Bir başka meyhane: İzakaya


Tadını doğal malzemeden alan yeni nesil lokum: Marsel Delights
C.S. Lewis’in dünyaca ünlü fantastik serisi Narnia Günlükleri’nin ilk kitabı Aslan, Cadı ve Dolap’ı okuyanlar veya seriden uyarlanan filmi izleyenler hatırlayacaklardır ki Narnia’nın büyülü dünyasına giriş yapan Edmund’ın Buzlar Kraliçesi…
Daha fazlasını öğren →
Meyhane sofrası denince aklınıza ne gelir? Üzeri meze ve rakı kadehi dolu sıkış tıkış bir masa mı, yoksa o masa etrafında oluşan anılarınız mı? Dostlarla tokuşturulan kadehler, aynı tabaktan yenen mezeler, yüksek perdeden atılan kahkahalar… Meyhane, bizim kültürümüzde "paylaşma" duygusunu merkezine alan soyut bir kavram hâline gelmiş durumda. Pek sevdiğimiz masayı donatma eylemi, kendi tamahkârlığımızdan ziyade güzel lezzetleri sevdiklerimizle paylaşma arzusunun bir tezahürü değil mi?
Meyhaneden izakaya'ya: Meyhane konsepti, farklı kültürlerde farklı şekillerde karşımıza çıkabiliyor. Kanımca en yakın örnek de bize coğrafi olarak en uzak ülkelerden birinden, Japonya’dan geliyor: izakaya. Bir yeme-içme cenneti olan Japonya’da izakaya, Japon gastronomi kültüründe özel yere sahip bir restoran modeli. Malzemeye ve onu işleyen ustaya aşırı saygı gösterenlerin ülkesi Japonya'da, üst düzey fine dining restoranları, genelde yedi-sekiz müşterinin bir tezgâhda şefin karşısında konumlandığı, mutfaktan çıkan sıra dışı yemeklerin bazen çıt dahi çıkarılmadan yendiği yerler.
Duygu ve deneyim meselesi: İzakaya’lar, bize bambaşka bir tablo sunuyor. Japonya’nın gastronomi ikliminde, yemeğin ve içkinin yardımcı oyuncu rolüne büründüğü tek yer izakaya. Başrolde de bizim meyhaneyle özdeşleştirdiğimiz soyut duygu ve deneyimler var. İçkinin su gibi aktığı, küçük tabaklarda gelen atıştırmalıkların zevkle paylaşıldığı, kahkahaların dekor hâline geldiği şölen yerleri bu mekânlar. Bir izakaya’yı tanımlayan unsur, şefi veya yemekleri değil, sunduğu ortam.
Karnaval gibi: Bu ortam, tek kelimeyle "karnaval". Bir genelleme yaparsak Japonya’nın sessiz, kibar ve kuralcı insanları, geleneksel bir izakaya’ya adım atınca yüzlerindeki maskeyi çıkarırcasına farklı bir kişiliğe bürünüyor. Tokyo’nun en canlı sokaklarına bile hâkim olan sessizlik, izakaya’da yerini kalabalık grupların çığlık çığlığa eğlenerek yaptığı sohbetlere, spontane (ve genelde başarısız) karaoke girişimlerine ve garsonların bir elde dört bira bardağı taşıyarak kaotik bir şekilde koşuşturmasına bırakıyor.
Buluşma mekânı: İzakaya’nın gürültülü masalarında oturan kitleler kim mi? Herkes. Bir Japon arkadaşım bu durumu şöyle tanımlıyor: “En üst seviye Japon yemekleri sunan kaiseki restoranlarına adımını atmamış, yıldızlı suşi dükkânlarında hiç suşi yememiş bir sürü Japon bulabilirsiniz. Ama içki içebilecek yaşta olup izakaya’ya hiç gitmemiş bir Japon bulamazsınız.” Genci, yaşlısı, kravatını çözerek iş çıkışı kendini ilk bulduğu mekâna atan beyaz yakalısı, 12 saatlik vardiyanın arkasından bütün ekiple masa kapatan fabrika işçisi… Kısaca izakaya, Japonya halkının buluşma mekânı.
Önce "toriaezu nama": Yemek ve içkinin başrolde olmaması gelişigüzel yemekler yiyeceğiniz anlamına gelmiyor tabii ki. Aksine izakaya’lar, uygun fiyatlı ve lezzetli yemekler bulabileceğiniz yerler. Âdet, masaya oturunca menüyü okumaya girişmeden "toriaezu nama" diyerek önce fıçı bira, arkasından edamame ve tofu gibi soğuk başlangıçlar söylemek. Bu konseptte menü genelde küçük porsiyonlu paylaşımlık tabaklardan oluşuyor ve ortaya pek çok farklı yemek söyleniyor. Deniz ürünlerinin ağırlıklı olduğu ve Japon içkisi sake eşliğinde sashimi ve ızgara balık yiyebileceğiniz mekânlar da var, yakitori denilen ve tavuğun farklı kısımlarından yapılan leziz şişler üzerine uzmanlaşanlar da.
Genelde menüleri çok çeşitli ve okuması zor olduğu için izakaya’lar, yabancılar için göz korkutucu olabiliyor. Fakat tek kelime Japonca bilmeseniz dahi, kapıdan içeri adım atıp sevdikleriyle kaygısızca eğlenen Japonlar arasına katıldığınız anda aslında size çok tanıdık gelen sahneleri izlediğinizi, dünyanın öbür ucunda anlamı değişmeyen duyguları deneyimlediğinizi fark ediyorsunuz. Yeme-içme dünyasının büyüsü biraz da bu değil mi? Evinizden kilometrelerce uzakta sake eşliğinde yosun salatası yerken rakı ile söğürme yiyormuşçasına evde hissetmek…
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
NEREDE YAYIMLANDI?
Bu hafta meyhane kültürümüzün Doğu'daki iz düşümü izakaya'lara oturup hemen bir bira söylüyoruz, gıdanın tasarım dünyasına geçip duyularımızı etkileyen farklı çatal-kaşıkları deniyoruz.
23 Haz 2021

