 yılına kadar iklim krizinin şu anda kahve yetiştirmek için kullanılan arazinin %50'sini kullanılamaz hâle getireceği tahmin ediliyor. 

Çiftçi meselesi: Kahvenin çoğu, yaşam standartlarının genel olarak Batı ülkelerine göre daha düşük olduğu Güney Amerika, Afrika ve Asya'dan geliyor. Dahası, çiftçilerin mali tamponları veya hükümet tarafından sağlanan güvenlik ağları da yok ve kahve değer zincirinde pazarlık gücüne istinaden en zayıf halka olarak görülüyorlar. Dünya çapında 125 milyondan fazla insan geçimlerini sağlamak için kahveye güveniyor, ancak birçoğu güvenilir bir geçim sağlayamıyor. Dünya çapında 25 milyon küçük çiftlik sahibi, dünyadaki kahvenin %70-80'ini üretiyor. Hasat zamanındaki dalgalanmalar ve ekolojik problemler çiftçiyi zor durumda bıraksa da tüm bunlar, genellikle çiftçinin aldığı ücrete yansımıyor. Son yıllarda çiftçi kolektiflerinin ve üreticiden direkt satın alan bilinçli kahvecilerin sayısı artsa da asıl problem büyük kahve alıcıları; zincir kahveciler ve kahve markaları. Her ne kadar her geçen gün daha “temiz” ve “adil” ticaret için adım attıklarını söyleseler de durum pek iç açıcı değil. 

Kahvenin kabuğu: Hayır bahsettiğim kabuk kahve çekirdeğinin kabuğu değil; kahvenin Kuzey Yarımküre’deki kabuğu: Ambalaj. Ambalaj uzmanı Huhtamäki'ye göre ambalaj, toplam karbon ayak izinin %4'ünü temsil ediyor. Doğada yok olmayan espresso kapsülleri ve tek seferlik bardaklar çok uzun süredir gündemde. Fakat adımların çoğu doğada daha kolay çözünen alternatifleri bulmaktan öteye gidemiyor. Yılda 16 milyar tek kullanımlık kahve bardağı kullanıldığını düşünürsek kabuğun belki de kahvenin en az kendisi kadar sorumlu olduğunu varsayabiliriz. İyi haber, bu problemin çözümü operasyonel olarak diğerlerinden daha kolay. Diğer yandan bu konuda bile ciddi bir yol kat edememiş olmak düşündürücü. 

Ne yapılmalı? Bu pek de iç açıcı olmayan senaryoya da istinaden zararı en aza indirmenin bir yolu olarak kahveyi boykot etmek akla gelse de bu o kadar da verimli değil. “Kahveyi en çok önemseyen insanlar başka tarafa bakmayı seçerse, sektörü daha iyi yapmaya kim zorlayacak?” sorusunu sormak lazım. Tüketici olarak zinciri iyileştirmek için çalışan markaları ve üreticileri desteklemek, tek kullanımlık kahve bardaklarından ve kapsüllerinden vazgeçmek, kahve posalarını değerlendirmek önemli adımlar olabilir. Doğrudan ticaret modelleri, menşe ülkede sosyal programları, kolektifleri ve farklı türde sertifika sistemleri geliştirmek, ambalaj ve servis hizmetlerini daha çevre dostu hâle getirmek ve büyük ölçekte kahve posalarını değerlendirmek ise kahve zincirinde üretici ve sağlayıcı tarafından geliştirilmesi gereken konular arasında. 

Kısaca hedeflenen, kahveyi yetiştiren çiftçinin hayatını ekonomik ve sosyal açıdan iyileştirip geliştirerek, onlara daha iyi bir yaşam standardı sağlamak; kahve üretimi, dağıtımı ve satış sürecinde insana, çevreye ve geleceğe saygılı olarak kahvenin devamlılığının sağlanabilmesi. Bunu gerçekleştirebilmek için de o düğmeye basmadan önce, o kahveyi sipariş etmeden önce, “kahveden önce” uyanmak ve tercihlerimizi sorgulamak zorundayız. Her gün o kahveyi satın alma, tüketme ve hatta belki ziyan etme “özgürlüğüne” sahipsek, biz de sorumluyuz. En az eleştirdiğimiz o zincirin paslı halkaları kadar. 

