Hamamda bir sarma: Ortak vegan geçmişimiz

Bitkisel beslenmeyi deneyenlerin hızla gördüğü iki şey var. Birincisi, bitkisel beslenmek menünüzü daraltmak yerine ufkunuzu açıyor. Etin basit bir tat ve doyum faktörü olarak kullanılmadığı tarifler, doğal olarak baharatların daha çok denkleme girdiği, merkezinde özenle seçilmiş sebzelerin olduğu farklı kombinasyonları doğuruyor. İkincisi de, bitkisel beslenmek sosyal ortamlarda daha zor. Özellikle Türkiye’de bu zorluk, hem sosyal buluşmalarda paylaşımcı yemek anlayışı hem bitkisel beslenme konusunda bilinçli mekân eksikliği yüzünden daha da zorlayıcı. Haydarisiz, kalamarsız rakı sofrasına gelmeyen dostlar ve et suyunu, tereyağı vegan sanan garsonlar bu sözüm size.
Gönül ister ki size yeni keşfettiğim vegan meyhaneyi, henüz duymadığınız bitkisel ocakbaşını, lezzetinden dört köşe olacağınız bitki bazlı dönerciyi anlatayım. Ama bunların eksikliğinde bir elin parmaklarını geçmeyen bitkisel beslenme odaklı mekânları tekrar tekrar dillendirmek yerine, daha geniş perspektiften bakıp bu oyunu bozmak için bu hafta kalender meşrep köşemizde bir restorana değil, bir bakış açısına yer veriyoruz: Türkiye mutfağı, vegan mutfağıdır.
Londra’nın bitki bazlı kafeleri, Paris’in yıldızlı vejetaryen restoranları veya New York’un alternatif gıda dükkânları gibi işletme çeşitliliği sunmasa da Türkiye mutfak kültürü, sebze ve meyve yemeklerini tam kalbine oturtmuş. "Zeytinyağlı" adı altında, sebzelere adanmış bir yemek kategorisi olan tek ülkenin, bu unvana yakışır zenginlikte bir yemek repertuvarı var. Mutfağımız ne kadar küresel çapta kebap ve dönerle özdeşleşmiş olsa da, bu topraklarda ve yakın çevresinde bitkinin merkez olduğu yemekler, ne eldivenli garsonların dolaştığı restoranlarda ne de deneysel, küflü tarif peşinde laboratuvarlarda. Türkiye'nin bitki temelli mutfağı; pırasanın hasıyla evlerde, enginarın kalbiyle pazarlarda, kısırın ekşisiyle altın günlerinde, salçalı tarator ekmeklerle komşudan gelen tabakta, toplaşıp sarılan sarmalarla geniş aile mutfağında.

Ortak vegan geçmişimiz sadece evlerin mutfaklarıyla sınırlı değil, bir araya gelinen tüm sosyal ortamlarda kendini gösteriyor. Çiya Sofrası’nın kurucusu Musa Dağdeviren The Turkish Cookbook adlı kitabında, hamam sefalarında soğukluk kısmına geçildiğinde zeytinyağlı dolma ve sarma ziyafeti verildiğinden, dolmaların hamamda daha leziz olduğundan bahsediyor. Daha da geriye gidersek, 18. yüzyıl İstanbul’unda yaz sonu sık çıkan yangınların, halkın mevsimi gelen patlıcanı kızartırken kazalarından kaynaklı olduğu bilinen bir gerçek. Bugüne baktığımızda da dünyanın en lezzetli vegan sokak yemeği, çiğ köfte dürüm, hepimizin damağında tanıdık bir lezzet.
Türkiye bitki bazlı beslenen insanlara ayrılmış işletmelerin bol olduğu bir yer değil; fakat geleneksel mutfağında sebzenin yıldız olduğu bir kültüre sahip. Patlıcan sevdasından şehirler yakan bir toplum olarak belki de bitkisel beslenmeyi yeni nesil vegan kafelerde aramak, Ege’nin adım başı fışkıran otlarına; Karadeniz’in pepeçurası, karalahana çorbası, mısır ekmeğine; Güneydoğu'nun muhammarası, zahteri, humusuna; Konya'nın ekşi bamyasına, Artvin'in kömesine, Hatay'ın zeytin üfelemesine biraz haksızlık. Hamamda dahi bitkisel beslenmek mümkün olunca Türkiye mutfağından veganlığı ayırmak mümkün görünmüyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
NEREDE YAYIMLANDI?
Günün menüsü: Sabah yulaf sütlü kahve, öğlen zeytinyağlı sarma, akşam petri kabında et.
26 Ağu 2020

YAZARLAR

Berkok Yüksel
A former child writing about food and London for Aposto.

apéro
İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.
İLGİLİ OKUMALAR
Urla’da sofraya giden yol, toprağın ve mevsimin sunduklarıyla başlıyor. WMF işbirliğiyle, Şef Dilek Yetkiner eşliğinde lavantalardan Ege otlarına uzanan bir hasadın ardından mutfağa geçtik. Doğada başlayan akşamı, uzun bir yaz akşamına yakışan sofrada, Bi’ Masa Akademi’de pişirdiklerimizle tamamladık.
05 Eki 2026

İki Michelin yıldızlı Villa Aida’nın kurucu şefi Kanji Kobayashi, Vakko L’Atelier’in “Guest Chef Dinner” serisi için İstanbul'daydı. Şef Kobayashi, sohbetimizde İstanbul’da karşılaştığı malzemeleri kendi mutfak diliyle yeniden düşünürken şehrin yemek kültüründe kendisine tanıdık gelen ve ayrışan noktaları anlattı.

Göçle taşınan, mahallelerde köklenen ve uzun süre “etnik” kategorisinde tutulan mutfaklar bugün fine dining’in parçası oluyor. Peki bir mutfak ne zaman prestij kazanıyor? Onu “yüksek gastronomi”ye taşıyan değer ölçütlerini kim belirliyor? Sosyoloji profesörü Zafer Yenal ve yemek editörü Reyhan Ülker, bu dönüşümün arkasındaki toplumsal ve gastronomik hiyerarşilere bakıyor.

Dışarıdan bakıldığında şarap kültürü ve turizmiyle, hatta biraz romantize edilmiş bir Fransız şarap imgesiyle özdeşleşen Beaujolais’nin, içeriden bakıldığında nasıl bir emek, iklim ve aile ekonomisi üzerine kurulduğunu Ceren Aral Desnos, bir beyaz yakalı olarak deneyimlediği bir günlük bağbozumu üzerinden anlatıyor.

Beslenme trendleri ortaya çıkarken bilimsel bilgi; medya, beden idealleri, sosyal normlar ve gıda endüstrisi tarafından seçiliyor, sadeleştiriliyor ve ürünleştiriliyor. Böylece bilim, gündelik yaşamın ve tüketim alışkanlıklarının parçası hâline gelirken sağlıklı beden, “doğru” beslenme ve kendimize iyi bakmak da sürekli yeniden tanımlanıyor.