YAZARLAR

apéro
İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.
İLGİLİ OKUMALAR
Batı Karadeniz’in iç kesimlerindeki Daday, deniz etkisinin azaldığı, yüksek rakımlı ve ormanlık bir coğrafyada yer alıyor. Ormanlar, meralar, tarım arazileri ve köyler birbiriyle iç içe. Üretim ise iklimin ve mevsimlerin çizdiği sınırlar içinde ilerliyor. İki gün boyunca ziyaret ettiğimiz çiftlikler, bu koşullarla kurulan farklı ilişkileri anlamak için iyi birer durak.

Bir zamanlar İstanbul’un takvimi deniz üzerinden tutulurdu. Palamutun, lüferin ve uskumrunun gelişi mutfakta neyin pişeceği kadar, kayıkların ne zaman suya ineceğini, balıkçı tezgahlarının görünümünü ve şehrin gündelik akışını da belirliyordu. Bazı şeyler hiç değişmiyor. Ekim geldiğinde İstanbul’da gözler hâlâ yeniden denize çevriliyor.

Londra’yı gastronomi üzerinden tanımak için her zaman şehrin en yeni restoranlarının peşine düşmek gerekmiyor. Bazen birkaç sokaklık bir rota, şehrin yemek kültürünün nasıl değiştiğini görmek için yeterli. Borough Market’tan Bermondsey Street’e kadarki bu bölge de bunun iyi örneklerinden biri. Emre Onar, sevdiği duraklar ve kendi deneyimleri üzerinden bu kısa mesafeyi adım adım anlatıyor; kahveyle başlayan rotayı pazar tezgahlarından restoranlara, oradan da Bermondsey Street’in sakinliğine taşıyor.

Urla’da sofraya giden yol, toprağın ve mevsimin sunduklarıyla başlıyor. WMF işbirliğiyle, Şef Dilek Yetkiner eşliğinde lavantalardan Ege otlarına uzanan bir hasadın ardından mutfağa geçtik. Doğada başlayan akşamı, uzun bir yaz akşamına yakışan sofrada, Bi’ Masa Akademi’de pişirdiklerimizle tamamladık.
05 Eki 2026

İki Michelin yıldızlı Villa Aida’nın kurucu şefi Kanji Kobayashi, Vakko L’Atelier’in “Guest Chef Dinner” serisi için İstanbul'daydı. Şef Kobayashi, sohbetimizde İstanbul’da karşılaştığı malzemeleri kendi mutfak diliyle yeniden düşünürken şehrin yemek kültüründe kendisine tanıdık gelen ve ayrışan noktaları anlattı.