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

apéro

apéro

İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.

NEREDE YAYIMLANDI?

apéroapéro

BÜLTEN SAYISI

PREMIUM'A ÖZEL

☕ Kahvenin hatırı

Haftanın menüsü: Haberler, iştah açanlar, kahve demleme teknikleri, kahvenin bedeli, Beyoğlu’nun en iyi Türk kahvesi.

13 Oca 2021

☕ Kahvenin hatırı

YAZARLAR

Elif Bayram

Editor-in-chief, Soli

apéro

İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.

İLGİLİ OKUMALAR

apéroapéro

HİKAYE

The Bear’e veda: Her şey yolunda

Fine dining dünyasının baskıları, aile mirasları, kapanmayan yaralar ve kırılgan dostluklar... The Bear final sezonunda yeni hikayeler anlatmak yerine yıllardır taşıdığı yüklerle aynı masaya oturuyor. Dizinin Mikey'nin gölgesi, restoran kültürü, Carmy'nin liderlik krizi, Richie'nin dönüşümü etrafında beş sezondur ördüğü temalar, son sezonda birer birer çözülüyor.

18 Tem 2026

The Bear’e veda: Her şey yolunda
apéroapéro

HİKAYE

Ethem Efendi Kahvaltı'da: Bir öğünden fazlası

Türkiye'de kahvaltı hiçbir zaman yalnızca günün ilk öğünü olmadı. Ailelerin, dostlukların ve gündelik hayatın etrafında şekillenen bu kültür, Erenköy'deki Mehmet Ali Paşa Köşkü'nde bulunan Ethem Efendi Kahvaltı'yla geçmişi ve bugünü aynı sofrada buluşturuyor.

11 Tem 2026

Ethem Efendi Kahvaltı'da: Bir öğünden fazlası
apéroapéro

HİKAYE

Londra'da Türk mutfağının yeni dönemi

Londra’da Türk mutfağı artık yalnızca kebapçılar ve mahalle restoranlarından ibaret değil. Şehrin merkezinde açılan yeni nesil restoranlar, sokak lezzetlerini yeniden yorumlayan girişimler ve farklı kitlelerle kurulan yeni ilişkiler, mutfağın görünürlüğünü ve algısını değiştiriyor. Soho’dan Dalston’a uzanan bu rota, Türk mutfağının Londra gastronomi sahnesindeki yerini takip ediyor.

04 Tem 2026

Londra'da Türk mutfağının yeni dönemi
apéroapéro

HİKAYE

Hona: Ahıska'dan kalanlar

Beyoğlu’nun, ahşap dokulu ve minimalist atmosferiyle öne çıkan Uzak Doğu etkili restoranı Hona'dayız. Hona, şef Ansar Kemaloğlu’nun ailesinin sürgün edildiği köyün adı. Özbekistan’da geçen çocukluk yılları, Uzak Doğu mutfaklarıyla kurulan erken temas, Türk mutfağına yöneliş ve Uygur mutfağında başlayan profesyonel deneyim, bugün Hona’yı şekillendiren fikrin temelini oluşturuyor.

Reyhan Ülker

·

27 Haz 2026

Hona: Ahıska'dan kalanlar
apéroapéro

HİKAYE

Ege’den Boğaz’a, Bodrum’dan Çeşme’ye: Denizin kıyısında beş sofra

Ege kıyıları ve İstanbul Boğazı boyunca uzanan beş restorana konuk olduk. Her biri denizle kurulan ilişkiyi farklı yorumlarla ele alıyor. Kimi mevsime teslim olup günlük avın peşinden gidiyor, kimi ocakbaşını esintili bir Bodrum akşamına taşıyor, kimi ise köklü aile hikayelerini aynı bahçede yaşatıyor. Ortak noktaları ise ürünün kendisine duyulan güven ve ortak kurulan sofralar.

20 Haz 2026

Ege’den Boğaz’a, Bodrum’dan Çeşme’ye: Denizin kıyısında beş sofra